Farz Namazlarının Fazileti

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

Namaz mü’minler üzerine vakitleri belli bir farz olmuştur.
(Nisa/103)

Hadîsler
Beş vakit namaz vardır ki Allah Teâlâ onları kullarına farz kılmıştır. Bu namazların hakkını hafife almayarak ve hiç birini zâyi etmeyerek edâ eden kimse için, cennete girmesi hususunda Allah’ın va’di vardır. Bu beş vakit namazı edâ etmeyen kimse içinse Allah nezdinde herhangi bir va’d yoktur. Allah onu dilerse azaba dûçâr eder; dilerse de cennete dâhil eyler.5

Hz. Peygamber ‘Beş vakit namaz tıpkı herhangi birinizin kapısının önünden akan gür ve tatlı bir nehir gibidir. Bu kişi günde beş vakit, kapısının önünden akan bu nehre dalarak yıkansa, acaba sizce bedeninde kirden iz kalır mı?’ dedi. Ashab ‘Hayır ey Allah’ın Râsûlü! Hiç birşey kalmaz’ deyince de şöyle buyurdu: İşte suyun kiri götürmesi gibi, beş vakit namaz da insanın bütün günahlarını siler süpürür’.6

Kişi büyük günahlardan sakındığı takdirde, beş vakit namaz, aralarda vaki olan küçük günahların kefareti olur.7

Biz müslümanlarla münafıklar arasındaki fark, yatsı ve sabah namazlarına devam etmektedir; çünkü münafıklara bu iki namazı cemaatla kılmak) ağır gelmektedir.8

Allah huzuruna, namazı zayi ettiği halde gelen bir kimsenin iyiliklerinin hiç birisine önem verilmez.9

Namaz, dinin direğidir. Kim namazı terkederse dini yıkmış olur.10

Hz. Peygamber ‘Hayırlı amellerin hangisi daha üstündür?’ sorusuna ‘Vaktinde kılınan namazdır’ diye cevap vermiştir.11

Beş vakit namaz, abdestlerini ikmâl ederek ve vakitlerini gözeterek edâ eden kimse için, kıyamet gününde delil ve nûr olur. Onları, zayi ederek terkedenler ise, Firavun ve Hâmân ile haşrolunur.12

Cennetin anahtarı namazdır.13

Allah Teâlâ, kullarına tevhid inancından sonra namazdan daha sevimli bir vazifeyi farz kılmış değildir. Eğer namazdan daha sevimli bir vazife olsaydı, Allah Teâlâ meleklerini o vazife ile görevlendirirdi. Halbuki meleklerin bir kısmı rükûda, bir kısmı secdede, bir kısmı kıyamda ve bir kısmı da ka’dededir.14

Namazı kasten terkeden, nerede ise küfre girecektir.15
İmanın ipini çözüp direğini yıktığından dolayı imandan çıkmaya ramak kalmıştır. Nasıl ki, şehre yaklaşan bir kimse için ‘Şehre vardı ve girdi’ deniliyorsa, namazı terketmek suretiyle küfre yaklaşan kişi için de ‘Kâfir oldu’ mânâsına gelen fekad kefere tâbiri kullanılmıştır. Nitekim bir başka hadîste de şöyle buyu-rulmuştur:

Namazı kasten terkeden kimse, Muhammed’in zimmetinden çıkmış olur.16

Ebu Hüreyre (r.a) ‘Güzel bir abdest alarak namaz kılmak gayesiyle evinden çıkan kişinin attığı her adım sanki namazdaymış gibi kendisine ibadet sayılır. Her adımıyla defterine bir sevap yazılır, diğer adımıyla da defterinden bir günah silinir. Müezzinin kametini işitip de icabet etmemek, uygun bir hareket olmaz. Ecir bakımından en büyüğünüz, camiden en uzak yerde oturanınızdır’ dedi. Bunun üzerine dinleyenler ‘Neden camiden en uzakta oturanımız, ecir bakımından en hayırlımız olsun?’ dediler. Bunun üzerine Ebu Hüreyre de ‘Çok adım attığından’ diye cevap verdi.

Kıyâmet gününde kulun bütün amellerinden evvel namazlarına bakılır. Eğer namazı tam görülürse hem namazı ve hem de (bu namazın yüzü suyu hürmetine) bütün amelleri kabul olunur. Eğer namazı eksik görülürse namazı reddolunduğu gibi diğer amelleri de reddolunur!17

Hz. Peygamber, Ebu Hüreyre’ye şöyle demiştir:
Ey Ebu Hüreyre! Aile efradına namaz kılmayı emret. Çünkü bunu yaparsan, Allah Teâlâ sana ummadığın yerlerden rızık gönderir.18

Âlimlerden biri ‘Namaz kılan kişi, kâr etmesi ancak meşrû sermayesine bağlı olan tüccara benzer; farzları edâ etmedikçe, nafile namazları kabul olunmaz’ demiştir.

Hz. Ebu Bekir (r.a) namaz vakti geldiğinde ‘Kalkın! Yaktığınız ateşi söndürün! derdi.

İmamı Gazali r.a ( Allah razı olsun)

5) Ebu Dâvud, Nesâî, İbn Mâce ve İbn Hibban, (Ubâde b. Sâmit’ten); İbn Abdilberr hadîsi sahih kabul etmiştir.
6) Müslim, (Câbir’den); Müslim ve Buhârî, (Ebu Hüreyre’den)
7) Müslim, (Ebu Hüreyre’den)
8) İmam Mâlik, (Said b. Müseyyeb’den mürsel olarak)
9) Taberânî, el Evsat, (Enes’den)
10) Beyhakî, Şuab’ul-İman, (Hz. Ömer’den zayıf bir senedle)
11) Buhârî ve Müslim, (İbn Mes’ud’dan)
12) İmam Ahmed ve İbn Hibban, (Abdullah b. Amr’dan)
13) Tayâlisî, (Câbir’den)
14) Taberânî, (Câbir’den); Hâkim, (İbn Ömer’den)
15) Bezzar, (Ebu Derdâ’dan)
16) İmam Ahmed ve Beyhakî, (Ümmü Eymen’den)
17) Sünen sahipleri, (Ebu Hüreyre’den)

Read More

Tasavvuf İlminin Ortaya Çıkışı

TASAVVUF İLMİNİN ORTAYA ÇIKIŞI

Saadet Devri’nin en belirgin vasıflarının başında zühd, takva, tefekkür ve marifetullaha dayalı hayat tarzı gelir. Hiç şüphe yok ki, Hz. Peygamber s.a.v. her hususta olduğu gibi bu hususlarda da gelmiş geçmiş bütün insanların en mükemmeli idi.

Sahabe ve Tabiûn hazretleri zamanında tasavvuf adıyla ortaya çıkan herhangi bir ilim veya dinî bir akım yoktu. Aynı şekilde Tefsir, Fıkıh, Kelâm… adlarıyla tasnif edilmiş temel islâmî ilimler de mevcut değillerdi. Dolayısıyla bu ilimlerle irtibatlı olan amelî ve itikadî mezhepler ortaya çıkmamışlardı.

Fakat gerek tasavvuf ve gerekse temel islâmî ilimlerin hepsi o devirde bir bütün olarak ve canlı bir şekilde yaşanıyordu. Sofilik tatbikatta vardı, fakat adı konmamıştı. Yoksa bazılarının zannettiği gibi sonradan ortaya çıkmış değildi. Zaten Saadet Devri’nde ilimler birbirinden henüz ayrışmamışlardı. Hepsi bir bütün olarak İslâm’ı oluşturmaktaydılar.

Asr-ı Saadet’te temel islâmî ilimler

Sahabe-i Kiram hazretleri, itikadî konularda Kur’an ne buyurmuş, Allah Rasulü s.a.v. neyi haber vermişse ona harfiyen iman ediyorlardı. İman hakikatlerini daha ziyade naklî delillerle ve gayet sade bir biçimde tebliğ ediyor, müşriklerin iman etmelerine vesile oluyorlardı. Fakat bu hakikatleri ihtiva eden ilme münhasıran “Kelâm” ilmi demiyorlardı. Zaten onların sade, berrak anlatımları içinde felsefe yoktu. Asr-ı Saadet müslümanları henüz doğu ve batı kaynaklı felsefeyle yüzleşmemişlerdi. O yüzden itikadî konuları felsefî bir üslupla anlatan Kelâm İlmi diye bir ilim mevzubahis olamazdı.

Fıkhî konularda da durum bundan farklı değildi. Mesela namazın nasıl kılınacağını, zekâtın hangi maldan ne kadar verileceğini, alışverişle ilgili hükümleri o günkü müslümanlar Kur’an-ı Kerim’den ve Hz. Peygamber’den öğrenerek tatbik ediyorlardı. Fakat İslâm’ın sadece ibadet ve muamele ile ilgili konularını mevzu edinen; sistemli, metotlu, müstakil bir “Fıkıh” ilminden söz edilmiyordu.

Tefsir İlmi de Kelâm ve Fıkıh İlmi gibi tasnif edilmiş değildi. Fakat Kur’an ayetleri nazil olur olmaz Hz. Peygamber’in emriyle vahiy kâtipleri tarafından yazılıyor ve hafızlar tarafından ezberleniyordu. Çok sayıda Kur’an hafızı yetiştirilmişti. Öyle ki, Yemame harbinde şehit olan Kur’an hafızı sahabilerin sayısı beş yüze yakındı. Bu hadise üzerine Hz. Ebubekir r.a.’ın hilafeti zamanında Kur’an-ı Kerim sayfaları toplatılarak “mushaf” haline getirilmiş, bu nüsha Hz. Osman r.a. zamanında da çoğaltılmıştı.

Hadis ilminde ise, durum biraz daha farklıydı. Batılı müsteşrikler ve onların tesiri altında kalan müslüman yazarların iddialarının aksine, hadis-i şerifler Hz. Peygamber s.a.v.’in sağlığında bazı sahabiler tarafından Kur’an gibi yazılıyor ve ezberleniyordu.

Gerçi Allah Rasulü s.a.v.’in mübarek sözlerinin yazıldığını beyan eden hadislerin yanı sıra, yazmayı yasaklayan haberler de vardır. Fakat son devrin büyük hadis alimlerinden Ahmed Muhammed Şakir’in de ifade ettiği gibi, yazmayı yasaklayan haberler sonradan neshedilmiş, yani yazma işi serbest bırakılmış veya Kur’an’la karışacak şekilde aynı sahifeye yazılması önlenmişti.

Bu hakikati doğrulayan çok sayıda haber vardır. Meselâ İbn-i Saad’ın Tabakatı’nda belirtildiğine göre, Sahabe-i Kiram’dan İbn Abbas r.a. vefat ederken geriye bir deve yükü kitap bırakmıştı. Bunlar ekseriyetle Hz. Peygamber s.a.v’in hadislerini ve Sahabe kavillerini ihtiva eden kitaplardı.

Bütün temel islâmî ilimlerin ana kaynağının Kur’an’dan sonra Sünnet olması hasebiyle, hadislerin Hz. Peygamber’in sağlığında kayda geçirilmesi büyük önem arz etmekteydi. Daha sonra bu yazılı belgeler toplanıp konularına ve sıhhat derecelerine göre tasnif edildikten sonra büyük hadis mecmualarını oluşturacaktı. Sonra da ayet ve hadislere istinat eden Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelâm ve Tasavvuf gibi ilimler ortaya çıkacak ve sistemli birer disiplin haline geleceklerdi.

Saadet Asrı’nda müslümanlar içtihat da ediyorlardı. Sahabe-i Kiram hazretleri dinî konularda birbirlerinden farklı görüşler serdedebiliyorlardı. Mesela Hz. Peygamber s.a.v. bir konuda ashabıyla istişare ediyor, görüşlerini alıyordu. Ortaya çıkan görüşler bazen Allah Rasulü’nün içtihadından farklı olabiliyordu. Ama buna dayalı olarak ayrı bir mezhep ortaya çıkmıyordu. Çünkü her şeye son noktayı koyan Hz. Peygamber s.a.v. idi. O, vahyin kontrolünde ve vahiyle iç içe idi. Hâşâ yanlış yapması hiçbir şekilde söz konusu olamazdı.

Asr-ı Saadet’te tasavvuf

Saadet Devri’nin en belirgin vasıflarının başında zühd, takva, tefekkür ve marifetullaha dayalı hayat tarzı gelir. Hiç şüphe yok ki, Hz. Peygamber s.a.v. her hususta olduğu gibi bu hususlarda da gelmiş geçmiş bütün insanların en mükemmeli idi.

Sahabi efendilerimiz de bu mevzuda peygamberlerden sonra en üst tabakayı oluşturuyorlardı. Tasavvuf ve tarikatın adı geçmemekle birlikte, en canlı tasavvufî yaşayış onların zamanında idi.

Nazil olan ayet-i kerimeler müminlerin gönül ve tefekkür dünyasında büyük vakumlar meydana getiriyor, nazarlarını Allah’a çeviriyordu. Kur’an ve hadiste tasavvufun esasını teşkil eden konulara çokça yer verilmişti. İman, kalp, tevbe, zikir, ihlâs, takva, nefs, tezkiye, mücahede, muhabbet, haşyet, sabır, şükür, tevekkül, rıza, fakr, ilm-i ledün, kibir, riya, haset gibi konular bunlardan sadece bazılarını teşkil ediyordu.

Sahabe-i Kiram hazretleri Kur’an-ı Kerim’den okudukları bu konuları önlerindeki Mürşid-i Ekmel’e bakarak yaşıyorlardı. O’nun sohbetinden aldıkları feyizle amel ediyor, nefslerini kibir, ucub, riya gibi bilumum hastalıklardan temizliyorlardı. Zikrin nuruyla kalplerini cilalayıp safileştiriyor, nafile amellerle sürekli yükseliyorlardı. Böylece ruhları kemale eriyor, tefekkür dünyaları zenginleşiyor ve marifet nurları kalplerinde tecelli ediyordu.

Allah Rasulü s.a.v. Kur’an ahlâkına sahipti. Allah’a çok şükreder, ibadet etmekten büyük zevk alır, bazen ayakları şişinceye dek namaz kılardı. Kimi zaman namazında hıçkırıklarla ağlardı. Bazen günlerce oruç tutar, günün muhtelif saatlerinde zikirle meşgul olurdu. O’nun her hareketinde kıyamında, kıraatinde, oturuşunda, kalkışında edep, incelik ve marifetullaha dair sırlar zuhur ederdi. Mübarek kalbi üns ve vahdet nurlarıyla dolu idi. O İlm-i Ledün sultanı idi. Keşf ve müşahedenin en ileri derecesine sahipti. Cebrail Aleyhisselam O’na yerlerin ve göklerin esrarını bildiriyor, ebedi saadetin reçetesini haber veriyordu. Miraç’ta yedi kat semayı aşmış, meleklerin tutamadığı noktaları tutmuş, bütün makam ve menzilleri geçip Allah Tealâ’ya vasıl olmuştu. Dönüşte cennet, cehennem ve melekût âleminin acayip hallerini seyreylemişti. Başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere mucizeleriyle akılları hayrete düşürmüştü.

O’nun peygamberlik sıfatından başka bir de velilik sıfatı vardı. Peygamberlik sıfatıyla diğer bütün peygamberlerin imamı ve sonu olduğu gibi, velilik sıfatıyla da, nebiler dahil, bütün beşeriyetin en efdali idi. Ayrıca İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin buyurduğu gibi, Hz. Peygamber’in peygamberlik sıfatı velilik sıfatından üstün ve yüce idi.

Mürşid-i ekmel olan Rasul-i Ekrem s.a.v.’in birkaç dakikalık sohbetiyle Sahabe-i Kiram hazretleri bir velinin ömrünün sonuna kadar ulaşamayacağı manevi makamlara yükseliyorlardı. Elde ettikleri manevi hal ve zevk ile cenneti cehennemi görmüş gibi oluyorlardı. Huzur-u şeriflerinde iken sanki başlarında bir kuş var da uçacakmış gibi, büyük bir edep ve tam bir kalbî bağlılıkla O’nu dinliyorlardı. Huzurundan ayrıldıkları zaman da yine hayallerini Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz süslüyordu. Devamlı O’nunla birlikte imiş gibi O’nu düşünüyor, mübarek sözlerini, tavır ve davranışlarını hayal ediyor, her şeyleriyle O’na benzemeye çalışıyor, diğer bir ifadeyle rabıta yapıyorlardı. Allah Rasulü’nü sevdikleri kadar hiçbir beşeri sevmemişlerdi. O’nu kendi canlarından bile, aziz tutuyorlardı.

Sahabe-i Kiram, Hz. Peygamber s.a.v.’in sohbetiyle berzaha uğramadan doğrudan doğruya zahirden hakikate geçiyor ve az bir zamanda Allah Tealâ’ya büyük yakınlık elde ediyorlardı. Çünkü onlar Hz. Rasulullah’ın irşadıyla velâyet-i kübraya mazhar olmuşlardı.

Gerçi Sahabe-i Kiram hazretlerinde keşif, keramet gibi hadiseler az görülürdü. Belki sonradan gelen velilerin keşif kerameti daha fazla idi. Fakat Sahabe’nin makamları sonraki velilerden çok daha yüksekti. Onlara yetişebilmek neredeyse imkansızdı.

İşte Asr-ı Saadet mslümanlarının halleri kısaca böyleydi. Yani tasavvufî hallerdi. Fakat adına henüz Tasavvuf denmiyordu.

Saadet Asrı’ndan sonra ilimler

Asr-ı Saadet’te müslümanlar arasında herhangi bir ihtilaf, halledilmemiş bir müşkil yoktu. Hangi konuda olursa olsun, bir müşkil olduğu zaman Hz. Peygamber s.a.v.’e müracaat edilip çözülüyordu. O dönemde akideler saf, niyetler halisti. Nübüvvet nuru tesirini devam ettiriyordu.

Fakat Hz. Peygamber’in vefatından sonra yer yer ihtilaflar baş gösterdi. Müslümanlar ilk olarak halife seçimiyle karşılaşmış ve bu mevzuda ihtilafa düşmüşlerdi. Ardından üçüncü halife Hz. Osman r.a. şehit edilmiş (h.35/m.656) ve ondan sonra Cemel Vak’ası ve Sıffin Savaşı zuhur etmişti. Müminler üzerinde büyük tesirler ve acı hatıralar bırakan bu iç savaşlar en çok akaid problemlerinin ortaya çıkmasına sebep olmuştu.

Gerçi hadiseleri körükleyen bir kısım münafıklar istisna edilirse, birbiriyle savaşan iki taraf da farklı içtihatları sebebiyle hak ve hakikat adına savaşıyorlardı. Fakat sonuçta ortaya çıkan bu durum, huzursuzluğun yanı sıra akaidle ilgili yeni bir takım soruları da beraberinde getiriyordu.

Öte yandan hicrî birinci asrın sonlarında Suriye, Mısır, İran, Irak gibi büyük ülkelerin İslâm topraklarının sınırlarına dahil edilmesiyle müminler çok değişik inançlarla karşılaşmışlar, doğu ve batı felsefesiyle yüzleşmek durumunda kalmışlardı. Neticede “kader” meselesinden “imamet/halifelik” meselesine kadar bir dizi konuda itikadî ihtilaflar zuhur etmişti.

Bunlara paralel olarak Mutezile, Cebriye, Kaderiye, İmamiye (Şia) gibi Ehl-i Sünnet’in dışına çıkan birçok mezhep zuhur etmişti. Bu gibi mezheplerin sayısı alt kollarıyla birlikte sonraları yüzün üzerine çıkmıştı.

Akaid gibi, fıkıh sahasında da ortaya çıkan yeni durum ve ihtiyaçlar yeni içtihatları gerektirmiş, tabii olarak ihtilaflar da zuhur etmişti.

Neticede Fıkıh ve Akaid ilmine Hz. Peygamber s.a.v. zamanında hiç tartışılıp konuşulmayan meseleler girmiş, yeni fetvalar ortaya çıkmış, sonraki asırlarda işin içine akıl ve felsefe de bir ölçüye kadar dahil edilmişti. Bu hususlarla ilgili metot ve düşünce farklılıklarından dolayı ister istemez değişik fıkhî/itikadî akımlar da ortaya çıkmıştı.

Tabii olarak bu durum karşısında Ehl-i Sünnet akaid ve fıkhının sağlam bir şekilde tespit edilmesi zaruret halini almıştı. Ayrıca söz konusu ilimler her müslümanın sürekli meşgul olması gereken hayatî önemi haiz ilimlerdi.

Onun için devrin alimleri ilk önce bu konularda kitap ve risaleler kaleme alarak hafızalarda bulunan ilimleri tedvin ve tasnif ettiler. Tabii ki bu ilimlerin temel dayanakları Tefsir ve Hadis ilimleriydi. O yüzden hadis-i şerifler büyük bir gayretle toplanıp tasnif edilmeye başlandı. Tefsir sahasında Sahabe neslinden intikal eden berrak düşünceler kayda geçirildi. Bunların usul ve metotları belirlendi. Böylece Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelâm gibi müstakil ilim dalları ortaya çıkmış oldu.

Tabii bu ilimler inkişaf ederken, içtihatlar yapılırken kolay ve sancısız olmuyordu. Yeni hareketler ortaya çıkarken yer yer cepheleşmelere de sebebiyet verebiliyordu. Hatib el-Bağdadî’nin Tarihu Bağdadî adlı eserinde belirttiğine göre, İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri içtihadına akıl ve re’yi kattığı için devrin bir kısım alimlerince dışlanmıştı. Fakat hemen belirtmek gerekir ki, onların ihtilafları ne kadar sert olursa olsun, kesinlikle heva ve arzularından konuşmuyorlar, dini bütün safiyetiyle korumak için gayret ediyorlardı.

Öte yandan içtihatta re’ye önem verenler de, devrin felsefesini alet olarak kullananlar da, vardıkları sonucu dinin muhkem hükümleriyle telif ediyor, konuyla ilgili Kur’an ve Sünnet’ten deliller getiriyorlardı. Sonuçta içtihat yaptıkları için isabet edemeseler bile sevaba girmiş sayılıyorlardı.

Şu da bir gerçek ki, içtihat ve ihtilaflar İslâm ümmeti için büyük bir rahmet ve genişlik olmuştur. Aksi halde günlük işlerimizin birçoğu haram ve dolayısıyla da cehennemlik sayılacaktı.
Saadet Asrı’ndan sonra tasavvuf

Yukarıda bir nebze bahsedildiği gibi, Sahabe neslinin sonları ve Tabiûn neslinin başlarına doğru iç savaşlar dolayısıyla huzursuzluklar artmış, gündemdeki meselelerle zihinler karışmıştı. Kerbelâ vakası, Haricîlerin gaddar tutumları ve Emevîler dönemindeki siyasi gelişmeler de işin tuzu, biberi olmuştu.

Öte yandan sürekli devam eden fetihler sayesinde ganimetler alınmış, refah ve zenginlik artarak müslümanların hayat standardı yükselmişti. Böylece Saadet Devri’nde görülmeyen, bir anlamda lüks sayılabilecek bir hayat tarz ve telakkisi ortaya çıkmıştı. Bu, şimdiki neslin aksine o günkü neslin hiç de alışık olmadığı bir durumdu. Saadet Devri’nde Hz. Fatıma r.a.’ın edindiği bir çul vardı. Yatarken altlarına serseler üstleri, üstlerine serseler altları açıkta kalırdı. (Bugün ise, bir hadis-i şerifte belirtildiği gibi, maddi imkan olmadan müminlerin imanlarını muhafaza etmeleri bile son derece zorlaşmıştır.)

Daha ziyade hicrî II./miladî VIII. asırda ortaya çıkan bu dünyevîleşme, siyasileşme, yabancılaşma, bid’atlerin zuhuru ve dine karşı bir derece lâkaytlık, devrin zühd ve takvaya önem veren müminlerini, diğer bir ifadeyle zahidleri incitmişti. Onlar, Hz. Peygamber ve Sahabe neslinin tertemiz, berrak akidelerine sarılarak dünyanın yalancı yüzünden el etek çektiler. Kendilerini ilme, ibadete, Kur’an ve Sünnet’te üzerinde durulan derunî hayata verdiler. Zühd ve takvaya bürünerek gayet sade bir hayat yaşadılar. Bu arada gayet tesirli vaazları, insanları ağlatan ateşli konuşmalarıyla halkı irşad ettiler.

Bu grubun arasında devrin büyük alimlerinden Hasan Basrî Hazretleri (ö. 110/728), mücedditlerden kabul edilen Emevîler’in devlet başkanı Ömer b. Abdülaziz Hazretleri (ö. 101/719), aşıklardan Rabiatu’l-Adevî Hazretleri (ö. 185/804) gibi simalar da vardı.

Hicrî birinci-ikinci asırda yaşayan bu zahidlerin dönemine “zühd dönemi” adı verildi. Bu dönem, tasavvufun özünü ve başlangıcını oluşturuyordu. Söz konusu zahidler, aynı zamanda Sahabe devrinde zühd ve takvalarıyla öne çıkmış Ehl-i Beyt, dört büyük halife, Suffa Ashabı, Tabiûn’dan Üveys el-Karanî gibi şahıs ve zümrelerin de bir bakıma devamıydılar.

Hicrî 200/815 senelerinden itibaren olgunlaşan zühd hayatı Tasavvuf cereyanını doğurdu. Amel, ibadet, ahlâk, nefsle mücahede ve istikametin ön plâna çıktığı zühd devrinden sonra yaşadıkları manevi tecrübelerle zenginleşen sofiler, birikimlerini Kur’an ve Sünnet ekseni etrafında izah ederek, yeni kitaplar telif ettiler. Tefsircilerin yorumlarına, hadisçilerin rivayetlerine, fakihlerin içtihatlarına kendi ruhanî tecrübelerini, aşklarını, şevklerini, vecdlerini, keşfî-manevi bilgilerini, Allah Tealâ Hazretleri’ni sevmek, tanımak ve O’na yakınlaşmakla ilgili marifetlerini de ilave ederek farklı ekoller geliştirdiler. Sahabe ve Tabiûn devrinde olduğu gibi, amel ve ibadetleri ihlâs, itikat, marifetle birleştirerek manevi derinliği canlı bir şekilde devam ettirdiler.

Böylece, Fıkıh, Kelâm, Tefsir ve Hadis alimlerinin yaptıkları gibi, sofiler de Kur’an ve Sünnet’e dayanan amelleriyle, derunî/manevi tecrübelerinden çıkardıkları içtihatlarıyla ve yazdıkları eserleriyle özel konusu, hedefi, metodu ve ıstılahları olan Tasavvuf ilmini sistemleştirip, müstakil bir ilim ve amel yolu haline getirdiler.

Sofi ismi, tasavvuf tarihinin ilkleri

Bu kutlu zatlar, peygamberlerin de giyindiği gayet mütevazi bir elbise olan “sûf” (yün) elbise giydikleri için, yaygın olan kanaate göre, kendilerine “sûfî” adı verildi. “Tasavvuf” kelimesi de “sûf” kelimesinin değişik istihalelerinden türeyen bir isim olarak böylece tarihe geçti.

Tarihçilerin tespitine göre, ilk sûfi (veya halk dilinde “sofi”) ismini alan zat, Ebu Haşim Sûfî’dir (ö.150/767). İlk tekke de Suriye’nin Reml şehrindeki Ebu Haşim Tekkesi’dir. Fena-beka, cezbe, sülûk ve sair bir kısım isimler de her ne kadar tasavvuf ismi gibi sonradan ortaya çıkmış ise de, İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin de beyan ettiği gibi, hakikatleri itibariyle hepsi Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’e dayanmaktadır. Sofiler sadece bu gibi halleri anlatabilmek için muhtelif isim koymuşlardır.

O devirde İbrahim b. Edhem, Fudayl b. İyaz, Cüneyd-i Bağdadî, Bişr-i Hafî (Allah cümlesinin sırrını mübarek kılsın) gibi çevrelerinde manyetik alanlar meydana getiren büyük veliler, etraflarına halkı topluyor, sonra da Rasul-i Ekrem s.a.v.’in evrad ve ezkârını onlara ders olarak veriyorlardı. Böylece, bu müstesna zatlar sayesinde yeniden gönüller Allah’a teveccüh ediyordu.

Temel bir kaide olarak “Mahlukatın nefesleri adedince Hakk’a ulaştıran yollar vardır.” Hepsi Kur’an ve Sünnet’e dayanan bu yollardan bazıları giderek sistemleşmeye başlıyordu. Müteakip asırlarda bunlardan her biri, tasavvufun içerisinde birbirinden güzel kolları oluşturacaktı. Nitekim Şah Abdülkadir Geylanî ve Ahmed Rifaî Hazretleri’nin yaşadığı hicrî VI. miladî XII. asırdan itibaren farklı irşad usulleriyle tarikatlar zuhur ederek Kadirîlik, Rufaîlik, Mevlevîlik, Nakşîlik gibi tarikatlar kuruldu ve İslâm dünyasının dört bir yanını nura gark ettiler. Allah onlardan razı olsun.

Sonuç itibarıyla; Fıkıh, Kelâm, Tefsir, Hadis, Tasavvuf ve sair ilimlerin her biri dinin kendisinden başka bir şey değildir. Bunlar her ne kadar müstakil birer ilim haline gelseler de, tek bir tanesini bile şeriattan ayrı düşünmek dalâlettir. Zira bunlardan herhangi birini şeriattan ayrı düşünmek Kur’an ve Sünnet’in bir bölümünü yok saymaktır. Akaid veya Kelâm ilmi olmasa ortada din ve inanç esasları diye bir şey kalmaz. Fıkıh olmasa, Hakk’a nasıl ibadet edileceği ve kullar arasında nasıl muamele edileceği anlaşılmaz. Tasavvuf olmasa, bütün ibadetlerin ruhu yok olur ve ibadetler sadece şekillerden ibaret hale dönüşerek boşa gider. Nefs ve şeytanın hileleri bilinip onlara karşı tavır alınmadığı için de din-iman yıkılmaya mahkûm olur. Tefsir ve Hadis ilmi olmasa zaten diğer ilimler hiç olmaz.

O bakımdan bir müminin Akaid, Fıkıh ve Tasavvuf ilimlerini hiç değilse ihtiyaç miktarınca öğrenmesi farzdır. Zira dinin müstakim olarak yaşanması ancak bu ilimleri öğrenmekle mümkün olabilir.

Ahmet Safa ( Allah razı olsun)

Read More

Ziyaret Adabı

Mısır evliyâsından Ali Havâs Berlisî (rahmetullahi teâlâ aleyh) dost ve akrabâ ziyâretine çok dikkat ederdi ve; “Allah için kardeşini ziyâret etmeye gidecek bir kimsenin yürümeye gücü varken, binecek bir vasıta bulmak için ziyâreti geciktirmesi doğru değildir.” buyururdu.Ziyâret eden, ziyâret ettiği kimsede gördüğü ayıp ve kusurları kim­seye söylemeyip, onda gördüklerini saklayabilecekse, ziyârete gitmesi edebdendir. Eğer gördükleri ayıp ve kusurları muhâfaza edemeyip baş­kalarına söyleyecekse, ziyâreti terketmesi daha iyidir.Ziyâretçinin, ziyâret ettiği kimseyi ziyâreti, Allahü teâlâ ile meşgûli­yetine mâni olacaksa, gitmemesi, Allahü teâlâya karşı olan edebdendir.

Irak evliyâsından Ali bin Heytî hazretleri, Abdülkâdir-i Geylânî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hazretlerine çok hürmet ve saygı gösterirdi. Abdül- kâdir-i Geylânî hazretlerini ziyârete gitmeden önce gusl abdesti alır, talebelerine de aldırır ve derdi ki: “Kalblerinizi temizleyiniz, zikirleri­nizi, kötü şeylerden koruyunuz. Çünkü sultânın huzûruna gidiyoruz.” Oraya varınca elbisesine çeki düzen verip, kapıda beklerdi. İçeriden Abdülkâdi- r-i Geylânî hazretleri;

“Ey kardeşim, buyurunuz!” deyince, huzûruna varır, yanında titreye­rek otururdu. Titrediğini görünce;

“Niçin titriyorsun. Sen Irak´ın emniyet âmiri ve âsâyiş memurusun!” buyururdu. O da;

“Ey efendim! Siz sultansınız. Beni korkunuzdan râhata erdirir misi­niz Eğer korkunuzdan bana güven verirseniz ancak emîn olurum.” der, Abdülkâdir-i Geylânî de; “Ey kardeşim, sana korku yok!” buyururdu.

Nakşibendî büyüklerinden Alvarlı Muhammed Lütfi (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamanında Mübârek Ramazan Bayramı, Erzurum mes´ûd ve bahtiyar günlerinden birini yaşamaktadır. Herkes birbirinin bayramını tebrik etmekte, hastalar ziyâret edilmekte, çocuklar sevindirilmektedir. Efe hazretlerinin dergâhının önü de sanki ana baba günü. Elini öpüp, hayır duâsını almak isteyenler yarış hâlindeler. Bu sırada Efe hazretleri­nin, bayramını tebrik edenlere karşı söylediği sözler yıllar yılı herkesin dilinde tatlı bir nağme gibi söylene geldi.

Mevlâ bizi affede

Bayram o bayram olur

Cürm ü hatâlar gide

Gör ne güzel ıyd olur.

Tâbiînin meşhurlarından olan Amr bin Meymûn Evdî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: “Mescidler, Allahü teâlânın evidir. Ziyâret edi­lenin, ziyâret edene ikrâmda bulunması şânındandır.”

Halep bölgesinde yetişen velîlerden Şeyh Ebû Bekr bin Ebû Vefâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) zamânında Halep âlimlerinden Şeyh Ömer Faradî, talebeleri ile mantık ilmini anlatan Şerhüşşemsiye isimli kitabı okutuyordu. Mevzû karışık hükümler olup, mantık ilminin en zor konula­rından idi. Şeyh Ömer bir yere gelince durakladı, uzun müddet düşündü. Sonra talebelerine; “Birlikte Şeyh Ebû Bekr´in ziyâretine gidelim de gön­lümüz, zihnimiz açılsın.” dedi. Talebeleri ile berâber Şeyh Ebû Bekr´in huzûruna gitti. Şeyh Ömer daha bir şey sormadan Şeyh Ebû Bekr bir şeyler anlatmaya başladı. Şeyh Ömer başı önünde anlatılanları dinledi. Şeyh Ebû Bekr´in konuşması bitince, Şeyh Ömer talebeleri ile berâber medreseye döndü. Talebelerine; “Şeyhin anlattıklarını anladınız mı ” diye sordu. Talebeler anlamadık deyince; “Şeyh Ebû Bekr bana takıldı­ğımız dersi anlattı. Karışık kâidelerin şekillerini açıkladı.” dedikten sonra onun anlattıklarını talebelerine îzâh etti.

En büyük velîlerden İmâm-ı Ebû Yûsuf (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine Hârûn Reşîd bir gün “Sen beni ziyârette ihmal ediyorsun. Yâni seyrek geliyorsun. Halbuki benim seni çok sevdiğimi, aradığımı, sohbetine doymadığımı bilirsin.” dedi. Ebû Yûsuf hazretleri; “Ey Halîfe-i müslimîn! Arasıra ziyârete gelirsem, daha iyi olur. Ama sık sık gelirsem kıymeti olmaz.” buyurdu. Halîfe bu sözü beğenip ikrâm ve ihsânlarda bu- lundu.

Endülüste´te ve Mısır´da yetişmiş olan büyük velîlerden Mâlikî mez­hebi fıkıh âlimi Ebü´l-Abbâs-ı Mürsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri her hâliyle İslâmiyetin bildirdiği güzel ahlâk ile hareket eder, yanına ziyâ­rete her gelen kimse, kendisinden memnun ayrılırdı. Talebelerine; “Ziyâ­retimize bir kavmin büyüğü gelirse, bizi haberdar ediniz! Onlarla alâka­dâr olalım.” derdi. Böyle kimseler, gelip ziyâret ettikten sonra ayrılırlar­ken, dışarıya kadar çıkarak onları uğurlar; “Onlar, uzaklardan bizi ziyâ­rete geliyorlar. Biz ise onları ziyâret edemiyoruz. Hiç olmazsa bu şekilde yapalım.” buyururdu. Kendisine gelenler yanından ayrıldıkları zaman, onlara duâ eder. Müslümanın, müslüman kardeşinin gıyâbında, arkasın­dan yaptığı duânın kabûl olacağını bildirirdi.

Musul âlimlerinden ve Evliyânın büyüklerinden Feth-i Mûsulî (rah- metullahi teâlâ aleyh) hakkında Ebû Abdullah bin Cellâ anlatır: “Sırrî-yi Sekatî´nin evindeydim. Gece yarısından sonra giyinip, ridâsını (cübbe- sini) üzerine aldıktan sonra dışarı çıktı. “Nereye gidiyorsun ” de­yince; “Feth-i Mûsulî´yi ziyârete.” dedi. Evden dışarı çıkar çıkmaz zaptiye çavu- şu kendisini yakalayıp hapse attı. Gündüz, gece yakalanan bütün tutukluların kırbaçlanması emredildi. Sırrî-yi Sekatî´yi kırbaçlamak için elini kaldıran celladın eli havada kaldı. “Niçin vurmuyorsun ” diye sor­dukla- rında; “Bir şahıs karşımda durup: Sakın vurma! diyor. Bu yüzden elime hâkim değilim.” dedi. Baktıkları zaman bu şahsın Feth-i Mûsulî ol­duğunu gördüler. Sırrî-yi Sekatî´yi onun yanına götürüp salıverdiler.

Hirat´ta yetişen âlim ve büyük velîlerden Molla Câmî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerini çok sevenlerden biri anlattı: “Mevlânâ Abdurrah- mân (Molla Câmî) ile hacca berâber gitmiştik. Bağdât´a geldi­ğimizde hastalandım. Her geçen gün hastalığımın arttığını hissediyor, öleceğimi sanıyordum. Mevlânâ hazretleri de ziyâretime hiç gelmemişti. Bunun için de ayrıca üzülüyordum. Aradan günler geçtiği hâlde, yataktan kalkamı- yordum. Birgün arkadaşımızın biri koşarak yanıma gelip; “Mevlânâ Câmî seni ziyâret için geliyor.” diyerek müjdeledi. Bu sevinçli haber, bende ya- tağımdan doğrulacak kadar bir kuvvet meydana getirdi. Yatağın içine o- turup beklemeğe başladım. Derken odama girdi. Onun girmesiyle, loş odam birden aydınlanıverdi. Yatağımın kenarına oturdu. Hâlimi, hatırımı sordu. Buna cevap olarak; “Âşıkların ümid içinde yüz yıl bile bekliyece- ğini.” bir şiirle anlattım. Başını önüne eğip, gözlerini yumdu ve bir müd- det murâkabeye vardı. O ânda benden bir ter boşanmaya başladı. Başı- nı kaldırıp bana; “Terlemeğe başladınız, yatağa giriniz. İnşâallah tez za- manda iyi olacaksınız.” buyurdu. Odamdan ayrılıp gittik­ten sonra, yatağa girdim. Yatakta beni şiddetli bir ter bastı. Terimi kuru­lamak için doğrul- duğumda, hiçbir şeyimin kalmadığını gördüm. Mevlânâ Câmî hazretleri- nin teveccühleri bereketi ile hastalıktan kurtuldum.”

Erbilli Muhammed Es ad Efendinin talebesi Ramazanoğlu Mahmûd Sâmi (rahmetullahi teâlâ aleyh) Kur´ân ehline ve âlim kimselere karşı ayrı bir iltifât gösterir, meclislerinde onlara hemen yanıbaşında yer ve­rirdi. Bayramlarda onların gelmesini beklemeden, ziyâretlerine giderdi. Nitekim Ahıskalı Ali Haydar Efendi bir sohbeti sırasında Mahmûd Sâmi Efendi için; “Bu zâtın bizi sekizinci ziyâretidir. Biz henüz bir defâ bile gi­demedik. İşte Allah için ziyâret budur.” demişti.

Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin on dör­düncüsü olan Seyyid Emîr külâl (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak nakledilir ki, bir defâsında Mekke-i mükerremeden ve Me­dî- ne-i münevvereden tasavvuf ehli olan kimseler, bir cemâat hâlinde Bu- hârâ´ya geldiler. Buhârâ´da Sûhârî köyüne gitmek istediklerini söyle­ye- rek, bu köyü sordular. Bunun üzerine kendilerine; “Siz nereden geli­yorsunuz ve bu köyü niçin soruyorsunuz ” dediler. Onlar da Mekke ve Medîne´den geldiklerini, Sûhârî köyünü sormalarından maksadlarının, o- rada ikâmet etmekte olan Emîr Külâl hazretlerini ziyâret etmek ve onunla görüşmek olduğunu söylediler. Buhârâ´da görüştükleri kimseler onlara; “Mâlesef, Emîr Külâl hazretleri vefât etti.” dediler. Bu maksadla Sûhârî köyüne gittiler. Emîr Külâl hazretlerinin oğulları, onlarla görşüp sohbet ettiler. Onlara; “Babamız Mekke ve Medîne´ye hiç gitmemişti. Siz onu nereden tanıyorsunuz ” dediler. Gelenler; “Biz de buralara hiç gel­medik. Fakat biz Emîr Külâl hazretlerini Kâbe´de gördük. İki-üç seneden beri hac mevsiminde bizimle berâber Kâbe´yi tavaf ederdi. Mekke ve Medîne´de pekçok kimse ona bîat edip talebe olmuştu. Fakat bu sene Kâbe´ye gelmedi. Merak edip, ona olan muhabbetimiz ve hasretimiz se­bebiyle görmeye gelmiştik, fakat nasîb olmadı.” dediler. Böylece, Emîr Külâl hazretlerinin, kerâmetle, her sene hac mevsiminde, bulunduğu beldenin halkı farkına varmadan Kâbe´ye gittiği anlaşıldı. Gelen ziyâret­çiler, daha sonra Emîr Külâl hazretlerinin kabrini ziyaret edip, duâ ettiler. Sonra da oğullarından müsâade alarak Sûhârî köyünden ayrıldılar.

Büyük ve meşhûr velîlerden Sırrî-yi Sekatî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında Ebü´l-Abbâs bin Mesrûk hazretleri şöyle anla­tır: “Sırrî-yi Sekatî´yi hastalığında ziyârete gittik. Yanında uzun süre otur­duk. Halbuki karnında bir sancı vardı. Sonra Sırrî-yi Sekatî´ye yanından ayrılırken, “Bize duâ edin” dedik. Ellerini kaldırdı ve şöyle duâ etti: “Yâ Rabbî! Bunlara hasta ziyâretinin nasıl olacağını öğret!”

Büyük velîlerden Süfyân-ı Sevrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: “Bir din kardeşin seni ziyârete geldiği zaman ona; “Yemek yer misin Karnın aç mı Bir şeyler getireyim mi ” diye sorulmaz. Hemen bir şeyler hazırlanıp getirilir yemezse kaldırılır.”

Meşhûr velîlerden Şeyh Hasan (rahmetullahi teâlâ aleyh) enbiyâ ve evliyâ kabirlerini çok ziyâret ederdi. Bu sebeple evliyâ türbelerinin çok bulunduğu bir yer olan Bağdat´a iki defâ gitti. Bir defâsında şöyle demiş­tir: “Allahü teâlâ Cennet´te bâzı kullarına lutfedip; “Ey kullarım! Siz dün­yâda iken enbiyâ kabirlerini ve evliyâyı ziyâret etmekten hoşlanırdınız. Şimdi size izin veriyorum Cennet´teki enbiyâ ve evliyâ makamlarını dola­şın.” buyurur. Ümîd ediyoruz ki, dünyâda ziyâret ettiğimiz gibi âhirette de onları ziyâret ederiz inşâallahü teâlâ.” buyurdu.

Read More

İstiaze (Sığınma Duası)

Ebû Hüreyye -radıyallahu anh-’ın rivayet eylediğine göre Nebiyy-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurmuşlardır ki:

اَللّٰهُمَّ اِنِّى اَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ وَمِنْ عَذَابِ النَّارِ وَمِنْ فِتْنَةِ الْمَحْيَا وَالْمَمَاتِ وَمِنْ فِتْنَةِ الْمَسِيحِ الدَّجَّالِ

“Allah’ım! Kabir azâbından sana sığınırım. Cehennem azâbından Sana sığınırım. Hayatın ve ölümün fitnelerinden sana sığınırım. Deccâlin fitnelerinden sana sığınırım.” (Buhârî, Ezan, 149)

Sa’d bin Ebî Vakkas -radıyallahu anh-’dan rivayet olunduğuna göre Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Hazretleri şöyle istiâze ederlerdi:

اَللّٰهُمَّ اِنِّى اَعُوذُ بِكَ مِنَ الْبُخْلِ وَاَعُوذُ بِكَ مِنَ الجُبْنِ وَاَعُوذُ بِكَ اَنْ أُرَدَّ اِلَى اَرْذَلِ الْعُمُرِ وَاَعُوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ الدُّنْيَا «يَعْنِى فِتْنَةِ الدَّجَّالِ» وَاَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ

“Allahım! Cimrilikten sana sığınırım. Korkaklıktan sana sığınırım. Erzel-i ömre2 bırakılmaktan sana sığınırım, dünyâ fitnesinden: Yani Deccal fitnesinden sana sığınırım, kabir azâbından sana sığınırım.” (Buhârî, Tefsîr, Sûre: 16)

Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-: “Ve sizden erzel-i ömre bırakılanlar da vardır” (Nahl sûresi, 70) mealindeki âyet-i celîle nazil olduktan sonra Allah’a erzel-i ömürden de sığınmaya başladı.

Hazret-i Aişe radıyallahu anha’dan rivayet olunduğuna göre Rasûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle istiâze ederlerdi:

اَللّٰهُمَّ اِنِّى اَعُوذُ بِكَ مِنَ الْكَسَلِ وَالْهَرَمِ وَالْمَأْثَمِ وَالْمَغْرَمِ وَمِنْ فِتْنَةِ الْقَبْرِ وَعَذَابِ الْقَبْرِ وَمِنْ فِتْنَةِ النَّارِ وَعَذَابِ النَّارِ وَمِنْ شَرِّ فِتْنَةِ الْغِنَى وَاَعَوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ الْفَقْرِ وَاَعَوذُ بِك مِنْ فِتْنَةِ الْمَسِيحِ الدَّجَّالِ. اَللّٰهُمَّ اغْسِلْ عَنِّى خَطَايَاىَ بِمَا*ءِ الثَّلْجِ وَالْبَرَدِ وَنَقِّ قَلْبِى مِنَ الْخَطَايَا كَمَا نَقَّيْتَ الثَّوْبَ الْاَبْيَضَ مِنَ الدَّنَسِ وَبَاعِدْ بَيْنِى وَبَيْنَ خَطَايَاىَ كَمَا بَاعَدْتَ بَيْنَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ

“Allahım, tenbellikten, bunaklık vâkî olacak derecede ihtiyarlıktan, ihtiyarlık çöküntüsünden, ma’sıyet mahallerinde bulunmakdan, borçluluktan, kabir fitnesinden, kabir azâbından, cehennemin fitnesinden, cehennemin azâbından ve zenginlik fitnesinden sana sığınırım. Fakîrliğin fitnesinden de sana sığınırım. el-Mesîhu’d-Deccâl’in fitnesinden de Sana sığınırım. Allah’ım hatâlarımı kar ve dolu suyu ile yıka. Beyaz bir elbiseyi kirlerden temizlediğin gibi kalbimi de hatâlardan temizle. Benimle hatâlarımın arasını, maşrıkla mağribin arasını uzak kıldığın gibi uzak kıl.” (Buhârî, Deavât, 39)

Buhârî’nin İbn-i Abbas -radıyallahu anhüma-’dan rivayet ettiğine göre Nebiyy-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle istiâze etmişlerdir:

اَعُوذُ بِعِزَّتِكَ الَّذِى لٰا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ الَّذِى لَا يَمُوتُ وَالْجِنُّ وَالْاِنْسُ يَمُوتُونَ

“Ya Rabb! Senin îzzet ve kudretine sığınırım ki, senden başka hiç bir ilâh yoktur. Ve sen ölmezsin. Cin ve insanlar ise ölürler.” (Buhârî, Eymân, 13; Tevhîd, 7; Müslim, Zikr, 68)

Cabir -radıyallahu anh-dan rivayete göre Nebiyy-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Kur’ân’dan “Ey Habîbim de ki Allah Teâlâ Hazretleri sizin üzerinize Nuh tufanı ve Kavm-i Lût’a taş yağdırdığı gibi sizin de üzerinize bir azâb göndermeğe kâdirdir.” (En’âm sûresi, 65) meâlindeki âyet-i celîle nâzil olduğu zaman: اَعُوذُ بِوَجْهِكَ “Yâ Rabb! Böyle bir azâbdan zât-ı pâk-i ülûhiyyetine sığınırım!” buyurdu.

“Altınızdan, âl-i Fir’avn’in boğulması ve Karun’un yere geçirilmesi gibi size azâb etmeye kadirdir” (En’âm sûresi, 65) mealindeki nazm-ı celîlin kırâetinde yine: اَعُوذُ بِوَجْهِكَ “Yâ Rabb! Böyle bir azâbdan zât-ı pâk-i ülûhiyyetine sığınırım!” buyurdu.

“Yahud Fırkalar ihtilâfıyla mukatele ve muharebe zaruretlerine ve biriniz diğerinizin kılıncıyla katlolunmasına kâdirdir’ (En’âm sûresi, 65) mealindeki nazm-ı celîlin kırâetinde هٰذَا اَهْوَنُ اَوْ اَيْسَرُ “İşte bu bir dereceye kadar ehvendir, yahud biraz daha kolaydır” buyurdu.” (Buharî, Tefsîr, 6/2)

Read More

Kurandaki Sünnet

KUR’AN’DAKİ SÜNNET

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

Evvelemirde burada “Sünnet” tabiriyle neyi kasdettiğimizi ortaya koyalım: Bizim burada “Sünnet” tabiriyle kasdettiğimiz, Hz. Peygamber (s.a.v)’in, Din’in tebliği ve hayata aktarılması bağlamındaki söz ve fiilleridir.

Konunun sağlıklı bir zeminde ele alınabilmesi için öncelikle Sünnet’in bağlayıcı olup olmadığının, doğrudan Kur’an’a dayanarak ortaya konması gerekmektedir. Ancak mesele bununla bitmemektedir. İkinci aşamada yapılması gereken, Sünnet’i bize nakleden unsurların tesbiti ve güvenilir olup olmadıklarının tayinidir. Üçüncü aşamada ise “Sünnet’i bağlayıcı bir din kaynağı olarak görmezsek bunun pratik sonuçları neler olur?” sorusunun cevabı gelmektedir.

I- Sünnet’in Bağlayıcılığı

Burada soru şudur: Sünnet, Hz. Peygamber (s.a.v) döneminden başlayarak kıyamete kadar bütün tarihleri ve bütün coğrafyaları kuşatacak şekilde bağlayıcı mıdır?

Biz, Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat olarak bu soruya tereddütsüz “evet” diyoruz. Bir noktaya dikkat çekelim: Kur’an da aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.v) döneminden başlayarak kıyamete kadar bütün tarihleri ve bütün coğrafyaları kuşatacak şekilde bağlayıcıdır. Yani yukarıdaki cümlede yer alan “Sünnet” kelimesini çıkarıp, yerine “Kur’an” kelimesini koymamız halinde değişen birşey olmayacaktır. Buradan şu sonuca varıyoruz: Üstünlük, fazilet, lafızlarının değişmezliği, namazda kıraat edilmesi gibi hususiyetlerde Kur’an’ın Sünnet’e göre tartışmasız bir otoritesi var ise de, bağlayıcılık bakımından Sünnet de tıpkı Kur’an gibidir; bu noktada aralarında herhangi bir fark yoktur.

Sünnet’in bağlayıcılığı konusundaki Kur’an ayetlerini şöyle sınıflandırabiliriz:

A- Resul’e İtaati emreden ayetler

1. “De ki: “Allah’a ve Resulü’ne itaat edin.” Eğer yüz çevirirlerse şüphesiz Allah kâfirleri sevmez.”[1]

Burada Allah Teala, kendisiyle birlikte Resulü’ne de itaat edilmesini emir buyurmakta ve bundan yüz çevirenlerin kâfir olduğunu beyan etmektedir. Buradan elde ettiğimiz sonuç, tıpkı Allah Teala’ya itaate yanaşmayan kimseler gibi, Resulullah’a (s.a.v) itaate yanaşmayan kimselerin de kâfir olacaklarıdır.

2. “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin; Resul’e ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Herhangi bir konuda ihtilafa düşerseniz, eğer Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız onu Allah’a ve Peygamber’e arz edin. Bu hem hayırlı, hem de sonuç itibariyle daha güzeldir.”[2]

Bu ayetteki “itaat” vurgusu, “itaat edin” ifadesine Allah Teala ve Hz. Peygamber (s.a.v) hakkında tekrarlı bir şekilde yer verilmesinde kendisini göstermektedir. Ayetteki vurgu sadece bundan ibaret değildir. Burada mü’minler için şiddetli bir uyarı da yer almaktadır: Ayet, eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, aranızda çıkan ihtilaflı işlerin çözümünü Allah Teala’ya ve O’nun Resulü’ne götürün” demektedir. Demek ki, böyle yapmayanların iman iddiası havada kalmaya mahkûmdur.

3. “Kim Resul’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse (aldırma), çünkü seni onlar üzerine muhafız göndermedik.”[3]

Bu ayetin, Hz. Peygamber (s.a.v)’e itaat bağlamındaki diğer ayetlerden önemli bir farkı vardır. Burada Resul’e itaat edenin, bu hareketiyle Allah Teala’ya itaat etmiş olacağı belirtilmektedir. Hatta bir adım daha ileriye giderek şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Allah Teala’ya itaatin yolu, O’nun Resulü’ne itaatten geçmektedir ve Resul’e itaat olmadan Allah’a itaat olmaz.

Nitekim Resul’e itaat olmadan da Allah Teala’ya itaat edilebileceğini “işareten” dahi anlatan bir tek Kur’an ayeti bulmak mümkün değildir. Bu gerçek dolayısıyladır ki, kimi ayetlerde Allah’a itaat zikredilmeksizin, sadece Resul’e itaat olgusunun emredildiği görülmektedir. Örnek olarak,

4. “Namazı kılın, zekâtı verin ve Resul’e itaat edin. Umulur ki merhamet olunursunuz.”[4] ayetini zikredebiliriz.

Hatta bu ayette şöyle bir incelikten de bahsedilebilir: Burada “namaz” ve “zekât” gibi iki farzın yerine getirilmesi emredildikten sonra “Resul’e itaat” emri verilmektedir. Bu durum, Resul’e itaatin de tıpkı namaz ve zekât gibi bir farz olduğunu gösterir.

Ve nihayet bu ayet ile ilahî rahmete nailiyet, namaz ve oruç yanında Resul’e itaate de bağlanmış olmaktadır…

5. “Eğer mü’min kimselerseniz, Allah’a ve Resulü’ne itaat edin.”[5]

Ganimet taksimi konusunda Hz. Peygamber (s.a.v)’e soru soran mü’minler hakkında nazil olduğu, metninin bizzat kendi ifadesinden anlaşılan bu ayet, imanı, Allah’a ve Resulü’ne itaate bağlamasıyla dikkatimizi çekmekte ve hitap edilen kimselerin mü’minler olduğu açık bir şekilde görülmektedir.

6. “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resul’e itaat edin ve amellerinizi iptal etmeyin.”[6]

Buraya kadar örnek olarak zikrettiğimiz ayetlerde –ve diğer benzerlerinde– “Hz. Peygamber (s.a.v)’e itaat” hususu, gerek mü’minlere, gerekse inanmayanlara yönelik kesin bir Kur’anî emir olarak karşımıza çıkmaktadır.

B- Resul’e tabi olmayı emreden ayetler

Sünnet’in bağlayıcılığı konusunda bir diğer kategori olarak “Resul’e ittiba”yı ihtiva ve emreden ayetlerin mevcudiyeti dikkatimizi çekmektedir. Bir-iki örnek zikredelim:

1. Yüce Allah şöyle buyurur: “De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana ittiba edin ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”[7]

Bu ayet, Allah Teala’nın sevgisine ve bağışlamasına nail olmanın tek yolunun Resul’e ittiba olduğunu, hiçbir tevile, yoruma ve zorlamaya mahal vermeksizin alabildiğine açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

2. “O kimseler ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları Resul’e, o Ümmî Peygamber’e tabi olurlar; O onlara ma’rufu emreder ve onları münkerden sakındırır ve onlara temiz olan şeyleri helal kılar, pis olan şeyleri haram kılar; sırtlarından ağırlıkları indirir, üzerlerindeki zincirleri, bağları söküp atar. O’na inanan, O’na ta’zimde ve yardımda bulunan, O’na yardım eden ve O’nunla beraber indirilmiş olan nura tabi olanlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”[8]

Her ne kadar bu ayette Ehl-i Kitab’ın bahse konu edildiğini görüyor isek de, ayet, aynı zamanda Efendimiz (s.a.v)’in konumunu ve fonksiyonunu anlatması bakımından konumuz noktasında önemlidir.

Zira burada O’nun, ma’rufu emrettiği, münkerden sakındırdığı, temiz olan şeyleri helal ve pis olan şeyleri haram kıldığı bildirilmektedir. Bu yetkinin genel olduğu ise izahtan varestedir.

C- Resul’e muhalefeti yasaklayan ayetler

1.”Her kim, kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber’e muhalefet eder ve mü’minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu takip ettiği o yola sevkederiz ve onu cehenneme daldırırız.”[9]

Bu ayette Yüce Allah, Hz. Peygamber (s.a.v)’e muhalefet ederek mü’minlerin yolundan ayrılıp, başka bir yola girenlerin sonunun cehennem ateşi olduğunu haber vermekle, adeta şöyle buyurmuş olmaktadır: Ey insanlar! Gidilecek yolun doğrusu eğrisi belli olduktan sonra artık Peygamber’e muhalefet etmeyin. Yani dosdoğru yol, Peygamber’e muhalefet etmemektir ve mü’minler de böyle yapmaktadırlar. Eğer bu yoldan saparsanız, sonunuz cehennemdir.

2. “Onun (Peygamber’in) emrine muhalefet edenler, kendilerine bir fitnenin ulaşmasından veya elim bir azabın çarpmasından sakınsınlar.”[10]

Hz. Peygamber (s.a.v)’in emrine muhalefet eden kimselerin, ya bir fitneye veya çetin bir azaba muhatap olacakları bu ayette net bir şekilde ifade buyurulmaktadır. Buradaki “fitne”yi müfessirler, kişinin, kalbine gelecek küfür, nifak veya bid’at sebebiyle fitneye düşmesi tarzında açıklamışlardır. Burada geçen “azap” ise dünyada başa gelecek çeşitli bela ve musibetler olarak açıklanmıştır.

3. “Allah ve Resulü bir işte hüküm verdikleri zaman mü’min bir erkekle mü’min bir kadının, işlerini kendi isteklerine göre belirleme hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resulü’ne isyan ederse, apaçık bir sapıklık ile sapmış olur.”[11]

Bu ayette doğrudan mü’minlere yönelik bir ikaz görüyoruz. Buyuruyor ki Rabbimiz: Allah ve Resulullah bir konuda hüküm verdikleri zaman, mü’minlerin artık o konuda başka bir hükmü ve görüşü seçme hakları yoktur. Ben mü’minim diyen insanların bu noktada tam bir teslimiyet göstermeleri gerekir.

4. “Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem tayin etmedikçe, sonra da vereceğin hükümden dolayı nefislerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”[12]

Muhtemel İtirazlar

Buraya kadar zikrettiğim ayetlerden başka Hz. Peygamber (s.a.v)’in mü’minler için “güzel örnek” olduğunu[13], O bize ne verirse onu almakla ve bizi neden sakındırmışsa ondan uzak durmakla yükümlü bulunduğumuzu[14] bildiren ayetler bulunduğunu da hatırlatarak, burada zikrettiğim ayetlere itiraz sadedinde ileri sürülebilecek bazı yaklaşımlara değinmek istiyorum.

1

Özellikle ilk iki kategoride zikrettiğim ayetlerin mutlak ifadeleri sebebiyle, bunların muhataplarının inanmayanlar olduğunu ileri sürenler çıkabilir. Ancak bu itiraz, cevabını kendi içinde barındırmaktadır. Zira ifadelerin mutlak olması, mü’min olsun kâfir olsun bütün insanlara hitap edildiğini gösterir.

Durum böyle olmakla birlikte, yukarıdaki itirazın yerinde olmadığını daha doğrudan gösteren ayetlerden bir-iki örnek verecek olursak:

“Eğer mü’min kimselerseniz, Allah’a ve Resulü’ne itaat edin.”[15]

Ganimet taksimi konusunda Hz. Peygamber (s.a.v)’e soru soran mü’minler hakkında nazil olduğu, metninin bizzat kendi ifadesinden anlaşılan bu ayet, imanı, Allah’a ve Resulü’ne itaate bağlamasıyla dikkatimizi çekmekte ve hitap edilen kimselerin mü’minler olduğu açık bir şekilde görülmektedir.

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resul’e itaat edin ve amellerinizi iptal etmeyin.”[16]

Bu ayet, bir taraftan “itaat” kelimesini (yukarıda 2. sırada zikrettiğim ayette olduğu gibi) hem Allah Teala’ya, hem de Hz. Peygamber (s.a.v)’e itaati vurgulamak için ayrı ayrı zikretmesiyle dikkat çekerken, diğer taraftan da her iki merciye itaati mü’minlere yönelik bir emir olarak ifade etmesiyle öne çıkmaktadır.

Son iki sırada zikrettiğim ayetler dolayısıyla yukarıdaki türden bir itirazın Kur’an açısından makul ve yerinde olmadığını söylemek durumundayız.

2

Sünnet’in bağlayıcı olmadığını iddia edenler, bütün bu ayetlerde zikredilenin, Hz. Peygamber (s.a.v)’e itaat ve ittibanın emredildiği ve O’na muhalefetin yasaklandığı hususlarından ibaret olduğunu ileri sürerek, şöyle derler: Hz. Peygamber (s.a.v)’e itaat ve ittiba ile O’na muhalefet etmemekten maksat, onun Sünneti değil, Kur’an’dır. Bütün bu ayetlerde Kur’an’ın değil de Sünnet’in kastedildiğini gösteren açık ve kesin bir delil yoktur.

Buna cevap olarak şöyle deriz:

Bu yaklaşım, ilgili ayetlerin mana ve mefhumlarına ya tam vakıf olamamanın, ya da bilinçli bir saptırmanın ifadesidir. Bunun böyle olduğunu ortaya koymak için fazla uzağa gitmeye gerek yok.

Örnek olarak yukarıda zikredilen ayetlerden bazılarını ele almamız yeterlidir.

Mezkûr ayetlerden birisi, hatırlanacağı gibi, “Namazı kılın, zekâtı verin ve Resul’e itaat edin. Umulur ki merhamet olunursunuz.”[17] ayeti idi.

Burada önce namaz ve zekâtın emir buyurulduğunu görüyoruz. Bu durum, ayetin hitap ettiği kimselerin Kur’an’a itaat ve ittiba emri doğrultusunda bu iki ibadet ile mükellef tutulduğunu anlatmaktadır. Bu ibadetleri yerine getirenler zaten Kur’an’a itaat etmiş olacaklardır. Bu durumda Resul’e itaatin ayrıca vurgulanması ne anlama gelmektedir?

Dolayısıyla eğer Resul’e itaat, sadece Kur’an’da gördüğümüz emir ve yasaklara itaatten ibaret olsaydı, namaz ve zekât emirleri yanında Resul’e itaatin de ayrıca vurgulanmasında hiç bir mana olmazdı.

Bir diğer ayet: “Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem tayin etmedikçe, sonra da vereceğin hükümden dolayı nefislerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”[18]

Burada mü’minlere, aralarında çıkan ihtilaflarda Kur’an’ın değil de Hz. Peygamber (s.a.v)’in hakem tayin edilmesinin emir buyurulduğu açıktır.

Oysa Hz. Peygamber (s.a.v) onlara Kur’an’ı eksiksiz olarak tebliğ etmektedir ve dolayısıyla Kur’an ayetleri onlar tarafından da bilinmektedir. Hal böyleyken Kur’an’ın değil de Hz. Peygamber (s.a.v)’in hakem tayin edilmesinin emir buyurulmasını Sünnet’e ittibanın emredilmesinden başka nasıl anlayabiliriz?

Burada ayetin mazmunundan şu iki noktayı rahatlıkla çıkarmamız mümkündür:

Hz. Peygamber (s.a.v) kendisine getirilen davaları ya Kur’an ayetlerine göre çözecek veya Kur’an’da yer almayan bir hükmü icra edecektir. Üçüncü bir ihtimal sözkonusu olamaz.

Eğer bu ihtimallerden ilkini benimseyecek olursak bunun bizi götüreceği nokta şurasıdır: Hz. Peygamber (s.a.v) Kur’an’ın hükümlerine diğer insanlardan daha fazla nüfuz etmekte ve ayetlerden, onların çıkaramayacağı hükümleri çıkarabilmektedir.

Bu ise Hz. Peygamber (s.a.v)’in, murad-ı ilahiye, yani Kur’an’ın mana ve maksatlarına diğer insanlardan daha fazla vakıf olduğunun kabulünden başka birşey değildir. Öyleyse Allah Teala’ya itaatin yanında Hz. Peygamber (s.a.v)’e itaati de vurgulayan ayetlerden, sadece Kur’an’a ittiba hükmünü çıkarmak doğru değildir. Kur’an’ı bizden daha iyi ve doğru anlayan bir Peygamber’in varlığını kabul ettikten sonra böyle bir iddianın geçerliliği olabilir mi?

İkinci ihtimali kabul etmemiz halinde ise, Hz. Peygamber (s.a.v)’in, Kur’an’da yer almayan hükümler getirebileceğini söylemiş oluruz ki, bu durumda sözkonusu itiraz tamamen havada kalmaktadır.

3

Sünnet’in bağlayıcılığına itiraz eden çevrelerin ileri sürdüğü bir diğer iddia da, Kur’an’ın “herşeyi açıklayıcı” olduğunu[19], “hiçbir şeyi eksik bırakmadığı”[20], “ihtilafları açıklamak için” gönderildiği[21], Hz. Peygamber (s.a.v)’in bile Kur’an’dan başka hakem aramadığı[22] gibi hususları anlatan ayetlerin, Kur’an dururken Sünnet’e veya bir başka kaynağa müracaat edip onu bağlayıcı kabul etmenin yanlış olduğunu anlattığı şeklindedir.

Bu iddiaya karşı herşeyden önce şunu söyleyelim ki, itiraza delil olarak ileri sürülen ayetler, her halukârda bir önceki itirazı cevaplandırırken Resul’e itaatı, ittibayı emreden ve O’na muhalefeti yasaklayan ayetler ile birlikte düşünülmek zorundadır. Aksi halde Kur’an’ın bir kısmıyla amel edilmiş, diğer bir kısmı ise terkedilmiş olur.

İkinci olarak; eğer Kur’an’ın eksik hiçbir şey bırakmadığını ve herşeyi açıkladığını ifade eden yukarıdaki ayetler mutlak manada alınmaya müsait olsaydı, nazil olduğu günden bugüne insanoğlunun bilgi dağarcığına giren fizik, kimya, astronomi, biyoloji, tıp, felsefe, mantık, gramer, psikoloji, sosyoloji… vs. ile ilgili ne varsa, hepsinin Kur’an’da açık-seçik bir şekilde yer aldığını görebilmemiz gerekirdi.

Yine bu yaklaşımın doğruluğunun kabul edilebilmesi için, bizzat Kur’an’ın emrettiği namaz, oruç, zekât, hac gibi pekçok ibadetin, bütün detaylarıyla Kur’an’da yer almış olması icabederdi. Oysa vakıanın bunun tam tersi olduğu ortadadır.

Şu halde yukarıdaki itiraz sadedinde ileri sürülen bu türlü ayetleri şu şekilde anlamamızın daha doğru olacağını düşünüyorum: Allahu a’lem bu ayetler ve benzeri içerikteki diğerleri, gerek Din’in muhtevasının, gerekse varlık ve eşyaya ilişkin bilgilerin Kur’an’da öz ve nüve olarak yer aldığını anlatıyor olmalıdır. Yahut da Kur’an’da, sözkonusu muhteva ve bilgileri doğru bir biçimde elde etmenin yolları ve yöntemleri gösterilmiştir. Yani bu ayetler, temel dinî ve ontolojik gerçekleri işaret etmektedir. Dolayısıyla bunların, Kur’an’ın herşeyi açıkladığı ve bu sebeple Sünnet gibi bir kuruma ihtiyaç bırakmadığı şeklinde anlaşılması mümkün değildir.

4

Diyelim ki, buraya kadar zikredilen bütün ayetlerde bizzat Resul’e ittiba ve itaat emredilmekte, ve O’na muhalefet yasaklanmaktadır. Ancak Hz. Peygamber (s.a.v) artık aramızda değildir ve O’nun dünya değiştirmesinin üzerinden 1400 küsür sene geçmiştir. Şu halde bu ayetlerde Hz. Peygamber (s.a.v) ile ilgili olarak yer alan vurguları, O’nun hayatta bulunduğu dönem ile sınırlandırmamız gerekir. Zira bu ayetler bize, O’nun Sünneti’ne değil, bizzat O’nun kendisine ittiba ve itaat etmemiz emredilmektedir.

Bu yaklaşımı doğru kabul edenlerin şu sorulara tatminkâr bir şekilde cevap vermeleri gerekir:

1- Kur’an’da, Hz. Peygamber (s.a.v)’e itaat ve ittibanın, O’nun hayatta olduğu dönem ile sınırlı bir sorumluluk olduğunu gösteren bir ayet mevcut mudur?

2- Bu soruyla bağlantılı olarak, “Seni ancak bütün insanlık için bir müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdik”[23], “Ve seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik”[24] gibi ayetler, Hz. Peygamber (s.a.v)’in misyonunun evrensel olduğunu göstermez mi?

3- Eğer Hz. Peygamber (s.a.v)’in insanlara rehberliği yeryüzünde vahyin maksatlarını gerçekleştirmek için vazgeçilmez bir şart ise, O’nun vefatından sonra dünyaya gelen insanlar böyle bir rehberlikten niçin mahrum bırakılmış olabilirler? Bu durum adl-i ilahîye ve murad-ı ilahînin dünya hayatında tecellisine aykırı değil midir?

4- Hz. Peygamber (s.a.v)’in Sünneti demek, O’nun söyledikleri ve yaptıkları demektir. Eğer O’na ittiba ve itaat, O’nun söylediklerine ve yaptıklarına uymakla oluyorsa, bu itiraz sahiplerinin tavrı yanlıştır. Zira Hz. Peygamber (s.a.v)’in Sünneti, bu Ümmet’in takva ve vera ahli, mütehassıs, Peygamber aşığı alimleri tarafından Sahabe döneminden itibaren muhafaza edilmiş ve bizlere kadar intikal ettirilmiştir.

Yok eğer Sünnet Hz. Peygamber (s.a.v)’in söyledikleri ve yaptıkları değildir denecekse, o zaman bu itiraz sahiplerninin, Hz. Peygamber (s.a.v)’e ittiba ve itaatten ne anladıklarını ilmî bir şekilde izah etmeleri gerekir.

II- Sünnet’i Bize Ulaştıran Unsurların Tesbiti Ve Güvenilirliği Meselesi

Şu ana kadar ortaya koymaya çalıştığım hususlar, meselenin bir veçhesini aydınlatmaya yönelikti. Ancak sözün başında da altını çizdiğim gibi, mesele bununla bitmemektedir. Maksadın hasıl olması için, bugün Sünnet’i bize ulaştıran unsurların güvenilir olup olmadığı hususunun aydınlığa kavuşturulması gerekmektedir:

Malum olduğu üzere, Hz. Peygamber (s.a.v)’in Sünneti’ni bize nakleden iki önemli unsur vardır. Bunlardan birisi uygulama (tatbikat), diğeri de hadislerdir.

Şu halde meselenin birinci kısmı hallolduktan sonra, ikinci kısmı teşkil eden bu iki unsurun nasıl tesbit edildiği ve güvenilir olup olmadıkları hususuna gelelim.

Bilindiği gibi pek çok Kur’an ayetinde Hz. Peygamber (s.a.v)’e, Kur’an’ı insanlara beyan etme, yani açıklama görevi verildiği belirtilmektedir. Bir-iki örnek zikredecek olursak;

1. “Sana Zikr’i indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın; ta ki düşünüp anlasınlar.”[25]

Bu ayette Hz. Peygamber (s.a.v)’in, insanlara indirilen hükümleri açıklamak gibi bir görevinin bulunduğu açık bir şekilde ifade buyurulmuştur.

Bu ayet dolayısıyla iki husus gündeme getirilebilir:

1- Eğer Kur’an, Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından ayrıca açıklanmaya muhtaç bir alan bırakmış değilse, Hz. Peygamber (s.a.v) neyi niçin açıklayacaktır?

2- Hz. Peygamber (s.a.v) bu “açıklama” görevini nasıl yerine getirecektir?

Burada iki ihtimal sözkonusudur:

A- Hz. Peygamber (s.a.v), Kur’an’ı yine Kur’an ayetleriyle sınırlı kalarak açıklayacaktır.

B- Kur’an’ı, Kur’an’da açıkça yer almayan bir çerçeve getirerek açıklayacaktır.

Bu şıklardan hangisini kabul ederseniz edin –ki bir üçüncü şık sözkonusu olamaz–, Hz. Peygamber (s.a.v)’in, herhangi bir ayeti açıklarken Kur’an’da yer almayan kimi hususları gündeme getirmesinin, kendisine verilen bir görev ve yetki dahilinde vuku bulduğunu söylemek zorundasınız. Şöyle ki;

İlk ihtimal, Kur’an’ın yine Kur’an ile açıklanması idi. Burada Hz. Peygamber (s.a.v)’e beyan görevi verilmiş olması gösterir ki, Hz. Peygamber (s.a.v) Kur’an’ı, sıradan insanların ulaşamayacağı bir seviyede idrak ve ihata etmektedir. Bu ise Kur’an’ın anlaşılmasında O’nun açıklamalarına mutlak surette ihtiyacımız bulunduğunu gösterir.

İkinci ihtimal ise doğrudan “gayri metluvv vahiy” olgusunu gündeme getirir. Gayri metluvv vahiy olgusunun kabul edilmesi halinde ise Sünnet’in Kur’an’ı beyan fonksiyonu konusunda herhangi bir şüphe sözkonusu değildir.

2. “O Kur’an’ı hemen kapmak için dilini aceleyle kımıldatma. Şüphe yok ki onu (senin kalbinde) toplamak da, onu okutmak da bize aittir. Öyleyse biz onu okuyunca sen onun okunuşuna uy. Sonra şüphe yok ki, onun açıklaması da bize aittir.”[26]

Hz. Peygamber (s.a.v)’in Kur’an dışı bir vahiyle Kur’an’ı açıkladığının en kuvvetli delillerinden birisi olan bu ayette dikkatimizi şu noktaya yoğunlaştıralım: Allah Teala, Kur’an’ı açıklama işinin kendisine ait olduğunu, hem de tekitli bir ifade ile beyan buyurmaktadır.

Buradan ilk bakışta Kur’an’ın yine Kur’an’la açıklanacağı sonucu çıkar gibi görünse de, acele davranıp ayetin bu hususu anlattığı konusunda son kararı vermeden şöyle bir soru soralım: Eğer böyleyse Kur’an’ın bütün ayetlerinin yine Kur’an tarafından açıklanmış olması gerekmez mi?

Oysa görüyoruz ki, Kur’an’da, diğer ayetler tarafından açıklanmamış pek çok ayet mevcuttur. Yukarıda da değindiğim gibi namaz, oruç, zekât, hacc gibi ibadetlerin nasıl eda edileceği konusunda Kur’an’da detaylı bilgi bulmak mümkün değildir.

Öyleyse şunu söylemek zorundayız: Hz. Peygamber (s.a.v), Kur’an’ı açıklama görevini yerine getirirken, bir yandan murad-ı ilahînin ne olduğunu beyan etmiş, diğer yandan da tabii olarak Kur’an’da yer almayan ilave hususlar getirmiştir. Nitekim gerek Hadis müdevvenatı, gerek rivayet tefsirleri ve gerekse Fıkıh kitapları, Hz. Peygamber (s.a.v)’in bu türden beyanlarıyla doludur.

Muhtemel bir itiraz

Şimdi meselenin can alıcı noktasına gelmiş bulunuyoruz. Buraya kadar söylediklerimize itiraz etmeyen bir kısım çevreler, işin bundan sonrasında problem bulunduğunu söylemekte ve şöyle demektedirler:

Evet, Hz. Peygamber (s.a.v)’in böyle bir görevi vardır ve bu görev gayri metluvv, yani Kur’an dışı vahiyle yerine getirilmiştir. Ancak özellikle sözlü rivayetlere, yani hadislere dayanan Sünnet’in bize kadar güvenilir bir şekilde geldiğine dair elimizde bir güvence yoktur.

Zira hadis ravileri rivayetlerin Hz. Peygamber (s.a.v)’in mübarek ağzından çıktığı gibi, aynı kelimelerle naklinde gerekli titizliği göstermemişlerdir. Sahabe neslinden itibaren hadisleri orijinal lafızlarıyla aynen nakletmediğini, sadece manayı aktardığını söyleyen pek çok kimsenin mevcudiyetini kaynaklardan öğreniyoruz.

Üstelik mesele sadece mana ile rivayet de değildir. Hadis uyduruculuğu dediğimiz vakıa –ki İslam kaynakları da bu vakıanın varlığını kabul etmektedir–, hadisler konusunda daha dikkatli olmamız gerektiğini ikaz etmektedir.

Şu halde geçmiş ulema tarafından sahih kabul edilmiş olsa da, elimizdeki hadislerin tümüne güvenmemiz sözkonusu olamaz.

İşte bu, günümüzde hadisler hakkında müslümanların kafasında oluşturulmuş en ciddi ve tehlikeli itirazdır ve hak ettiği ciddiyetle üzerinde durmayı gerekli kılmaktadır.

Bu itiraza cevap sadedinde öncelikle şunu söyleyelim: Allah Teala Kur’an’da “Zikr”in kendisi tarafından indirildiğini ve yine kendisi tarafından korunacağını belirtmektedir:

“Muhakkak ki Zikr’i biz indirdik; onun koruyucusu da bizleriz.”[27]

Bu ayet üzerinde dururken şu hususların düşünülmesi gerekmektedir:

Buradaki “Zikir” kelimesinin, metluvv olsun, gayri metluvv olsun her türlü vahyi anlattığını söyleyen İbn Hazm[28] gibi alimlerin bu görüşünden sarf-ı nazar edelim ve bu kelime ile Kur’an’ın kastedildiğini kabul ederek soralım:

1- Bu ayetten yola çıkarak Kur’an dışında başka hiçbir şeyin ilahî koruma altında bulunmadığını söylemek doğru mudur? Eğer bu doğruysa şunu söylememiz mümkün hale gelecektir: Bugün Müslümanlar’ın kıldığı namazlar, Kur’an’ın emrettiği ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in mahiyetini Kur’an dışı vahiy kanalıyla öğrenerek kıldığı namazın aynısı olmayabilir. Aynı şeyi hacc, oruç, zekât vd. ibadetler için de söylemek pekala mümkün olmalıdır.

O zaman Allah Teala’nın Kur’an’da emrettiği bu ibadetler, murad-ı ilahî hilafına icra ediliyorsa Kur’an’ın bu konudaki ayetlerinin fiilen ilahî koruma kapsamının dışında kaldığını söylememizin engeli nedir?

2- Yine bu ayette geçen “Zikir” kelimesinin Kur’an’ı anlattığını varsayarak söyleyelim: Kur’an, ayetlerin açıklamasının Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından yerine getirileceğini bildirdiğine ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in bu açıklamaları da bize kadar hadisler kanalıyla geldiğine göre, eğer hadislere güvenemeyecek isek şu sorunun cevabını kim verebilir: Hz. Peygamber (s.a.v)’in, ilahi garanti altındaki beyan fonksiyonu hakkında böyle bir şüphe mevcut iken Kur’an’ın sadece ayetlerinin koruma altında olmasının ne manası vardır? Onu bize en güvenilir şekilde beyan eden Sünnet şüphe altında bulunuyorken ve Kur’an’ı Sünnet mevkiinde beyan edecek ikinci bir kuvvet de mevcut değilken, Kur’an ayetlerini dileyenin dilediği gibi yorumlamasının önüne nasıl geçebiliriz? Böyle bir durum tahrif kapsamına girmez mi?

3- Yine yukarıdaki ayette geçen “Zikir” kelimesinin Kur’an’a münhasır olduğunu varsayarak soralım: Kur’an’ın korunması ne suretle olmuştur?

Bu soruya, “onu ezberleyerek kitlesel rivayet şeklinde nesilden nesile aktaran hafızlar sayesinde olmuştur” şeklinde cevap verilirse buna şöyle mukabele ederiz:

Burada işin içine beşer unsurunun girmesi nasıl Kur’an’ın ilahî korunmuşluk niteliğine halel getirmiyor ve hatta bu korunmuşluğun yegâne vasıtası oluyorsa, hadisleri de bize kadar nakledenler aynı nesiller değil midir?

Hatta Ulûmu’l-Kur’an kitaplarından öğrendiğimize göre, Kur’an’ın mütevatir okunuş şekillleri olan 7 veya 10 mütevatir kıraat, istisnasız bütün unsurlarıyla her tabakada tevatür seviyesinde nakledilmiş değildir.

Hatta daha enteresan birşey söyleyeyim: Bilindiği gibi Kur’an, Hz. Ebu Bekir (r.a) döneminde cem edilmiş, Hz. Osman (r.a) döneminde de istinsah edilerek birkaç nüsha halinde çoğaltılmıştır.

Her iki aşamada da bu işi yapmakla görevlendirilen komisyonun başında bulunan Zeyd b. Sâbit (r.a) şöyle demiştir: “Ebu Bekir döneminde yapılan cem işleminde Tevbe suresinin iki ayetini sadece Ensar’dan Ebû Huzeyme’nin yanında bulabildim. Keza Osman dönemindeki teksir esnasında da Ahzab suresinin bir ayetini sadece yine Ensar’dan Huzeyme’nin yanında bulabildim.”

Müsteşrikler’in, Kur’an’ın her ayetinin her tabakada sayıları tevatür seviyesine ulaşan kitleler tarafından birbirlerine nakledildiği gerçeğine itirazları da bu noktada vuku bulmaktadır.

Bir şey daha söyleyeyim: Şia mezhebine mensup olan bir kısım kimseler, Kur’an’da Velayet suresi diye bir surenin var olduğunu ve Ehl-i Beyt’in faziletlerini anlatan bu uzun surenin Hz. Ebu Bekir (r.a) tarafından mushaftan çıkarıldığını iddia ederler.

Şia’nın elindeki bir kısım yazma Kur’an nüshalarında bu sure mevcuttur ve müsteşrik Nöldeke tarafından 1842 tarihinde neşredilen “Târîhu’l-Mesâhif” adlı çalışmaya (II, 102) dercedilmiştir.

Meşhur Şii alim et-Tabressî, “Faslu’l-Hitâb fî Tahrîfi Kitâbi Rabbi’l-Erbâb” adlı eserinde (s. 180) böyle bir surenin varlığını doğrular ve bu surenin aslının Farsça “Debistân-ı Mezâhib” adlı eserde mevcut olduğunu söyler.

Yine Şia’nın meşhur ve muteber kaynaklarından el-Kuleynî’nin “el-Kâfî” (II, 643.) isimli eserinde Cebrail (a.s)’ın Hz. Peygamber (s.a.v)’e getirdiği Kur’an ayetlerinin sayısının 17.000 (onyedibin) olduğu söylenmektedir. Bu durumda elimizdeki Mushaflar, Kur’an’ın 3’te 1’inden daha azını ihtiva etmiş olmaktadır.

Burada Şia’nın bu iddialarını cevaplandırarak sözü uzatmak istemiyorum. Söylemek istediğim şu: Kur’an’ın tahrif edildiği hususunda böyle iddialar sözkonusu iken bizler Ehl-i Sünnet Müslümanlar olarak Kur’an’ın korunmuşluğu noktasında kalbimizde en küçük bir tereddüte bile yer vermeyiz ve bu gibi durumların, Kur’an’ın korunmuşluğu gerçeğine en küçük bir halel getiremeyeceği inancını tam bir itmi’nan ile taşırız.

Peki buna benzer iddialar hadisler hakkında varit olduğu zaman niçin hemen şüpheye kapılalım ve hadislerin uydurulmuş olabileceği ihtimaline yer verelim?

Kaldı ki, geçmişten bu yana sahih kabul edilen hadislerin uydurulmuş olabileceği ihtimalini gündeme getirenler –en azından bunların bir kısmı–mütevatir hadisleri bu iddianın dışında tuttukları halde, ulema tarafından mütevatir olduğu tesbit edilmiş olan hadisler hakkında bile aynı iddianın devam ettiriliyor olmasını nasıl açıklayacağız?

Sonuç

Yukarıdan beri söylediklerimizin, Sünnet’in bağlayıcı bir din kaynağı olduğu konusundaki şüpheleri ortadan kaldırmaya yeteceğini umarak diyoruz ki:

Bütün bu tartışmaların ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in Sünneti’nin bağlayıcı olup olmadığı münakaşalarının ötesinde biz, Sünnet-i Seniyye’yi kurtuluşumuz için bir sığınak, bir melce olarak görüyoruz. Çünkü eğer bu gelip geçici dünya hayatında bize düşen, Allah Teala’nın muradına uygun yaşamak ve O’nun rızasına ulaşmak ise, bunun yolunu iki cihanın Efendisi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) en güzel şekilde yaşayarak göstermiş ve öğretmiştir.

Her türlü akademik ve metodolojik tartışmanın ötesinde şu gerçeği inkâr edecek birisi bulunacağını düşünemiyorum: Kur’an’ı en doğru şekilde anlayan ve en ideal biçimde hayata aksettiren insan Hz. Peygamber (s.a.v)’dir. Şu halde O’nun Kur’an’ı anlama ve yaşama biçimi konusunda bize kadar intikal etmiş olan haberlere müstesna bir hassasiyet ve titizlik göstermemiz gerekir. Elimizdeki bu Hadis külliyatı, başka hiçbir sebep olmasa bile sırf bu sebeple böyle bir itina ve dikkati hak etmekkedir.

Bize kadar intikal etmiş olması bile başlı başına bir mucize olan Hadis külliyatının içinde yer alan ve ulema tarafından sahih addedilmiş olanları, “ya gerçekten sahih ise ve Efendimiz öyle buyurmuş, öyle davranmışsa?!” tarzındaki bir endişe ile, Nebevî emanete varis olmanın kıvanç ve sorumluluğu ile hareket etmeli değil miyiz?

Öyleyse hepimizin, Hadisler hakkında konuşurken Allah Teala’dan korkması ve Efendimiz (s.a.v)’den gelecek en küçük bir azarlamayı, sitemi ve daha da kötüsü O’nun şefaatinden mahrum bırakılmayı hesaba katması gerekir diye düşünüyorum.

 

Ebubekir Sifili Hocadan Allah razı olsun….

Read More

Küfür Nedir?Küfür Çeşitleri…

Küfür, lugatta Örtmek demektir. Istılahta ise Hz. Peygamber (a.s.v)’in Allah-u Zülcelal katından getirdiği kat’i olarak bilinen şeylerden birini inkar etmektir.

Dört çeşit küfür vardır, bunlar;

1-) Küfr-i İnkari; Allah-u Zülcelal’i tanımayıp onu asla kabul etmemektir. Allah-u Zülcelal’in varlığını inkar eden kafirler gibi…

2-) Küfr-i Cuhudi; Kalple Allah-u Zülcelal’i tanıyıp, kibrinden dolayı diliyle ikrar etmemektir. Şeytanın küfrü gibi…

3-) Küfr-i İnadi; Kalple Allah-u Zülcelal’i bilmek, dille itiraf etmek. Ebu Talib gibi… Zira o, Ben Muhammed’in dininin, dinlerin en hayırlısı olduğunu biliyorum fakat beni tenkid ederler diye itiraf etmiyorum diyordu.

4-) Küfr-i Nifaki; Dille ikrar ettiği halde, kalple tasdik etmemektir. Münafıklar gibi…

Read More

Zikir Dersi

 

Tarikata girişte ilk yapılan iş tevbedir. Allah’a dönüş yapmağa tevbe derler. O halde anlaşılıyor ki, tevbe sadece “Tevbe yâ Rabbî!” demek değildir. Tevbe aslında insanın hayatının akışını, yönünü, yaşam tarzını değiştirmesi demektir. O bakımdan Allah’a tevbeyi güzel yapmak lâzım!..

İnsanın sadece hatası yoktur boynunda… Hatâsından, kusurundan, suçundan başka bir de kul hakları olabilir. Tevbe etmek kul haklarını silmez, kulun hakkını götürüp sahibine vermek ve helâlleşmek lâzım!..

Günahlarından, kul haklarından başka kılmadığı namazlar, tutmadığı oruçlardan dolayı da vebali olabilir. İnsanın bu dünyada iken kılmadığı namazları, tutmadığı oruçları ödemesi lâzım!..

Allah Habîb-i Edîbi hürmetine geçmiş günahlarımızı affetsin… Bundan sonraki ömrümüzde, Allah’ın sevgili kulu olarak yaşamağa bizi muvaffak eylesin, sevdiği işleri yapmayı nasib eylesin…

Bundan sonra devamlı abdestli gezin! Abdestli olan bir insana şeytan tesir edemez; insanın hayırları işlemesi kolay olur, şerleri işlemesi zor olur.

Her gün zikir vazifelerinizi yapın! Allah’ın rızasını kazanmak için en kestirme yol, en çok sevap kazanma şekli zikirdir.

Gününüzün münâsib bir zamanında, tercihan temiz, tenha bir yerde, kıbleye doğru diz çöküp oturun, gözlerinizi yumun; 25 defa “Estağfirullah…” diye tevbe ederek başlayın! Sonra bir Fatiha, üç Kulhüvallàhu ehad okuyun; Peygamber Efendimiz’e ve Peygamber Efendimiz’den bize kadar gelmiş geçmiş evliyâullah büyüklerimizin, mürşid-i kâmillerimizin, tarikat pirlerimizin ruhlarına bunları hediye edin! O mübarekler sizi sevsin, mânevî bakımdan yardımcı olsunlar.

a. Râbıta-i Mevt

Ölümü düşünmeyi Peygamber SAS emrediyor hadis-i şeriflerinde… Sevabı çoktur, faidesi çoktur, kalbi cilâlar, insanın feyzi artar ve gafletten uyanması mümkün olur, nefsi ıslah olur. Onun için ölümü güzelce düşünün!..

Şöyle kendinizi yatakta yatıyor gibi göz önüne getirin… Son anlarınızmış diye düşünün… Azrâil AS geliyor karşınıza, sizde bir heyecan başlıyor… Göğsünüze çöküyor, canınızı almağa başlıyor… Bir telâş, bir ter, bir korku ve bir acı… İmdâd-ı ilâhî erişip, “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve rasûlühü” diyorsunuz, öylece ruhunuzu teslim ediyorsunuz… Yıkıyorlar, kefenliyorlar, tabuta koyuyorlar, camiye getiriyorlar… Namazınızı kılıyorlar… Göz önüne getiriyorsunuz; işte cemaat tabutunuzu aldı götürüyor… İşte kabristana getirdiler, gömdüler… İmam talkın verdi… Cemaat dağıldı, gittiler…

Kabrin içinde melekle başbaşa kalıyorsunuz. Melek soruyor: “Rabbin kim, dinin ne, peygamberin kim, kitabın ne, kıblen neresi?..” Onlara cevap verdiğinizi düşünün, kabrin genişlediğini düşünün!.. Ahiret aleminde evliyâullah büyüklerimizle, Cenâb-ı Mevlâ’nın zikr ü tesbihi ile ruhlar aleminde vaktimiz geçerken, dünyanın da sonunun geldiğini, kıyametin de kopmağa başladığını düşünün!..

O dehşetli halleri, insanların kabrinden kalkıp İsrâfil AS sûra üfürünce mahşer yerinde toplandığınızı düşünün… Binlerce yıl el pençe divan durulup bekleşildiğini düşünün… Herkesin birbirinden korkup kaçtığını, telâşa düştüğünü, mahkeme-i kübrânın kurulduğunu, insanların hesaba çağrıldığını, defterlerin açıldığını, sevapların günahların tartıldığını; iyilerin cennete gidip nasıl bahtiyar olduğunu, kötülerin cehenneme atılıp nasıl cayır cayır yanacağını ayet-i kerimelerin anlattığı gibi düşünün!..

Nefsinize deyin ki: “Ey nefsim, bu işin şakası yoktur. İnsan hayata bir defa geliyor, aklını başına topla!.. Bu dünyada yaşıyorken, elinde imkân varken cehennemden kendini kurtarmağa çalış!.. Cenneti kazanmak için ibadet ve tâate gayret göster!.. Cennet yoluna koştur! Hayatının bir anını bile boş geçirme!.. Nefeslerini zâyi etme, aklını başına topla!” diye nefsinize nasihat edin!.. Râbıta-i mevt bu…

b. Râbıta-i Mürşid

İkinci vazife, zikrullahı beraberce yaptığımızı düşünün! Gözünüzü kapatın, bizi hocalarımızla, evliyâullah büyüklerimizle, karşınızda göz önüne getirin, gönlünüzü gönlümüze bağlayın!.. Bu bağlantı kuruldu mu, insanın gönlüne çok güzel duygular, fikirler gelir, feyizler gelir, nurlar gelir; yaptığı ibadetin tadını duyar, faydasını görür. Bunda başarı kazanınca, ilerleyince, Rasûlüllah Efendimiz’i görecek hale gelir. Onun için bunu da güzelce yapın! Bu çalışmanın adı da râbıta-i mürşid’dir.

c. Râbıta-i Huzur

Üçüncüsü de râbıta-i huzur yapacaksınız. Başınızı kalbinize eğip, Allah’ın size şahdamarınızdan bile yakın olduğunu, her yerde hâzır ve nâzır olduğunu, sizi gördüğünü düşünerek, duyduğunu düşünerek, dua edeni sevdiğini düşünerek boyun büküp niyaz edeceksiniz: “Yâ Rabbi!.. Çok kusurluyum, kusurlarımı affet… İstiyorum ki sana güzel kulluk edebileyim; bana tevfikını refik eyle… Ben de senin sevdiğin ve râzı olduğun kulların arasına girebileyim, nasib eyle… Beni de seni zikreden zâkir, sana şükreden şâkir kullarından eyle yâ Rabbi!..” diye gözyaşıyla yalvarıp yakarın!..

d. Zikirler

Ondan sonra Allah’ın huzurunda olduğunuz mânâsını kaybetmeden, elinizde tesbihle zikre başlayın!.. Söyleyeceğim zikirler, Peygamber Efendimiz’in tavsiye ettiği zikirlerdir. Günde:

1. 100 defa “Estağfirullah…” deyin!

2. 100 defa “Lâ ilâhe illallah” deyin!

3. 1000 defa “Allah…” deyin!.. (Allah lafza-i celâli müsâit olanlar tarafından beşbine kadar çoğaltılabilir.) Her yüz defasında “İlâhî ente maksdî ve rıdàke matlûbî” deyin!.. Bu da hadis-i kudsîden alınma bir sözdür. “Yâ Rabbi, maksudum sensin, ben senin rızanı istiyorum!” demektir.

4. 100 defa Peygamber Efendimiz’e salevat getireceksiniz. (Allàhümme salli ve barik’i okumak efdal. Kısaca, “Allàhümme salli alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âli seyyidinâ muhammed.” denilebilir.) Melekler bu salât ü selâmı alırlar, Rasûlüllah’a arz ederler: “Yâ Rasûlallah! Filân ülkenin filân şehrinden filânca sana selâm gönderdi.” derler. Rasûlüllah SAS de selâmınızı alır, çok hayırlara erersiniz.

5. 100 defa Kulhuvallàhu ehad Sûresi… Bu çok önemli bir sûredir, çok sevaplı bir sûredir. Kur’an-ı Kerim’in üçte birini okumak kadar sevaplıdır.

Bu zikirleri böyle yaptıktan sonra dualar edeceksiniz. Kendinize dua edeceksiniz; dünyanıza ahiretinize… Annenizi, babanızı duadan unutmayacaksınız! Çünkü annesine babasına duayı terkeden kulu Allah sevmez. Ama insanın şeyhi Peygamber vekili olduğu için, anne babasından önde gelir. Hocanızı da duadan unutmazsınız.

Ondan sonra müslümanlara dua edersiniz. Konu komşunuza, yakınlarınıza, sevdiklerinize dua edersiniz. Allah ondan dolayı da mükâfatlandırır.

Tabii, zikir bu kadarcık değildir. Gününüzün sair zamanında da daima kalbinizden “Allah” demeye çalışın!

e. Nâfile Namazlar

Namazları camide kılın, cemaatle kılın, yirmiyedi kat sevabı kaçırmayın!.. Cumayı terketmeyin! Cumayı terkedenin kalbi mühürlenir, mahvolur.

Farz namazlardan ayrı nafile namazlar vardır. Onları da kıldığımız zaman, Allah’ın sevgisini kazanırız. “Bak, kulum mecbur olmadığı şu ibadetleri de severek yapıyor!” diye Allah sever.

1. Sabah namazından sonra uyumayıp, Kur’an okuyup, Evrad’ımızı, dualarımızı okuyup, güneşin doğmasından yarım saat geçinceye kadar meşgul olup işrak namazı kılmak… Böyle yaparsanız, o sabah bir hac ve umre sevabını kazanmış olursunuz. Bunu kaçırmamağa çalışın!

2. Sabahla öğlen arasında duha namazı vardır. Öğlene kırkbeş dakika kalıncaya kadar kılınabilir. Dört rekât, sekiz rekât veya daha fazla olarak onu da kılın!.. Bir insan duha namazı kılmaya devam ederse, Allah onu muhsin kulları zümresine katar.

3. Akşam namazının sünnetinin arkasından evvâbîn namazı vardır. İki rekât veya altı, oniki rekât olarak kılınabilir. İnsanın günahları denizlerin köpükleri kadar çok olsa bile, affına sebep olur.

4. Yatma zamanı gelince taze abdest alacaksınız, dört rekat namaz kılıp abdestli yatacaksınız!.. Bir kimse böyle yaparsa, bütün gece ibadet etmiş gibi melekler ona sevap yazarlar. Melekler başına toplaşırlar; “Yâ Rabbi, bu kulun abdestli yattı; sen bunu mağfiret et!” diye sabaha kadar dua ederler. Şeytan yanına sokulamaz. Ölürse imanla göçmesine sebep olur. Onun için, geceleri böyle yatmaya çok gayret edin, çok dikkat edin!..

5. Geceleyin de uykunuzu bölüp teheccüd namazı kılmaya çalışın!.. O da çok sevaplı bir namazdır. Geceleyin iki rekât namaz kılmak, dünyadan da, dünyanın içindeki her şeyden de daha hayırlıdır.

f. Nâfile Oruçlar

Bazı sevaplı oruçlar var, onları da tutarsınız. Bir kere haftalık pazartesi perşembe oruçları var… Peygamber Efendimiz tutarmış, bize de tavsiye ediyor: “Pazartesi perşembe günlerinde ben oruçlu olmayı severim. Çünkü kulların amelleri Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin dergâhına, pazartesi perşembe günü arz olunur.” buyuruyor. Tutabilirseniz bunları tutun!..

Her arabî ayın başında ortasında, sonunda oruç tutmak tavsiye ediliyor. Her arabî ayın onüç, ondört, onbeşinde, yâni dolunay olan gecelerin gündüzlerinde oruç tutmayı tavsiye ediyor Peygamber Efendimiz…

Ayrıca Recebde, Şa’banda, Şevvalde, Zilhiccede ve Muharremde sevaplı oruçlar vardır, onları tutarsınız; oruçtan da sevap alırsınız.

g. Temel Esaslar

Bizim yolumuz Peygamber Efendimiz’in sünnetine uyma yoludur. Peygamber Efendimiz’in tavsiyelerini tutacağız. Ayetleri, hadisleri okudukça, sevaplı şeyleri öğrendikçe, yapacağız.

Günahlardan kaçınmağa çok dikkat edeceğiz, takvâ ehli olacağız. Haramlara, günahlara yanaşmayacağız, bulaşmayacağız. Nefse, şeytana uymayacağız.

Huylarımızı düzelteceğiz. Kötü huyları atacağız, iyi huyları alacağız. Geçimsiz, kavgacı, merhametsiz, vefasız, dönek, cimri, pinti olmak müslümana yakışmaz; bunları atacağız. Tatlı dilli, güleç yüzlü, cömert, iyiliksever, merhametli, sözünde durur, sàdık, àşık, velî mahbûb, iyi kul olacağız.

Bu benim söylediklerim çok mühim konulardır. Bunları yaparsanız, cennetlik olursunuz. Onun için, cenneti elden kaçırmamağa dikkat edin, nefse şeytana uymayın! İbadetleri yapın, haramlardan kaçının, Allah’ın yolunda, Peygamber Efendimiz’in sünnetine uygun olarak yaşamaya dikkat edin!.. Zikir vazifelerinizi güzelce yapın, takvâ yolundan yürüyün, ahlâkınızı güzelleştirin, cenneti kazanın!..

Allah-u Teàlâ Hazretleri ma’rifetullaha, muhabbetullaha erdirsin… Cennetiyle cemâliyle cümlenizi müşerref eylesin…

(İnnellezîne yübâyiùneke innemâ yübâyiùnallàh… Yedullàhi fevka eydîhim… Ve men nekese ve innemâ yenküsü alâ nefsihî… Ve men evfâ bimâ àhede aleyhullàhe feseyü’tîhi ecran azîmâ.) Sadakallàhul-azîm.

[Muhakkak ki sana bey’at edenler gerçekte Allah-u Teâlâ’ya bey’at etmişlerdir. Allah’ın kuvvet ve yardımı bey’at edenlerin üstündedir. Şu halde kim bu bağı çözerse, kendi aleyhine çözmüş olur. Kim de Allah ile sözleştiği şeye vefa, onun hükmünü îfâ ederse, Allah da ona büyük bir ecir verecektir.]

Ahdinize sàdık olun, Allah’ın yoluna vefâlı olun, sırat-ı müstakîmden sapmayın!.. Allah-u Teâlâ sizleri bundan sonra nefse şeytana yenilmeyenlerden eylesin… Yolunda dâim eylesin, zikrinde kàim eylesin… Tarikatın âdâbını, ahlâkını öğrenip, tekke âdâbına sahib kâmil, sàlih, velî, mahbub bir kul olmayı nasib eylesin…

Büyüklerimizden bize intikal eden bağlılık ve selâhiyet itibariyle bizim çeşitli tasavvuf tarikatlarına irtibatımız, bağlantımız, mensûbiyetimiz vardır. Bunları sıralayalım: Nakşî Tarikatı, Kàdirî Tarikatı, Sühreverdî Tarikatı, Çeştî Tarikatı, Kübrevî Tarikatı, Mevlevî Tarikatı, Bayrâmî Tarikatı, Halvetî Tarikatı…

Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Rh.A

Read More

Sünnette Sehiv Secdesi

Sehiv Secdesi

59. Abdullah ibn Mes’ud (r.a)’dan rivayet edilmiştir:

Peygamber (s.a.v) namaz kıldırdı. Fazla yada eksik (namaz kıldır­dı). Bazı raviler (bu konuda) şüphe etti. Doğrusu, Peygamber (s.a.v)’in fazla kıldırmasıdır- Selam verince, ona:

Ey Allah’ın resulü! Namaz hakkında yeni bir şey mi var?1 denildi. Resulullah:

Ne oldu?’ buyurdu. (Orada bulunan sahabiler:)

Namazı şöyle şöyle kıldın’ dediler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v) hemen bacaklarını bükerek kıbleye karşı oturdu ve iki secde yaptı. Sonra selam verdi. Sonra yüzünü bize çevirip:

Gerçekten namaz hakkında yeni bir şey olsaydı, ben onu size haber verirdim. Fakat ben de ancak (ve ancak) bir insanım. Sizin gibi ben de unuturum. Bununla birlikte bir şeyi unuttuğumda hemen bana hatırlatın! Biriniz namazında şüphe ederse (kaç rekat kıldığı ile ilgili) doğruyu araştırıp namazını onun üzerine tamamlasın. Sonra da İki secde yapsın’ buyurdu. [611]

Başka bir rivayette ise şu ifade yer almaktadır: (Sahabiler:)

Namazı beş rekat kıldın’ dediler.

Bunun üzerine Peygamber (s.a.v) kıbleye döndü ve iki secde yaptı. Sonra da selam verdi. [612]

Bu hadisi(n metnini), Buhârî ile Müslim rivayet etmiştir. Diğer bir rivayet ise şu şekildedir:

Peygamber (s.a.v), iki sehiv secdesini [613] selam [614] ve kelamdan [615] sonra yaptı. [616]

Müslim, bunun benzeri bir hadisi kısa bir şekilde Abdullah ibn Mes’ud dan şöyle rivayet etmiştir:

Resulullah (s.a.v) bize beş (rekat) namaz kıldırdı. Bunun üzerine biz:

Ey Allah’ın resulü! Namaza (bir şey mi) ilave edildi1534 dedik. Bu­nun üzerine Resulullah (s.a.v):

Ne oldu?1 buyurdu. (Sahabiier:)

Namazı beş (rekat) kıldırdın’ dediler. Resulullah (s.a.v):

Ben de ancak (ve ancak) sizi gibi bir insanım. Sizin hatırladığı­nız gibi hatırlar, unuttuğunuz gibi ben de unuturum [617] buyurdu. Sonra iki sehiv secdesi yaptı.[618]

Yine Müslim’in daha önce geçene benzeyen başka bir rivayeti, Hz. Pey­gamber (s.a.v)’den naklen §u şekildedir:

Doğruyu bulmak için bunların hangisinin daha layık olduğuna bir baksın. [619]

Yine Müslim’in diğer bir rivayetinde Doğ­ruyu bulmak için bunların hangisinin daha layık olduğuna bir baksın”

ifadesi yer almaktadır. [620]

Yine Müslim’in başka bir rivayetinde; Hasan b. Ubeydullah yoluyla İbra­him’b. Süveyd’in şöyle dediği geçmektedir:

Aikame bize öğle namazını beş rekat kıldırdı. Selam verince, (namazda­ki) cemaat:

Ya Eba Şîbil! Namazı beş rekat kıldırdın’dediler. Aikame:

Hayır! Ben (bunu) yapmadım’ dedi. Cemaat:

Evet! (Yaptın)’ dediler.

(Hadisin ravisi İbrahim b. Süveyd der ki:) Çocuk olduğum halde ben de cemaatin tarafında idim. Ben dahi:

Evet! Beş rekat namaz kıldırdın’ dedim. Aikame, bana:

Ey şaşı gözlü sende mî bunu söylüyorsun?’ dedi. Ben de:

Evet!’ cevabını verdim.

Bunun üzerine Aikame kıbleye dönüp iki secde yaptı. Sonra da selam verdi. Daha sonra da şöyle dedi: Abdullah ibn Mes’ud şöyle dedi ki:

Resulullah (s.a.v) bize beş rekat namaz kıldırdı. Namazı bitirin­ce, cemaat kendi arasında kargaşalık çıkardı. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v):

Ne oluyor size?’ buyurdu. Cemaat:

Ey Allah’ın resulü! Acaba namaza (bir şey mi) ilave edildi’ dedi­ler. ‘Resulullah (s.a.v) :

Hayır!’ diye cevap verdi. Cemaat:

Doğrusu beş rekat namaz kıldırdında…’ dediler. Bunun üzerine

Resulullah (s.a.v) kıbleye döndü ve iki secde yaptı. [621] Sonra selam ver­di. [622] Sonra da:

Ben de ancak (ve ancak) sizi gibi bir insanım. Sizin unuttuğunuz gibi ben de unuturum’ buyurdu.[623]

Yine Müslim’in bir rivayetinde, Sizden bîriniz (kaç rekat namaz kıldığını) unuttuğu zaman iki secde yapsın”

ilavesi yer almaktadır. [624]

Yine Müslim’in konu ile ilgili başka bir rivayeti şu şekildedir:

Resulullah (s.a.v) bize namaz kıldırdı. Ya fazla kıldırdı yada eksik kıldır­dı. (Hadisin ravisi İbrahim der ki: Bu şüphe, benden kaynaklanmaktadır.) Selam verince, ona:

Ey Allah’ın resulü! Namaza bir şey mi ilave edildi?’ diye soruldu. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v):

Ben de ancak’ (ve ancak) sizi gibi bîr insanım. Sizin unuttuğunuz gibi ben de unuturum. Sizden biriniz (kaç rekat namaz kıldığını) unut­tuğu zaman oturduğu yerden iki secde yapsın’ buyurdu.

Daha sonra Resulullah (s.a.v) (kıbleye) dönüp iki secde yaptı. [625]

Ebu Dâvud ve Nesâî, Buhârî ile Müslim’in irtifak ederek rivayet ettikleri (en başta gelen hadisin metnini) rivayet etmişlerdir. [626]

Yine Nesâî, Müslim’in rivayet ettiği bir hadisi(n metnini) de rivayet etmıştır. [627]

Nesâî’nin buna benzer başka bir rivayetinde, Öğle namazını [628] kıldırdı” ifadesi yer almaktadır. [629] Tirmizfnin rivayeti ise şu şekildedir:

Peygamber (s.a.v) öğle namazını beş (rekat) kıldırdı. Ona:

Namaza (bir şey mi) ilave edildi?’ denildi. Bunun Peygamber (s.a.v) selam verdikten sonra iki secde [630] yaptı.[631]

Tirmizî’nin başka bir rivayeti ise şu şekildedir:

“Peygamber (s.a.v) konuştuktan sonra sehiv secdesi yaptı. [632]

Ebu Dâvud ile Nesâi, Tirmizî’nin ilk rivayeti(ne uygun bir metinle bu ha­disi) rivayet etmişlerdir.

60. Ebu Hureyre {r.a)’dan rivayet edilmiştir:

Resulullah (s.a.v) ikinci rekattan ayrıldı. Bunun üzerine Zu’I-Yedeyn, Resulullah (s.a.v):

Ey Allah’ın resulü! Namaz kısaltıldı mı, yoksa unuttun mu?’ dedi. Resulullah (s.a.v):

Zu’1-Yedeyn doğru mu söylüyor?’ buyurdu. İnsanlar:

Evet, doğru söyledi1 dediler.

Bunun üzerine Resulullah (s.a.v) kalktı ve son iki rekatı da kıldır­dı. Sonra slam verdi. Sonra tekbir alıp secdeye vardı. Her zamanki secdesi kadar yada daha uzun müddet secdede kaldı. Sonra başını kaldırdı.[633]

(Hadisin metni, Buhârî’ye aittir.)

Seleme b. Alkame’den gelen rivayette şu ifade yer almaktadır:

Muhammed ibn Sîrîn’e Sehiv secdelerinde teşehhüd var mıdır’ diye sordum. O da: – ‘Ebu Hureyre hadisinde teşehhüd yoktur’ diye cevap verdi.[634]

Buhârî’nin diğer bir rivayeti de şu şekildedir:

Peygamber (s.a.v) öğle yada ikindi namazlarından birini kıldırdı. – (Hadisin ravisi) Muhammed ibn Şîrîn: Zannimm çoğu ikindi namazı ol­masıdır’ der. – Peygamber (s.a.v) iki rekat kıldırdıktan sonra selam ver­di. Ondan sonra mescidin önündeki bir tahta parçasına doğru kalkıp elini onun üzerine koydu. Bu cemaatin içinde; Ebu Bekr ile Ömer de vardı. Bu ikisi, (konu ile ilgili) Peygamber (s.a.v) ile konuşmaktan çe­kindiler. (Bazı) insanlar hızlı bir şekilde (mescitten) çıkıp (birbirleri­ne):

Namaz kısaltıldı mı?’ diye sordular. (Bu cemaatin içerisinde yine) Peygamber (s.a.v)’in ‘Zu’1-Yedeyn [635] (iki el sahibi) adını verdiği bir kişi vardı. Bu kişi:

(Ey Allah’ın resulü!) Namaz kısaltıldı mı, yoksa unuttun mu?’ de­di. Resululiah (s.a.v):

Unutmadım, (namaz da) kısaltılmadı’ buyurdu. Zu’1-Yedeyn:

Evet! Unuttun’ dedi.

Bunun üzerine Peygamber (s.a.v) (kalkıp) iki rekat (daha) kıldırdı. Sonra selam verdi. Sonra tekbir alıp secdeye vardı. Her zamanki secdesi kadar yada daha uzun müddet secdede kaldı. Sonra başını kaldı­rıp tekbir aldı. Sonra başım yere koydu. Sonra tekbir alıp yine (ilk) secde de yaptığı kadar yada daha uzun bir müddet secde yaptı. Sonra başını (secdeden) kaldırıp tekbir aldı. [636]

Yine buna benzer bir rivayetin içerisinde, Mescidin kıble tararında duran bir hurma kütüğüne doğru gelip kızgın bir tavırla [637] ona dayandı” ifadesi yer almaktadır.[638] Yine bu rivayetin içerisinde şu ifade de yer almaktadır:

Zul-Yedeyn:

Ey Allah’ın resulü! Namaz kısaltıldı mı, yoksa unuttun mu?’ de­di. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v) sağa ve sola bakıp:

Zu’1-Yedeyn ne diyor?’ buyurdu. (Sahabiler:)

Zu’1-Yedeyn doğru söylüyor. Çünkü (dört rekat namaz kıldıraca­ğına) sadece iki (rekat) namaz kıldırdın’ dediler.

Bunun üzerine Peygamber (s.a.v) iki (rekat) namaz kıldı ve selam verdi. Sonra tekbir alıp secde etti. Sonra yine tekbir alıp (başını sec­deden) kaldırdı. Sonra tekbir alıp secdeye gitti. Sonra yine tekbir alıp (başını secdeden) kaldırdı.

(Hadisin ravisi Muhammed ibn Şîrîn) der ki: İmrân b. Husayn’dan haber aldığıma göre, o: ‘(Peygamber başını secdeden kaldırdıktan sonra) selam verdi’demiştir. [639]

Bu hadisifn metnini), Buhârî ile Müslim rivayet etmiştir. Buhârî’nin başka bir rivayetinde ise Ebu Hureyre şöyle der:

Peygamber (s.a.v) Öğle namazını iki rekat kıldırdı. Ona: İki rekat kıldırdın’ denildi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v) iki rekat (daha) namaz kıldırdı. Sonra selam verdi. Sonra iki secde yaptı.[640]

Peygamber (s.a.v) öğle yada ikindi namazını kıldırıp (ikinci re-katten sonra yanılarak) selam verdi. Bunun üzerine Zu’1-Yedeyn, Pey­gamber (s.a.v):

Ey Allah’ın resulü! Namaz kısaltıldı mı?’ dedi. Bunun üzerine Pey­gamber (s.a.v), sahabilerine:

Zu’1-Yedeyn’İn söylediği şey doğru mu?’ diye sordu. Onlarda:

Evet’ diye cevap verdiler.

Bunun üzerine Peygamber (s.a.v) son iki rekatı da kıldırdı. Sonra (yanılmadan dolayı) iki secde yapü.

Sa’d ibn İbrahim der ki: Ben, Urve ibnu’z-Zübeyr’i gördüm. O, akşam namazını iki rekat kıldırdı ve (yanılmadan dolayı) iki secde yaptı. Ve: ‘Ben, Peygamber (s.a.v)’in (yanılmadan dolayı namazın sonunda iki secde) yaptı­ğını böyle gördüm1 dedi. [641]

Müslim’in ravisi şöyle der:

Ebu Hureyre’yi şöyle derken işittim:

Resulullah (s.a.v) bize ikindi namazını kıldırıp ikinci rekatte(n sonra yanılarak) selam verdi. Bunun üzerine Zu’1-Yedeyn, ayağa kalkıp:

Ey Allah’ın resulü! Namaz kısaltıldı mı, yoksa unuttun mu?1 dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v):

Bunların hiçbiri olmadı’ buyurdu. ZuYedeyn: Hayır, Ey Allah’ın resulü! Bunlardan biri muhakkak oldu’ dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v), cemaate dönüp:

Zu’1-Yedeyn doğru mu söylüyor?’ buyurdu. Cemaat:

Evet, Ey Allah’ın resulü!’ dediler.

Bunun üzerine Resulullah (s.a.v) namazdan kalan mikdan tamam­ladı. Selam verdi. Daha sonra da oturduğu yerden iki secde [642] yapü.[643]

Yine Müslim’in başka bir rivayeti ise şu şekildedir:

Resulullah (s.a.v) bize öğle namazım iki rekat kıldırıp (yan il arak) selam verdi. Bunun üzerine Süleym oğullarından birisi gelip ona:

Ey Allah’ın resulü! Namaz kısaltıldı mı, yoksa unuttun mu?’ de­miş ve hadisi rivayet etmiş. [644]

Ebu Davud’un rivayetinde ise Ebu Hureyre şöyle der:

Resulullah (s.a.v) bize iki aşiyy’den, öğle veya ikindi namazla­rından birini kıldırdı. İkinci rekaü kıldırırken (yanılıp) selam verdi. Sonra mescidin Ön tarafında bulunan tahtanın yanında durup ellerini birbiri üstüne gelecek şekilde o tahtanın üzerine koydu. Yüzünde hid­det (belirtileri) görülüyordu. Bu sırada “namaz kısaldı, namaz kısaldı” diyerek aceleyle mescitten çıkanlar oldu. Cemaatin içerisinde Ebu Bekr ile Ömer de vardı. Fakat bu ikisi, (konu ile ilgili) Resulullah (s.a.v)’e bir şey söylemekten çekindiler. Bu esnada Resulullah (s,a.v)’in “Zu’1-Yedeyn” adını verdiği bir adam kalkıp:

Ey Allah’ın resulü! Unuttun mu, (yoksa) namaz kısaltıldı mı?1 de­di. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v):

Unutmadım, (namaz da) kısaltılmadı’ buyurdu. Zu’1-Yedeyn:

Evet! Unuttun’ dedi.

Bunun üzerine Resulullah (s.a.v), cemaate dönüp:

Zu’1-Yedeyn doğru mu söylüyor? buyurdu. Cemaat:

Evet’ diye işarette bulundular.[645]

Bunun üzerine Resulullah (s.a.v) yerine dönüp kalan iki rekatı kıl­dırdı. Sonra selam verdi. Tekbir aldı, her zamanki secdesi kadar yada ondan daha uzun secde yapıp başını (secde yerinden) kaldırdı. Tekrar tekbir aldı, normal secdesi kadar yada ondan daha uzunca bir secde daha yaptı. Sonra (başını secde yerinden) kaldırdı ve takbir aldı. (Hadisin ravisi Eyyûb) der ki: Muhammed’e: ‘(Peygamber) yanılmada selam verdi mi?’ denildi. O da: ‘Bunu, Ebu Hureyre’nin söylediğini hatırla­mıyorum, fakat İmran b. Husayn’ın “Sonra selam verdi” dediğini haber al­dım’ dedi. [646]

Ebu Dâvud bununla ilgili olarak şöyle der:

Hammâd’m (bundan önceki) hadisi daha tamdır. (Hadisin ravisi Mâlik önceki hadisteki) Bize” sözünü söylemeden ResuluIIah (s.a.v) namaz kıldırdı” dedi. İşaret ettiler” sö­zünü İnsanlar: ‘Evef dediler” şeklinde ifade etti. (Hadisin ravisi Mâlik rivayetine şöyle devam etti:) Sonra (başını secde yerinden) kaldırdı” (dedi, fakat) Tekbîr aldı. Sonra (sehiv secdesi için) tekbir aldı ve diğer secdeleri kadar veya onlardan daha uzun secde etti ve sonra (başım secde ye­rinden) kaldırdı” demedi.”

(Mâlik’in) hadisi (bu şekilde) tamamlandı. Bundan sonrasını zikretmedi.

Ebu Dâvud (devamla) der ki: Hammâd b. Zeyd dışında hadisin ravi-Ierinden hiçbirisi tekbir aldı” sözü ile İşaret ettiler” sözünü, söylemedi. [647]

Ebu Davud’un bu manada başka bir rivayeti de şu şekildedir:

Ebu Hureyre: “ResuluIIah (s.a.v) bize namaz kıldırdı (diye baş­layıp) “İmrân b. Husayn’ın: Sonra selam verdi” dediği bana haber verildi’ cümlesinin sonuna kadar tamamen Hammâd (bir önceki) hadisinin manasını (nakletti).

(Hadisin ravisi Seleme devamla) dedi ki: (Muhammed ibn Sîrîn’e:) Teşehhüd de (zikredildi mi)? dedim. O da: ‘Teşehhüd hakkında bir şey işitmedim, fakat bana teşehhüdünde bulunmuş olması daha uygun geliyor’ dedi.

(Seleme, Hammâd’ın hadisinde zikredilen) “ResuluIIah ona ‘Zu’l-Yedeyn’ adını vermişti” ifadesini, “işaret ettiler” ifadesini ve “(Resulullah’ın yüzünde) hiddet (vardı) ifadesini zikretmedi. [648]

Yine Ebu Davud’un bu hadisle ilgili başka bir rivayetinde,

Allah kendisine kesin olarak bildirinceye kadar ResuluIIah (s.a.v) sehiv secdelerini yapmadı” ifadesi yer almakta­dır.[649]

Yine Ebu Davud’un başka bir rivayeti de şu şekildedir:

Bilahare selam verdikten sonra sehiv secdelerini[650] yaptı. [651]

Yine Ebu Davud’un diğer bir rivayeti de şu şekildedir:

Resulullah (s.a.v) sehiv secdelerini yaptı. [652]

Tirmizî, Buhârî ile Müslim’in ittifak ederek rivayet ettikleri (birinci rivaye­ti) nakletmişlerdir. [653]

Yine Tirmizî’nin kısa olarak rivayet ettiği diğer bir rivayet ise şu şekilde­dir:

Peygamber (s.a.v) sehiv secdesini selamdan sonra yaptı. [654]

Nesâî’de, bu hadisi; Buhârî, Müslim ve Ebu Dâvud’da (geçen bazı riva­yetlere uygun bir şekilde) rivayet etmiştir.[655]

Yine Nesâî’nin diğer bir rivayeti de şu şekildedir:

Resulullah (s.a.v,) Zu’1-Yedeyn günü, selamdan sonra iki secde yaptı. [656]

Yine Nesâî’nin başka bir rivayeti de şu şekildedir:

Resulullah (s.a.v), namazda yanıldığını zannederek selamdan sonra sehiv secdesi yapü.[657]

Yine Nesâî’nin diğer bir rivayeti ise şu şekildedir:

Resulullah (s.a.v), oturduğu halde sehiv secdelerini yaptı. Sonra da selam verdi. [658]

Yine Nesâî’nin bir başka rivayeti de şu şekildedir:

Resulullah (s.a.v), selamdan önce ve selamdan sonra hiçbir za­man secde etmedi. [659]

61. Abdullah ibn Mâlik ibn Bu hay ne (r.a)tan rivayet edilmiştir:

“Resulullah (s.a.v), öğle namazının ilk iki rekatından sonra, arala­rında (teşehhüd için) oturmadan (direkt üçüncü rekat için) ayağa kalk­tı. Namazını tamamladığında, iki secde yaptı. Daha sonra bu iki sec­denin ardından selam verdi. [660]

(Hadisin lafzı, Buhârî’ye aittir.) (Buhârî’nin) diğer bir rivayetinde ise şu ifade yer almaktadır:

Resulullah (s.a.v), bize namazların birinden iki rekat kıldırdı. Sonra (birinci teşehhüde) oturmadan (üçüncü rekat için) ayağa kalktı. Cemaat de, onunla birlikte ayağa kalktı. Resulullah (s.a.v) namazını tamamladığında, biz selam vermesini beklerken, o, selam vermeden önce (Allahu Ekber diye) tekbir alıp oturduğu halde (yanılmadan dola­yı) iki secde yaptı, sonra da selam verdi. [661]

Yine Buhârî’nin buna benzer bir rivayeti şu şekildedir:

Resulullah (s.a.v), bize namaz kıldırdı. (İlk teşehhüde) oturmadan önce ilk iki rekattan (üçüncü rekat için) ayağa kalktı. Namazına de­vam etti. Namazını tamamladığında, cemaat, onun selam vermesini beklerken, o, selam vermeden önce tekbir alıp secde yaptı. Sonra ba­şını (secde yerinden) kaldırdı. Sonra tekbir alıp secde yaptı. Sonra ba­şını (secde yerinden) kaldırıp selam verdi. [662]

Yine Buhârî’nin başka bir rivayeti de şu şekildedir:

Resulullah (s.a.v), öğle namazının (ilk teşehhüdünde) oturması gerekirken (üçüncü rekat için) ayağa kalktı. Namazını tamamlayınca, selam vermeden önce oturduğu yerde her secde için tekbir alıp iki sec­de yaptı. Cemaat da, Peygamber (s.a.v)’in unuttuğu oturmanın te­şehhüdün) yerine onunla birlikte bu iki secdeyi yaptı. [663]

Bu hadisi{n metnini), Buhârî ile Müslim rivayet etmiştir.

Ebu Dâvud’da, (en baştaki hadisin) bir benzerini rivayet etmiştir. Fakat bu rivayetinde “öğle namazı” ifadesini belirtmemiştir. [664]

Yine Ebu Dâvud, bu manada başka bir hadis daha rivayet etmiş ve da­ha sonra da, “Bizden ayakta (kıyamda) iken tahiyyat (duası) okuyan kimseler vardı” sözünü ilave etmiştir. [665]

Tirmizî’nin rivayetinde ise şu ifade yer almaktadır:

Peygamber (s.a.v), öğle namazının (ilk teşehhüdünde) oturması gerekirken (üçüncü rekat için) ayağa kalktı. Namazını tamamlayınca, selam vermeden önce oturduğu yerde her secde için tekbir alıp İki sec­de yaptı. Cemaat da, Peygamber (s.a.v)’in unuttuğu oturmanın (te­şehhüdün) yerine onunla birlikte bu iki secdeyi yaptı. [666]

Nesâî, Tirmizî’nin rivayetine (benzeyen bir hadisi) rivayet etmiştir. [667] Yine Nesâî’nin bir rivayeti şu şekildedir:

Peygamber (s.a.v), namaz kıldırdı. İkinci rekattan sonra oturmak isterken ayağa kalkıp namazına devam etti. Namazın sonuna gelince, selam vermeden önce iki defa secde etti. Sonra da selam verdi. [668]

Yine Nesâî’nin başka bir rivayeti de şu şekildedir:

Peygamber (s.a.v), namaz kıldırdı. İkinci rekatta(n sonra) ayağa kalktı. (Bunun sahabiler, uyarma mahiyetinde ona) tesbihde bulundu­lar. [669] (Fakat o) namazına devam etti. Namazı bitirince, selam verme­den önce iki defa secde etti. Sonra da selam verdi. [670] Read More

Peygamberimiz Abdest Alması

Hz. Peygamber (S.A. V)’İn Abdest [173] Alış Şekli

13. Abdullah ibn Zeyd ibn Asım el-Ensârî’den rivayet edilmiştir:

Abdullah ibn Zeyd’e:

Bize, Resulullah (s.a.v)’in abdest alışı gibi abdest al’ dediler. Bunun üzerine Abdullah, (orada bulunanlardan) bir kap (su) isteyerek o kaptan ellerine su döküp ellerini üç defa [174] yıkamış, sonra da elini kaba daldırarak ondan su almış ve bir avucundan, hem ağzına su çekmiş ve hem de burnuna su çekmiş. Bunu üç defa tekrarlamış. Son­ra elini su kabına daldırarak su alıp yüzünü üç defa yıkamış, sonra eli­ni kaba daldırarak su alıp ellerini dirsekleriyle beraber ikişer ikişer yı­kamış. Sonra yine elini su kabına daldırarak su çıkarıp başını mesh et­miş. (Başını mesh ederken,) iki elini, öne ve arkaya doğru götürmüş, sonra ayaklarını topuklanyla birlikte yıkamış. Daha sonra da:

Resulullah (s.a.v)’in abdest alış şekli işte bu şekildeydi’ demiş.[175]

Bir rivayette İse, şu ifade yer almaktadır:

Başının ön tarafından başlayıp ellerini ensesine doğru götürür ve sonra da ellerini gerisin geriye ilk başlangıç yerine kadar getirirdi.[176]

Bir rivayette is, Abdullah b. Zeyd şöyle der:

Resulullah (s.a.v) geldi. Biz onun için bakırdan bir tas içinde su çıkardık.

(O sudan) abdest aldı. (Abdest alışı sırasında) yüzünü üç defa, ellerini de iki şer defa yıkadı. Başını mesh edip başın önünü ve arkasını sıvazladı. Ayaklan-nı da yıkadı.[177]

Bu hadisi(n bu şekildeki metinlerin)i, Buhârî iie Müslim rivayet etmiştir. Yine Buhârî’nin bir rivayetinde, şu ifade yer almaktadır:

“Hz. Peygamber (s.a.v), (abdest organlannı) ikişer İkişer yıkamak tiyle) abdest aldı.[178]

Müslim’in bir rivayetinde ise, şu ifade yer almaktadır:

“(Abdullah b. Zeyd) Resuİullah (s.a.v)’i (n şu şekilde) abdest aldığını gör­müş: (İlk önce) ağzına su çekti, (sonra) burnuna su çekti. Sonra yüzünü üç defa, sağ elini üç defa, diğer elini üç defa yıkadı. Elinin artığı olmayan (yeni) bir suyla başına mesh etti. Ayaklannı da, tertemiz edinceye kadar yıkadı.[179]

Ebu Davud’un rivayetinde ise, Daha sonra) suyu ellerine suyu döküp ellerini yıkadı, sonra ağzına ve burnuna su üç defa su çekti ifadesi yer almaktadır.[180]

Yine Ebu Dâvud bir rivayetinde, (Abdullah b. Zeyd’den bir önceki) hadi­sin aynısını rivayet edip (ilave olarak şunu nakletmiştir:)

Ağzına ve burnuna, bir eliyle su çekip bunu üç kere tekrarladı.” Daha sonra Abdulla b. Zeyd, adisin geriye kalan kısmını aynen zikretti.[181]

Yine Ebu Davud’un bir rivayeti ise şu şekildedir:

(Abdullah b. Zeyd,) Resuİullah (s.a.v)’in abdest alışını görüp onun ab­dest alış şeklini zikrederek şöyle demiş:

Başını, ellerinin artığı olmayan (yeni) bir su ile mesh etti. Ayakla­rını da, tertemiz edinceye kadar yıkadı.[182]

Nesâî’de, bu hadisin bir benzerini rivayet etmiştir.[183] Tirmizî’nin bir rivayeti ise şu şekildedir:

Resuİullah (s.a.v), başını iki eliyle mesh edip başının ön tarafından baş­layıp ellerini ileri ve geri hareket ettirdi. Başının ön tarafından başlayıp ense­sine doğru götürür ve sonra da ellerini gerisin geriye ilk başlangıç yerine ka­dar getirirdi. Daha sonra da ayaklarını yıkadı.[184]

Yine Tirmizî’nin diğer bir rivayeti de şu şekildedir:

(Abdullah b. Zeyd,) Peygamber (s.a.v)’in abdest alışını gor(üp (onun abdest alış şeklini şu şekilde zikret) m iştir: Peygamber (s.a.v), başını, elleri­nin artığı olmayan (yeni) bir su ile mesh etti.[185]

Yine Tirmizî’nin başka bir rivayeti de şu şekildedir:

Peygamber (s.a.v) (şu şekilde) abdest aldı: Yüzünü üç ker yıkadı. Kol­larını ikişer defa yıkadı. Başını mesh etti. Ayaklannı ikişer defa yıkadı.[186] Nesâî’de diğer bir rivayeti ise şu şekildedir:

Peygamber (s.a.v) (şu şekilde) abdest aldı: Yüzünü üç defa, kollarını iki­şer defa yıkadı. Ayaklarını iki defa yıkadı. Başını da iki defa mesh etti.[187] Read More

Kuran Okumayan Aydınlar

Allah razı olsun Kerem Hocamızdan…

Read More