İrem Bağları Ve Şeddad Bin Âd

Hazret-i Muâviye zamanında Abdullah bin Kilâbe adında bir şahsın devesi kaybolmuştu. Abdullah devesini ararken, olağanüstü bir bahçe gördü. Duvarları cevherlerden örülmüştü. Gözlerine ve gördüklerine inanamıyordu. O cevherlerden bir miktar aldı ve Hazret-i Muâviye’ye getirdi. Başından geçenleri de bir bir anlattı… Cevherleri yaktılar!..Hazret-i Muâviye, Abdullah’ın getirdiği cevherleri inceledi. Binlerce yılın tozunu toprağını üzerinde taşıyan cevherler işe yaramaz olmuşlardı. Ateşe koydular. Yandıkça misk ve amber kokusu geldi. Bu kokudan anladılar ki, cevherler İrem Bağına aittir. (İrem Bağı, Hûd Aleyhisselâm zamanında Âd Kavminin reisi olan ve Hûd aleyhisselâma inanmayan Şeddâd bin Âd’ın, “Yâ Hûd! Senin ilahın o dünyada yaptığı Cennetle öğünürse, ben de bu dünyada bir cennet yapayım ki, onun Cennetinden daha şâhâne olsun!” diyerek dünya servetini dökerek yaptırdığı bir bahçedir.)

Hazret-i Muâviye derhal Abdullah’ın yanına bir ekip verdi ve tekrar İrem Bağına gönderdi. Ne kadar cevher varsa alıp getirilmesini emretti. Fakat Abdullah ve arkadaşları ne kadar aradılarsa da, İrem Bağını bir daha bulamadılar. Bu sırada Hadramut şehrinin kadısı olan Gufl bin Azle, hazreti Muaviye’ye “Ben babamdan şöyle işittim ki, Hadramut şehrinin gün batısı tarafında bir mağara vardır. O mağaranın kapısı denize açılır. Şeddâd’ın kabri o mağaranın içindedir” dedi. Bu defa bahsedilen mağaraya bir grup gönderildi. Bunlar, mumlar yakarak bu mağaraya girdi. Burada taştan kesilmiş geniş ve yüksek bir ev vardı. Evin içine girdiler. Taştan bir taht üstünde bir adamın yattığını gördüler. Üstüne de altın yaldızlı bezden dikilmiş bir kaftan örtülmüştü. Anladılar ki, burası Şeddad’ın kabriydi. Yanında bir altın levha gördüler. Levhada şunlar yazıyordu:

“Benden ibret alasınız!” “Ey ömür uzunluğuna mağrur olanlar! Ve ey şevketine ve kuvvetine inananlar! Ve ey mülk çokluğuna ve asker gücüne dayananlar! Bilesiniz ki ben Âd oğlu Şeddâd’ım! Kuvvetime ve malıma dayanırdım. Dünya mülkü benimdir sanırdım. Cihan padişahları benden korkularından emrime boyun eğerlerdi! Hûd aleyhisselâm geldi. Bizi azgınlık içinde buldu. Bizi dinine davet etti. Fakat biz kuvvetimize güvendik de, onun sözüne itibar etmedik. Ona asî olduk. Sonunda gökten bir hışım indi. Ordumu da, beni de helâk etti. Halimi göresiniz. Benden ibret alasınız!”

Read More

Kalbe Gelen Nurlar

 

Evliyanın büyüklerinden İbrahim Ethem k.s. hazretleri şöyle buyurmuştur:

 
“İnsan, şu üç perdeyi gönlünden gideremeyince, ilahi saadet kapısı ona açılmaz:
Birincisi; bu dünyayı bir ucundan diğer ucuna mülküne verseler sevinmesin. Eğer sevinirse hırs sahibidir. Hırs sahibi dilekten mahrumdur.
İkincisi; dünyayı karşılıksız eline verseler, sonra da geri alsalar üzülmesin, kaygılanmasın.
Üçüncüsü; bir kimse onu övünce sevinmesin ve yine bir kimse ona sövünce üzülmesin.”

 

Hz. İbrahim a.s.’a inen sahifelerde şöyle buyurulduğu nakledilmiştir:

“Ey dünya! Senin yapmacık süslerin iyiler (ebrar) katında hiçbir kıymet ifade etmez. Zira ben onların gönüllerine sana husumeti ve senden yüz çevirmeyi yerleştirdim. Senden daha düşük bir şey yaratmadım. Senin her varlığın hakirdir ve yok olmaya mahkûmdur.

Seni daha ilk yarattığım zaman kimse için devamlı olmamanı ve kimsenin sende daimî kalıcı olmamasını takdir ettim.

İçlerinden bana iman eden, beni tasdik eden ve istikamet üzere bulunan salihlere müjdeler olsun. Onlara tekrar tekrar müjdeler olsun ki, mezarlarından kalkıp bölük bölük bana gelecekleri zaman onların mükâfatları, önlerinde parlayan nurları ve kendilerini kuşatan meleklerle beraber benden umdukları rahmete ulaşmalarıdır.” (İbn Ebi’d-Dünyâ, Zemmu’d-Dünyâ, 63.)

Read More

Allahü Ehad Ver-Resulü Ahmed

İbrahim Havvas hazretleri anlatır: Bir sene hacca gitmeye niyet ettim. Bu niyetle yola çıktım. Maksadım Kâbe-i şerif tarafına gitmek olduğu halde, istemeyerek ters yöne gidiyordum. Allahü teâlânın iradesi beni batı tarafına çekiyordu. En sonunda İstanbul’a gitmeye karar verdim. Şehre girdim. Yüksek bir köşk gördüm. Kapı önünde bir kısım insanlar, bir araya toplanmışlardı. Yaklaştım ve (Niçin toplandınız?) diye sordum. (Rum Kayseri’nin kızı delirdi. Çare bulmak için doktorları toplandı) dediler. Bunda bir hikmet olsa gerektir, dedim ve içeri girdim. Orada Kayser’in kızını parlak ay gibi gördüm. Bana bakıp dedi ki: – Hoş geldin, ey İbrahim Havvas! – Beni nereden tanıyorsunuz? – Canımı, Cânâna teslim etmek istedim ve Hak teâlâdan sevdiği bir kulunu yanımda bulundurmasını niyaz ettim. Rüyamda buyuruldu ki:“Yarın İbrahim Havvas sana gelecek!” – Hastalığınız nedir? – Bir gece dışarı çıkıp ibret nazarıyla gökyüzüne baktım. Kendimden geçtim. “Allahü ehad ver-resulü Ahmed” kelimesi dilime, manası kalbime geldi. Bu kelimeyi dilimden düşürmez oldum. Bu sebepten hâlime delilik alameti, bana da deli dediler. [Bu sözlerin manası, “Allah birdir ve Peygamberi Ahmed (yani Muhammed aleyhisselam)‘dır]. – Bizim diyara gelmek ister misin? – Sizin diyarda ne var? – Mekke, Medine ve Beytül-mukaddes (Mescid-i Aksa) oradadır. – Sağ tarafına bak! Baktım bir düzlükte Mekke, Medine ve Beytül-mukaddes karşımda duruyor gördüm. Az sonra dedi ki: – Vakit yaklaştı. İstek ve arzu haddi aştı. Kelime-i şehadet getirip ruhunu teslim etti. –

Read More

Gönül Sohbeti ( Gavsı Kasrevi)

Gavs-ı Kasrevi Seyyid Abdülhakim El Hüseyni

İnsan için en büyük tehlike ömrünün sonundadır. Ömrünün evveliyatı pek mühim değil. Mühim olan ömrünün nihayeti, sekarat zamanıdır. Her kim ömrünün nihayetinde imanını kurtarırsa artık o ebedül ebed rahata kavuşmuş, kurtulmuştur. Şayet ömrünün sonunda hüsn-ü hatime nasip olmazsa, imanını kurtaramazsa, neuzibillah, isterse evveliyatı Gavs, isterse Kutup olsun, ne faydası olur kendine? Eğer ömrünün sonunda iman nasip olmaz, Allah muhafaza buyursun küfürle giderse evveliyatında Gavs olması, evveliyatında kutbul-aktab olması ne işe yarar? Onun için insan ömrünün sonunu iyi getirme çareleri aramalı, kendini günahlardan muhafaza etmeli, amellerinden geri kalmamalı her zaman tâât ve ibadette olmalı, Şeyhine bağlı olmalı, tesbihini devamlı çekmeli ki hüsn-ü hatimeye kavuşsun. Nitekim Rabbül-Âlemin de âyet-i kerimesinde : İyi akibet (sonuç) Allahtan korkanlarındır. (Kasas : 87) buyuruyor. Tâât ve ibadetini eksiltmeyerek artıran, ömrü uzadıkça tâât ve ibadetlerini ziyadeleştiren kimse muttakîlerden yazılır. Ancak muttakilerden yazıldıktan sonra yukardaki âyette zikredilen hüsn-ü hatimeye, iyi akıbete kavuşabilir. Hiçbir iş tembellikle olmaz. İster dünya işi, isterse âhiret işi olsun. Ciddi ve samimi olması lâzımdır ki muvaffakiyet olabilsin. Meselâ dünya işinde insan bir saat çalışır, bir saat çalışmazsa, bir gün çalışır, bir gün çalışmazsa, haliyle işler aksar ve muvaffak olamaz. Âhiret işi de, aynen böyledir. Her kim işi tembelliğe dökerse, muhabbeti kesilir, Allah yoluna sevgisi azalır, gafleti artar, günah işlemek Allah’ın emirlerine karşı gelmek ona kolay gelir. Tereddi ede ede nihayet günün birinde Allah yolundu terk eder. İnsan, ciddi davranır, fırsatları, zamanını değerlendirirse o zaman muhabbeti artar, aşkı çoğalır. Artık şeytan da onu aldatamaz. Çok zor, çok zahmetli, bir dünya işini, samimi ve ciddi çalışıp, bütün gayretiyle uğraşan kişi nasıl başarabilirse, âhirete de gönülden bağlı, hakiki olarak sarılan kişi mutlaka başarılı olur. Ulemanın en meşhur ve büyüklerinden olan İbn-i Hacer, ilme, tahsile ilk başladığı sıralar okuduklarından pek bir şey anlamazmış. Bir gün su kenarında dolaşırken suyun gelip mağara şeklinde getirdiği bir kaya parçasıyla karşılaşıyor. Gördüğü manzara karşısında ibret gözlüğünü takarak tefekküre dalıyor. Diyor ki, bu kadar yumuşak olan su, bu koskocaman kayayı ancak azim ve sebatiyle delebilir. Demek ki azmin elinden bir şey kurtulmaz. Derhal o taştan ilhamını alarak ilmi hürmet görmeye devam eden, bir âlim oluyor. İlhamını aldığı taştan dolayı kendisine taş oğlu manasına gelen İbn-i Hacer deniliyor. Demek ki kendini ilkin ciddi olarak ilme vermiyordu. Ne zaman ki yumuşak suyun çok sert olan kayayı deldiğini görünce gafletten sıyrıldı, samimi olarak saye sarıldı ve nihayet ilmi zamanımıza kadar gelen bir âlim oldu. İşte Allah yolu böyledir. Her kim tembellik eder, ciddi çalışmazsa, o hakiki müttaki, hakiki iman sahibi olamaz, imanı kâmil olamaz. İmanında noksanlık meydana gelir. Her kim ki ciddi ve hakiki olarak davranırsa, o zaman o kimsenin imanı kemale erer. İmanı erdikten sonra şeytan da kolay kolay imanına zarar veremez. Kim ki Müslümanlığında samimi, tâât ve ibadeti daha çoksa, o Allah’ın yanında daha makbuldür. Bu dünyada bulunmak, Allah yoluna girmek, rızasını tahsil etmek için büyük bir fırsattır İnsan ölüp gittikten sonra o çok büyük fırsatı kaçırmış olur. Artık amel yapmaya kazanç temin etmeye gücü yetmez…..

Allah razı olsun….

Read More

Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba(ks). (Hamid Hamidüddin)

 

Asıl adı Hamid Hamidüddin’dir. Somuncu Baba olarak da bilinen Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri, Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid Han zamanında yaşamıştır.

Miladi 1331 tarihinde Kayseri’nin Akçakaya köyünde doğmuştur. Anadolu’yu manevi fetih için gelen Horasan erenlerinden Şemseddin Musa Kayseri’nin oğludur. Soyu Peygamber Efendimiz (s.a.s)’e ulaşır, 24. kuşaktan torunudur, Seyyiddir. Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri ilk tahsilini babası Şemseddin Musa Kayseri’den almıştır. Bilge kişiliği olan Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri, ilim alanındaki çalışmalarını Şam, Tebriz ve Erdebil’de sürdürmüştür. Alaaddin Erdebili’den ve Bayezid-i Bistami’nin ruhaniyetinden manevi terbiye almıştır.

Dini ve dünyevi ilimlerle ilgili icazet alarak, irşad vazifesi için Anadolu’ya dönmüş Bursa’ya yerleşmiştir. Bursa’da çilehanesinin yanında yaptırdığı ekmek fırınında somun pişirip çarşı pazar dolaşarak “Somunlar Müminler” nidasıyla insanlara ekmek dağıtmıştır. Bu sebeple Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri, Somuncu Baba ve Ekmekçi Koca olarak da tanınmıştır.

Zamanın Padişahı Yıldırım Beyazıd Han Niğbolu zaferini kazanınca Allah’a şükür nişanesi olarak Bursa Ulu Camiini yaptırmıştır. Ulu Cami’nin açılış hutbesini Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri okumuş, hutbede Fatiha Suresini yedi farklı şekilde yorumlamıştır. Bu olağanüstü hutbeyi dinleyen cemaat Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerine büyük bir teveccüh ve tazim göstermiştir. Manevi kişiliği ve bilgelik yönü ortaya çıkan Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri şöhretten korktuğu için talebeleriyle birlikte Bursa’dan ayrılarak Aksaray’a gelmiştir. Aksaray’da Hacı Bayramı Veli Hazretlerini dünyaya ve ahirete ait ilimlerde eğiterek yetiştirmiş, irşad vazifesi için Ankara’ya görevlendirmiştir.

Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri, 1412 (h. 815) tarihinde Darende’de ebedi âleme göç etmiştir. Kabri şerifleri, kendi zamanında halvethane olarak kullanılan, misk ü anber kokulu, şimdiki Şeyh Hamid-i Veli Camii içerisinde olup, estetik yapılı cevizden oyma sanduka ile de kaplıdır.
Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerinin Yusuf Hakiki ve Halil Taybi adında iki oğlu bilinmektedir. Yusuf Hakiki Aksaray’da kalarak burada vefat etmiştir. Diğer oğlu Halil Taybi ise, hacdan döndükten sonra babası ile birlikte Darende’ye gelerek yerleşmiş ve burada vefat etmiştir. Kabri şerifleri Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerinin yanındadır.
Talebeleri:

Somuncu Baba Hazretleri ve en meşhur talebesi Hacı Bayram Veli’nin Osmanlı Devletinde yeni Anadolu ve Rumeli üzerinde çok büyük etkileri vardır. Osmanlı kültürünü etkileyen bu önemli simaların hizmetlerini ve kültürümüze katkılarını anlamak için yetiştirmiş oldukları bazı isimleri zikretmemiz yeterlidir. Böylece kültürümüz için ne kadar önemli olduklarını ve büyük değerler ifade ettiklerini anlamaya çalışabiliriz. Bu önemli isimler ve medfun oldukları yerler şunlardır:
Halil Taybi- Darende
Baba Yusuf Hakiki- Aksaray
Akşemseddin – Beypazarı – Göynük
Ömer Dede- Göynük
Hızır Dede- Bursa
Akbıyık Sultan- Bursa
İnce Bedreddin- Darende
Yazıcıoğlu- Gelibolu
Şeyh Lutfullah- Balıkesir
Şeyhî- Kütahya
Şeyh Üftade- Bursa
Aziz Mahmud Hüdayi- İstanbul
Muslihiddin Halife- İskilip
Uzun Selahaddin- Bolu

Somuncu Baba Hazretlerinin günümüze kadar gelen uzantıları ve yansımaları o kadar mükemmeldir ki Anadolu’nun her köşesinde bir parçasını bulmak ve yüreklerde hissetmek mümkündür. Âlim ve tasavvuf ehli kimseler üzerinde emeği ve etkisi bulunan Somuncu Baba Hazretleri için kültürümüzün temel taşlarından biridir diyebiliriz. Öyle ki uzantılarının günümüze kadar devam etmesi neseb-i aliyesinin halen etken olması günümüz insanları için Allah’ın bir lütfudur.

ESERLERİ

Somuncu Baba, zâhirî ve bâtınî ilimlerdeki derin bilgisine rağmen, çok az eser vermiş veya çok az eseri bize ulaşmış bir alim kişidir. Onun fazla eser vermiş olmaması, daha evvel işâret ettiğimiz melâmet meşrebinden de kaynaklanmış olabilir. Nitekim onun yanında yetişmiş bulunan ve halifesi olan Hacı Bayram Veli de, müderris olmasına rağmen eser yazmamış ve hatta Muhammediyye müellifi halifesi Yazıcıoğlu, eserini kendisine takdim ettiğinde, “Mehmet, bununla uğraşacağına bir gönül haketseydin; bir gönle girip onun terbiyesiyle meşgul olsaydın, daha iyi olmaz mıydı?” diyerek kendi düşüncesini de dile getirmiştir. Bu zikredilen hakikata rağmen, Somuncu Baba’nın bize kadar ulaşan Şerh-i Hadis-i Erba’în, Zikir Risalesi, Silâh’u-l Mürîdîn eserleri mevcuttur.

Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerinin soyu Darende’de; Halil Taybi ile günümüze kadar devam etmektedir. Prof. Dr. Ahmet Akgündüz “Arşiv Belgeleri Işığında Somuncu Baba ve Nesebi Alisi” adlı eserinde arşiv kayıtlarına dayanarak Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerinin nesebi, nesli ve kabri şerifi hakkında genişçe bilgiler vermektedir.

Şeyh Hamid-i Veli neslinden büyük devlet adamları, âlim ve fâzıl zatlar yetişmiştir. Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi de bunlardan bir tanesidir.

TAVSİYELERİ

Arkadaşlarıma ve Yolumuzdan Gidenlere Tavsiyelerim
Gizli ve aşikâr her yerde Allah’tan korksunlar.
Az yesinler, az konuşsunlar, az uyusunlar.
Avamın arasına az karışsınlar.
Tüm masiyet ve kötülüklerden uzak dursunlar.
Daima şehvetlerden kaçınsınlar.
İnsanların elindekilerden ümitlerini kessinler.
Tüm zemmedilmiş sıfatları terk etsinler.
Övülen sıfatlarla süslensinler.
Şiir ve şarkı (günaha götürüyorsa) dinlemekten kaçınsınlar.
Ayrı bir görüşle, kendini cemaatten ayrı bırakmasınlar.
Aç olarak ölseler bile şüpheli hiç bir lokmayı yemesinler.
Şiirleri:

Biz Ol Uşşak-ı Serbazız

Biz ol uşşak-ı serbazız
Akıl rüşd bize yar olmaz
Mey-i aşk ile sermestiz
Bize hergiz humar olmaz

Diriyiz daim, ölmeyiz
Karanularda kalmayız
Çürüyüp toprak olmayız
Bize leyl ü nehar olmaz

Bizim illerde ay ü gün
Sebat üzre durur daim
Televvün erişip ona
Gehi bedr ü hilal olmaz

Bizim gülşendeki güller
Dururlar taze solmazlar
Hazan olup dökülmezler
Zemistan ü bahar olmaz

Şarab-ı aşkı çün içtik
Feragat mülküne göçtük
Yanıp aşkınla tutuştuk
Bize tahrik ü tar olmaz

Ereliden şems nuruna
Vücudum zerreden katre
Ne katre ayn-i bahar oldu
Ona k’ar ü kenar olmaz

Bırak ey Hamida varı
Görsem desen sen ol yarı
Göricek ol tecellayı
Ondan özge kemal olmaz

Senden Dolu İki Cihan

Senden dolu iki cihan
Oldum zuhurundan nihan
Ger bulayam seni ayan
Ya Rab n’ola halüm benüm

Dilde kanaat olmaya
Züht ile taat olmaya
Senden hidayet olmaya
Ya Rab n’ola halüm benüm

Şol gün ki mizan kurula
Hak kapusunda durula
Halayık oda sürüle
Ya Rab n’ola halüm benüm

Ağlarım işte zar ile
Kaldum diriğ ağyar ile
Bilişmedim sen yar ile
Ya Rab n’ola halüm benüm

Hamidi’nin gözü yaşı
Doldurur dağ ile taşı
Bilmem n’idem garip başı
Ya Rab n’ola halüm benü

Read More

Duha Suresi

 
وَالضُّحَى ﴿١﴾
93/DUHÂ-1 (Meâlleri Kıyasla): Ved duhâ.
Duhâ (kuşluk) vaktine andolsun.
وَاللَّيْلِ إِذَا سَجَى ﴿٢﴾
93/DUHÂ-2 (Meâlleri Kıyasla): Vel leyli izâ secâ.
Ve zifiri karanlık çöktüğü zaman geceye (andolsun) ki.
مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلَى ﴿٣﴾
93/DUHÂ-3 (Meâlleri Kıyasla): Mâ veddeake rabbuke ve mâ kalâ.
Rabbin seni terketmedi ve darılmadı.
وَلَلْآخِرَةُ خَيْرٌ لَّكَ مِنَ الْأُولَى ﴿٤﴾
93/DUHÂ-4 (Meâlleri Kıyasla): Ve lel âhıratu hayrun leke minel ûlâ.
Ve ahiret (bundan sonraki hayat), mutlaka senin için, evvelkinden (dünya hayatından) daha hayırlıdır.
وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضَى ﴿٥﴾
93/DUHÂ-5 (Meâlleri Kıyasla): Ve le sevfe yu’tîke rabbuke fe terdâ.
Ve mutlaka Rabbin yakında sana verecek (ihsan edecek), böylece sen razı olacaksın.
أَلَمْ يَجِدْكَ يَتِيمًا فَآوَى ﴿٦﴾
93/DUHÂ-6 (Meâlleri Kıyasla): E lem yecidke yetîmen fe âvâ.
Seni yetim bulmadı mı? Sonra (seni) (himaye edecek bir kimsenin yanında) barındırmadı mı?
وَوَجَدَكَ ضَالًّا فَهَدَى ﴿٧﴾
93/DUHÂ-7 (Meâlleri Kıyasla): Ve vecedeke dâllen fe hedâ.
Ve seni dalâlette buldu sonra hidayete erdirdi.
وَوَجَدَكَ عَائِلًا فَأَغْنَى ﴿٨﴾
93/DUHÂ-8 (Meâlleri Kıyasla): Ve vecedeke âilen fe agnâ.
Ve seni yokluk içinde buldu sonra zengin kıldı.
فَأَمَّا الْيَتِيمَ فَلَا تَقْهَرْ ﴿٩﴾
93/DUHÂ-9 (Meâlleri Kıyasla): Fe emmâl yetîme fe lâ takher.
Fakat bundan sonra yetimi kahretme (üzme).
وَأَمَّا السَّائِلَ فَلَا تَنْهَرْ ﴿١٠﴾
93/DUHÂ-10 (Meâlleri Kıyasla): Ve emmâs sâile fe lâ tenher.
Ve amma saili (bir şey isteyeni) bundan sonra azarlama.
وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ ﴿١١﴾
93/DUHÂ-11 (Meâlleri Kıyasla): Ve emmâ bi ni’meti rabbike fe haddis.
Ve fakat, Rabbinin ni’metlerini artık anlat.

93-ED-DUHÂ SÛRESİ
Bu mübârek sûre, El-Fecr sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur, on bir âyet-i kerîmeyi içermektedir, kuşluk vaktine, yâni: Gündüzün yarışma doğru güneşin yükselmekte bulunduğu vakit mânâsına olan Duha’ya and ile başladığı için bu mübârek sûreye bu isim verilmiştir. Bundan evvelki leyl sûresinde mallarını fakirlere, zaiflere dağıtan en muttakî zâtların nâil olacakları pek büyük muvaffakiyetler bildirilmiştir. Bu sûre-i celîlede de en büyük takvâya sâhip ve risâletle vasıflanmış olan Peygamberimizin yetimlere, fakirlere güzel, muameleler ile mükellef bulunduğu ve nice ilâhî nîmetlere mazhar olduğu beyan buyrulduğundan bu iki mübârek sûre arasında güzel bir münâsebet vardır.
1. And olsun kuşluk vaktine.
1. Bu mübârek sûre, Allâh-ü Teâlâ’nın Peygamberimiz hakkındaki lütuf ve ihsânını bildiriyor. O Yüce Peygamberin günden güne daha ziyade nîmetlere, muvaffakiyetlere nâil olacağını müjdeliyor. Ve o Yüce Peygamberin yetimlere, yoksullara karşı güzel muamelede bulunmakla ve nâil olduğu nîmetlerin şükrünü yerine getirmekle mükellef bulunmuş olduğunu göstermektedir. Şöyle ki: (Andolsun kuşluk vaktine…) yâni: Güneşin yükseldiği, gündüzün başlamış olduğu, adetâ insanlık âlemine yeni bir hayat verilmiş gibi bir şekilde ilâhî kudretin pek parlak bir sûrette tecellî eylemiş bulunduğu bir zamana andolsun. Bu öyle bir zamandır ki: Mûsa Aleyhisselâm bu vakitte ilâhî kelâma erişmiş ve bu vakitte sihirbazlar îmana gelip secdeye kapanmışlardı.
2. Ve sâkin olduğu zaman geceye ki:
2. (Ve sâkin olduğu zaman) Yâni: Gündüz hayatındaki faaliyet sükûnet bulup hareketler kesildiği, başka bir kudret manzarası vücuda geldiği vakit (geceye…) de andolsun (ki:) o da insanlık için başka bir ilâhî lütuftur, bir istirahat zamanıdır. Yüce Peygamberimizin miracı böyle bir gece içinde vuku bulmuştur. Kısacası: Gündüzler de, geceler de birer büyük nîmettir, birer muazzam ilâhî kudret eseridir. Bunların bu ehemmiyetine işaret içindir ki: Kendilerine yemîn edilerek buyruluyor ki:
3. Rabbin seni ne terketti ve ne de senden darıldı.
3. Ey Son Peygamber!. (Rab’bin seni ne terketti) Ne senden veda ederek ayrılmak gibi bir hâl vücuda getirdi (ve ne de) senden (darıldı.) ne de sana buğz etmiş oldu. Sen dâima ilâhî iltifatlara mazhar bulunmaktasın.
Bu mübârek sûrenin sebebi nüzulü hakkında çeşitli rivâyetler vardır. Kısaca deniliyor ki: Yahudiler, Resûl-i Ekrem’e müracaat ederek ruhtan Zülkarneynden ve Ashab-ı kehf’den sual etmişlerdi. O Yüce Peygamber de: “Size yarın haber verir mi demiş “İnşallah” dememiş idi. bunun üzerine ilâhî vahiy bir müddet kesilmiş oldu. Bu müddet, on iki veya on beş veyâhut kırk gün kadar devam etmişti.

Bir takım müşrikler de” Artık Muhammed’e Rabbi veda etmiş, onu terkeylemiş diye söylemişlerdi, Peygamber Efendimiz ise böyle ilâhî vahyin kesilmiş gibi olmasından dolayı pek fazla mahzun ve kederli bulunuyordu, Cenab-ı Hak’kın rızâsına aykırı bir harekette mi bulundum diye pek üzülmeğe başlamıştı. Hattâ deniliyor ki: Mübârek alnını Kâbe-i Muazzama’ya koyarak dua ve niyâzda bulunmuştu. Bunun üzerine bu mübârek sûre inerek kendisinden Cenab-ı Hak’kın râzı olduğu, o Yüce Peygamberin ilâhî iltifatlardan mahrûm kalmamış olduğu kendisine müjdelenmiş oldu.
4. Ve elbette ki, senin için âhiret, dünyadan daha hayırlıdır.
4. (Ve) Ey Yüce Peygamber!, (elbette ki: Senin için ilerisi) Müstakbel hayat, (evvelinden daha hayırlıdır.) sen her vakit yükselmeden yükselmeye nâil olacaksın, senin günden güne izzet ve şanın yükselmekte bulunacaktır. Dünyada günden güne muvaffakiyetlere nâil olacağın gibi asıl âhirette de her türlü nîmetlere, tecellîlere mazhar bulunacaksındır. Artık gönlünü ferah tut. Nitekim bu ilâhî müjde, daha dünyada iken tahakkuk etmiş oldu. Resûl-i Ekrem Hazretleri nice başarılara, fetihlere kavuştu. Mübârek şeref ve şanı Şark ve Garba yayıldı, nice milyonlarca mü’mîn tarafından yüceltilmekte ve salât-ü selâm ile anılmaktadır.
5. Ve muhakkak ki: Sana Rabbin ihsan buyuracak, sen de hoşnut olacaksın.
5. (Ve muhakkak ki:) Ey Yaratıkların en fâziletlisi!. (Sana Rab’bin ihsân buyuracak) seni nîmetlere erdirecektir. Kısaca sen, ilâhî vahye peş peşe nâil olacaksındır. Bir müddet gecikmiş olduğundan dolayı mahzun olma ve senin Kerîm olan Rab’binden (sen de hoşnut olacaksın.) nitekim bu ilâhî vâ’d gerçekleşmiştir. Evet.. Cenab-ı Hak, O Yüce Peygamber’in dinini yüceltmiştir. O pek Muhterem Peygamberini nice muvaffakiyetlere eriştirerek gönlü ferah bir hâlde yaşatmıştır. Onun hakkındaki uhrevî nîmetler ise her türlü düşüncelerin üstündedir.
6. Seni bir yetim bulup da barındırmadı mı?
6. Evet.. Bir kere düşünmeli, ey insanlığın kendisiyle iftihar ettiği Yüce Peygamber!. Kerem ve merhamet sâhibi Yaratıcın (seni bir yetim bulup barındırmadı mı?.) evet.. Sen daha validen rahmine henüz altı aydan beri şeref vermiş iken pederin vefat etmiş idi, validen dahi sen henüz sekiz yaşında iken ölüp gitmişti, seni amcan Ebû Tâlip yanına alarak hakkında pek güzel, şefkatlice muamelede, himâyede bulunmuştu, sen bütün bir ilâhî lütuf eseri olarak öyle büyüyüp gelişmeye muvaffak oldun.
7. Ve seni bir şaşırmış halde buldu da doğru yolu göstermedi mi?
7. (Ve) Cenab-ı Hak (seni) ey Yüce Peygamber!, (bir şaşırmış hâlde buldu da) Sana (doğru yolu göstermedi mi?) evet.. Gösterdi, çünkü: O pek muhterem Peygamber, Allah’ın dininden mahrûm, dini hükümlerden habersiz bir muhit içinde dünyaya gelmiş, kırk kadar kavminin pek cahilce hâllerine şâhit olmuş, onların akla, hikmete muhalif inançlarını, hareketlerini gördükçe hayretler içinde kalmış bulunuyordu. Sonra Cenab-ı Hak, lûtf etti, o mâsum kulunu peygamberlik ve risâlete nâil kıldı, onun kaderini bir ilâhî kitapla yüceltti, ona takip edilmesi icabeden hidâyet ve saadet yolunu gösterdi.
8. Ve seni bir yoksul buldu da zengin kılmadı mı?
8. (Ve) Ey Yüce Nebi!, (seni) Kerîm olan Rab’bin (bir yoksul buldu da zengin kılmadı mı?.) Evet.. O pek büyük Peygamberini, maddî ve mânevî nice nîmetlere nâil buyurdu. Bilmektedir ki: Resûl-i Ekrem Efendimize vaktîle pederinden miras adına bir deve ile bir cariyeden başka bir şey miras kalmamıştı, dünyevî bir servete sâhip değildi, fakat Cenab-ı Hak, o muhterem kuluna lütfetti, onu bir kalp zenginliğine sâhip kıldı, onun yüceliğe yönelik olan bakışları karşısında dünya varlığının bir kıymeti kalmamış bulunuyordu. Maamafih eşi Hatice validemizin servetinden yararlandı. Ve ticaret ve cihat yoluyla nice malları elde ediverdi, daha dünyada iken de günden güne nice nîmetlere, hayırlara kavuşmuş bulundu.
9. Artık yetime sakın kötü bir muamelede bulunma.
9. (Artık) Yüce Yaratıcı, o şefkat timsali Nebisine emrediyor ki: sen (sen yetime sakın kötü bir muamelede bulunma.) onun bir malını elde etmek isteme, ona bir hakaret gözüyle bakma, onun yetim hâline merhamet et, kendisine şefkatle muamelede bulun, nitekim o merhamet deryası Peygamber de, yetimlere karşı büyük bir merhamet göstermiştir, bir hadîs-i şerifi şu meâldedir. “Müslümanların arasında en hayırlı ev, içindeki yetime güzel muamele yapılan evdir ve müslümanlarca en şerli ev de içindeki yetime kötü muamele yapılan evdir.”
10. Ve bir şey dileneni de sakın kovma.
10. Hak Teâlâ Hazretleri, o Yüce Peygamberine şöyle de bir ahlâkî fâzilet telkin buyuruyor, (ve bir şey dileneni de) veya bir şey sual edeni de, (kovma) huzurundan reddetme, hakkında şefkatle muamelede bulun, bütün bu ilâhî beyanlar, müslümanlar için ahlâk dersi vermektedir. Dilenen bir kimseye bir şey verilmesi uygun görülürse verilmelidir. Verilmediği takdirde şefkatle, nezâketle reddedilmelidir. Sertlik, hakaret göstermemelidir. Öyle bir muamele, insanîyete yakışmaz.
11. Fakat Rabbin nimetini de yâd et.
11. (Fakat..) Ey Yüce Peygamber!. (Rab’bin nîmetini de an.) Bir şükür lisânı ile söyle, o nîmetten başkalarını yararlandır, nitekim o âlemler için rahmet olan Yüce Peygamber maddî ve mânevî nîmetlere nâil bulunmuş bunlardan ümmetlerini yararlandırmaya son derece çalışmıştır. Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun.
Bu sûreden itibaren Kur’an-ı Kerim’in son sûresine kadar olan sûrelerin okunmaları nihâyetinde ‘”Allâh-ü Ekber” denilmesi, öteden beri yapılan bir sünnettir. Bu tekbir, Cenab-ı Hakkın Yüce şanına saygı ve Peygamber Efendimiz hakkında ilâhî iltifatlara bir teşekkür vazifesi demektir. Kerîm Mâbudumuz, cümlemizi ilâhî feyizlerine nâil buyursun. Peygamberlerin Efendisi hürmetine âmin.

Read More

Gerçek Dinler

GERÇEK DİNİN ESASLARI VE BAŞLICA DİNLER

1- Gerçek din, Yüce Allah’ın bir kanunudur ve birtakım sağlam hükümlerin kutsal bir mecmuasıdır. Allah bunu, peygamberleri aracılığı ile insanlara ikram ve ihsan, buyurmuştur. Bu kanun, insanları hayırlı olan şeye götürür. İnsanlar, bu Allah kanununun buyruklarına kendi güzel irade ve arzuları ile uydukça, doğru yol üzerinde bulunur ve hidayete ermiş olurlar. Hem dünyada, hem de ahirette mutluluğa ve selamete kavuşurlar.
2- Dinler başlıca üç kısma ayrılır.
Birincisi: Hak dinlerdir. Bunlar yukardaki tarife uygun olanlardır. Yüce Allah tarafından konulup peygamberler aracılığı ile insanlara bildirilen dinlerdir. Bunlara “İlahî ve Semavî” dinler de denir.
Semavî dinlerin hepsi esas bakımından birdirler. Yalnız bazı ibadetler ve hukuk kuralları bakımından aralarında ayrılık olmuştur.
Hazret-i Adem’den Hazret-i İsa’ya kadar gelen bütün mübarek peygamberlerin insanlara bildirmiş oldukları dinler, iman esaslarında bir olup yalnız bir Allah’a iman etmeye dayalı iken, bunlar sonradan bozulmuş ve asılları kaybolmuştur. Yüce Allah en son ve en büyük Peygamberi olan Hazret-i Muhammed’i Sallallahu aleyhi ve Sellem’i bütün insanlara Peygamber olarak göndermiştir. Onun aracılığı ile de hak dinlerin en sonu ve en mükemmeli, olan İslam dinini kullarına Allahü Teala ihsan etmiştir. İşte bugün yeryüzünde hak din olarak kıyamete kadar yaşayacak olan yalnız bu İslam dinidir.
İkincisi: Asılları değişmiş ve bozulmuş olan dinlerdir. Bunlar, yukarıda söylendiği gibi asılları bakımından birer gerçek din iken sonradan bozulmuş, İlahî niteliklerini kaybetmiş olan dinlerdir.
Üçüncüsü: Batıl dinlerdir. Bunlar asılları bakımından da gerçek din ile ilgisi bulunmayan dinlerdir. Bunlar birtakım milletler tarafından ortaya konmuş olan uydurma inançlardır. Bunlarda akla ve mantığa uygun olan bazı hükümler bulunsa bile konuluşları itibariyle İlahî olmak şerefinden yoksun olup hiç bir bakımdan din kutsallığını taşımazlar. Ateşe, yıldızlara ve putlara tapan milletlerin dini bu türdendir.

Read More

Abdulhâlık Gücdüvanî

Gücdüvani Hazretlerinin Tavsiye Ettikleri Düsturlar:

Huş Der Dem : Anlamı alınan her nefeste kalbi uyanık tutmak. Yani her nefeste huzuru muhafaza etmek. Alınan her nefeste bunun bir nimet olduğunu,Allah tarafından verilmiş bir fırsat olduğunu bilmek. O nefesi Yüce Allah’ı hatırlayarak almak ve aynı şekilde vermeye çalışmak. Allah´tan gafil olarak tek nefes dahi almamak. Bu hali kendine yerleştirmek ve her yerde ve her zaman Allah (c.c.) ile olmaya doğru kendi için bir kapı aralamak.Allah’a doğru yapılan manevi yolculukta bunu bir vesile kılmak.
Büyük alim Mevlana Sadettin Kaşgarî bu ölçüyü «Bir nefesten bir nefese geçerken asla gaflete düşmemek ve huzurda olmak» diye tarif etmektedir. Muttakilerin İmamı Hoca Ubeydullah Hazretleri ise bu Allah’a yakınlaşma vesilesini şöyle tarif etmişlerdir :
— Bu yolda nefesi muhafaza ve ona riayet etmeyi mühim tutmuşlardır. Gerektir ki her nefes huzur ve bilgi ile alınıp verilsin.

Şah-ı Nakşibend Hazretleri ise şöyle buyurmuşlardır :
— Bu yolda terakkinin temeli nefes üzerindedir. Her nefeste hale bakmalı ve mazi ile istikbali düşünmekten uzak kalmamalıdır. Nefesin giriş ve çıkışında iki nefes arasını öyle muhafaza etmelidir ki hiç biri vücuda gafletle girip vücuttan gafletle çıkmasın.

İnsana ilk başta zor gibi gelen bu hal, aslında çalışma, üzerine eğilme ve Allah için azim sahibi olmak ile elde edilebilecek bir şeydir.İnsanlardan bu hali yaşayanlar öyle bir hale gelmektedirler ki, Allah’ı içlerinden zikrederken dünyevi işlerini de yapabilmektedirler.Kalp kendi vazifesi olan zikir ve huzur halini korurken, diğer azalarda o anda başka işlerle uğraşabilmekte ve akılda kendine düşeni yapabilmektedir. Şeyh Muhammed Haznevi Hazretleri bir sohbetlerinde şöyle buyurmuşlardır : Adabı tatmayan ve yaşamayan, bu insanlarla beraber olmayan bu yolu anlayamaz. Bu adabı yaşayan ve tatbik eden, ruhu pahasına dahi olsa bu yolu tercih eder.

Nazar Ber Kadem :

Bu ıstılah göz ayağa bakacak manasına gelmektedir. Bu adabı yaşamaya çalışan kişi şehirde, sahrada, yolda, her nerede olsa zaruri durumlar dışında gözünü ayağına yöneltecek, daima yere ve önüne bakarak yürüyecektir. Böylece gözünü başıboşluktan,her istediği ve dilediği yere bakmaktan koruyacaktır .Bu günümüzde her yandan fısk ve fücur ile dolu olan sokaklarda, caddelerde kişiyi haramlardan koruyacak ve Allah’a yaklaştıracak çok önemli bir adap ve vesiledir. Bilindiği gibi göz nereye bakar,neye nazar ederse gönülde oraya akmaktadır. İnsanın hem dışarıdaki kötülüklerden korunması ve hem de bir yerden bir yere giderken kendi iç alemine yönelip, Rabbini unutmaması onun için önemli bir haslettir.

Rahmân´ın kulları öyle kimselerdir ki, yeryüzünde mütevâzi olarak yürürler, câhiller kendilerine laf atarsa “Selâm” derler. (Furkan Suresi 63. Ayet )

Büyük alim,fazilet sahiblerinin imamı Şeyh Muhammed Muta Haznevi Hazretleri şöyle buyurmuşlardır: Varlık aleminde sevilmeye Allah Teala’dan daha layık ve değerli hiçbir şey yoktur. Allah Subhanehu ve Teala yegane fazl, ikram ve ihsan sahibidir. O bizi yoktan var edendir. Bizi yeryüzünde halife kılandır. Yeryüzündeki her şeyi bizler için yaratandır. Bize sayısız ve hesapsız nimetlerini bahşedendir. Bizler hiç bir şey bilmiyorken her şeyi bize öğretendir. Sevilmeye ve yaklaşılmaya layık Allah tan başka hiç kimse yoktur! İşte bunun içindir ki, Efendimiz Muhammed aleyhissalatü vesselam şöyle dua ederdi: “Ey Allah’ım! Senden, Senin sevgini, Seni sevenlerin sevgisini ve Senin sevgine yaklaştıracak amellerin sevgisini istiyorum!” (Tirmizi)

Sefer Der Vatan :

Vatanda sefer manasına gelen bu tabir, Allah’ın rızasını arayan kişinin kötü ahlakından, beşerî, nefsani ve şehevi sıfatlarından sıyrılıp iyi ahlak ve meleki sıfatların yurdu olan aslî vatanına sefer etmesi manasına gelmektedir. İnsan aslında bir yolcudur. Bu ruhlar aleminden anne karnına,oradan çocukluğa,çocukluktan gençliğe,gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre,haşirden ebedi bir hayata doğru devam eden bir yolculuktur. İnsan aynı mekanda yaşamasına rağmen sürekli sefer halindedir. Zaman düzleminde olan bu yolculuk yanında, insan için bir de manevi ve ruhi bir yolculuk vardır.Bu bir tarafı aşağıların en aşağısı olan esfel-i safiline, diğer tarafı ise meleklerden de üstün olman alay-ı illyyine doğru olan çift taraflı bir yolculuktur. Bu yolculukta insan için gayretine göre pek çok makam ve seviye vardır.

Manen bulunduğu halden daha yücesine çıkmak için çare aramak,örnek alınacak Salih kişilerin yanına gitmek, ahlakını güzelleştirmek için kendine bir ahlak hocası bulmaya çalışmak,böylesi yüce şahsiyetlerin hizmetinde olmak kişinin iç aleminde gerçekleşen seferini, manevi yürüyüşünü tamamlaması için vazgeçilmezdir.

Şeyh Muhammed Muta Haznevi Hazretleri şöyle buyurmuştur: İnsan, Allah Subhanehu ve Teala’ya hizmet için ve O’nu tanımak için vardır. İnsan, Allah Sübhanehu ve Teala’ya kulluk ve O’nun emirlerine itaat için ve O’nun yasakladığı ve men ettiği şeylerden uzaklaşmak için vardır. Bu insanın Allah Teala’dan başka bir varlığa hizmet etmesi, kendini Allah Sübhanehu ve Teala’ya kulluğun dışında bir şeyle meşgul etmesi caiz ve mümkün değildir. Çünkü bütün alem insanın emrinde ve Allah Teala’nın izniyle insana hizmet için çalışmaktadır. Nitekim Allah Teala Kitab-ı Aziz inde şöyle buyurur: ” Allah’ın göklerdeki ve yerdeki (nice varlık ve imkanları) sizin emrinize verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmüyor musunuz?” (Lokman, 20)

Halvet Der Encümen :

Meclislerde ,topluluklarda yalnızlık.İnsanlar arasında kendi ile olmak. Kendini bulmak için insanlardan ve toplumdan kopmamak. Onlarla birlikte iken,Allah c.c. ile de birlikte olabilmek. Kalbi Allah’a yöneltmek.Bir yerde insanlar arasında otururken, boş ve anlamsız şeylerle insanlar uğraştığında iç alemine yönelmek.Orada Rabbini hatırlamak, O’nu zikretmek.Halkla beraber olmak,insanlardan kopmamak. Fakat bunu yaparken kalbin Allah ile olan bağından uzaklaşmaması için onu kontrol altında tutmak. Derinden derine, içten içe O’nunla olmaya devam etmek.

Hoca Bahaeddin Nakşibend Hazretlerine sormuşlar:
— Sizin tarikatınızın esası nedir? Buyurmuşlar:
— Halvet der encümen, toplulukta yalnızlıktır. Zahirde halk, batında hak ile olmak.
Ve buyurmuşlar : Bizim tarikatımızın esası sohbettir.Halktan uzaklaşmakta şöhret, şöhretteyse afet vardır.Hayır cemiyettedir. Cemiyet de sohbettedir.Elverir ki, her iki tarafın hakkı verilsin ve birinden birine saplanıp kalınmasın.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
İnsanların arasına katılan ve onların eziyetine katlanan müslüman,insanların arasına katılmayan ve onların eziyetine katlanmayan müslümandan hayırlıdır.” (Tirmizi, Sıfat-ül Kıyamet: 2509, İbn-i Mace,K.Fiten: 4032)

Yad-ı Kerd :

Dilin kalp ile beraber zikri. Dili damağa yapıştırarak, dudakları ve ağzı kapalı tutmak sureti ile Allah’ı zikretmek.
Hoca Ubeydullah Hazretleri şöyle buyurmuşlardır:

— Zikirden murad, kalbin Allah´tan bilgi edinmesidir. Bu bilgi meydana gelince zikir yerini buldu demektir. Eğer gönül ehli sohbetinde bu bilgi meydana gelmezse zikre devam etmek lazımdır. Zikirde en kolay ve sağlam yol, nefesini göbeği altında hapsedip, dudağını dudağına ve dilini damağına yapıştırmak suretiyle olandır. Kalbin hakikati onun duygu ve anlayış merkezi olmasıdır ki,o her tarafa yönelir .Dünyayı ve dünya işlerini hep o düşünür ve göz açıp kapayıncaya kadar yerleri, gökleri ve bütün alemleri dolaşır. İşte onu(kalbimizi) bütün fikirlerden caydırıp, (uzaklaştırıp) tiksindirip, (tüm dikkatini) yürek dediğimiz maddî et parçasına döndürmek ve zikirle (Allah’a ) bağlamak lazımdır.

Şeyh Muhammed Haznevi Hazretleri ise şöyle buyurmuşlardır : Tüm vücudun ıslahı, kalbin ıslahına bağlıdır. Kalbin ıslahının şartı da Allah´ın zikridir. Allah ( C.C ) Kur´an-ı Kerim´de : “Bilesiniz ki kalpler ancak Allah´ın zikri ile mutmain olur.´´ buyurmaktadır.

Ebu Hureyre Abdurrahman İbn-i Sahr radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: Allah Teâlâ sizin yüzlerinize ve mallarınıza değil, kalblerinize ve amellerinize bakar” (Müslim, Birr 34)

Sizi yanımızda değerli kılacak olan ne mallarınız, ne de evlatlarınızdır. Ancak imân edip güzel ve hayırlı işler yapanların durumu başkadır.Onlara yaptıklarının kat kat fazlasıyla mükâfat verilecektir.(Sebe Suresi 34.Ayet)

Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa, bütün vücut iyi olur; bozulursa, bütün vücut bozulur.İşte bu et parçası kalpdir” (Buhari,İmân 39; Müslim,Müsâkât 107,108)

Baz-ı Keşt :

Zikir esnasında ihtiyarsızca, istemeden hatıra gelen, iyi ve kötü her fikri nefyetmek, kovmak. Böylece tam bir ihlas ile zikir edebilmenin yolunu açmak.Kalbin tam bir ihlas ile Allah’a yönelmesini sağlamak. Zikirde kalbin «Allah’ım, benim muradım Sensin, Senin rızandır; başka hiç bir şey değil! » itminanına ermesi şarttır.Kalpte başka alakalara yer kaldıkça böyle bir itminan teşekkül edemez ve zikir halis olamaz. Başlangıçta bu itminana ulaşılamasa da yine zikri bırakmamak ve bu his elde edilinceye kadar zikre devam etmek gerekir.İnsan tam bir huzurla ve tüm ilgilerden kurtulmuş bir şekilde zikir yapamasa bile, yine de Allah’ı anmaya deva etmelidir.Yolda olmak, samimi olmak ve gayret etmek bir gün netice verecektir.

Bu konuda Mevlana Aliyüddin Hazretleri kendi başlarından geçenleri şöyle anlatmışlarıdır:

— Başlangıçta ilk zikir emrini aldığım zaman «Allah’ım, benim muradım Sensin, Senin rızandır; başka hiç bir şey değil!» fikrini benimsemedim,böyle bir iddiadan utandım. Zira bu iddiada sadık değildim. (Allah’a karşı) Yalan söylemiş olacaktım. Vaziyeti üstadıma anlattım. Dediler ki: «İnsan bu sözde sadık olmasa bile yalanını hakikat haline getirinceye kadar onda sabit olmalıdır.» Sonradan işin hakikatini anladım.Tam doğruluk, işte, yalanı bile gerçeğe çevirmeğe bakan bu sebat ve ısrardadır.

Nigah-ı Daşt :

Bu havatırın, yani kalbe ânî olarak gelen yabancı ve uzaklaştırılması gereken his ve fikirlerin murakabesidir. Bunlara karşı uyanık olmak ve onları kovmak için hazır olma halidir. Şeytan insanın aklına kötü, faydasız veya boş fikirler getirmekte ve onun zamanını en azından boşa geçirmesini sağlamaya çalışmaktadır.İnsanı günaha, onu yapamazsa gaflete düşürmeye uğraşmaktadır. Bunun içinde kalbe çeşitli fikirler atmakta ve insanı bunlara tabi olmaya yöneltmektedir. Bundan korunmaya çalışmak ve kalbi kontrol etmeyi öğrenmek gerekmektedir. Bu gafletten, boş ve gereksiz düşüncelerden uzak olma hali her geçen gün daha fazla artırılmaya çalışılmalıdır.

Sadeddin Kaşgarî Hazretleri bu bahiste şöyle buyurmuşlardır:
— Mürid, bir veya iki saat, hatta mümkün olduğu takdirde daha fazla süre kendisini havâtırdan korumalıdır.

Hoca Ubeydullah Hazretlerinin üstün halifelerinden Mevlana Kasım buyurdular ki: Nigah-ı Daşt kişide o dereceye erişmelidir ki, güneşin doğuşundan batışına kadar müridin gönlüne hiç bir yabancı şey uğramamalıdır. Öyle ki, insanda hayal kuvveti kendi kendini azletmiş hale gelmelidir.

Hakikat ehlince malumdur ki, hayal kuvvetini yarım saat için bile yok edebilmek son derece güç ve nadirlerin nadiri bir iştir.

Yad-ı Daşt :

Her an ve mekanda, vicdan ve zevk yoluyla Allah´tan haberli olmak halini kazanmak. Bazıları bu hali kendinden geçmeksizin, kendini kaybetmeksizin, manevi güzelliğin kişinin aklını elinden almaksızın huzur halini koruması şeklinde ifade etmişlerdir.

Öyle erler vardır ki onları ne ticâret, ne alım satım, Allah´ı anmaktan ve namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz, gönüllerin ve gözlerin döneceği günden korkar onlar. (Nur Suresi 37.Ayet)

Hoca Ubeydullah Hazretleri, Yâd-Kerd,Baz-Geşt,Nigâh Daşt ve Yad-Daşt ölçülerini şöyle özetlemiştir :
Yad-Kerd, zikirde tekellüf, mübalağayla ısrardan ibarettir.
Baz-Geşt Allah´a dönüş ve adım atış,her anışta Allah´ı murad ediniştir.
Nigah-Daşt, dille söylemeksizin (içten) Allah´a dönüş halini muhafaza etmektir.
Yad-Daşt ise Nigah-Daşt halini derinleştirmekten ve bilgiyle kullanmaktan ibarettir.

Böylesi bir insan artık göründüğünde Allah hatırlanılan, yanında olmakla huzur bulunulan ve kendisiyle olmak Allah’a yakınlaştıran örnek ve önder birisi olmuştur.

Vukuf-u Zamani :

Bu mesele de Şah-ı Nakşibend Hazretleri şöyle buyurmuşlardır :
— Müridin bütün uğraşma ve didinmelerini neticeye bağlayan ve onu muradına eriştirmekte en büyük müessirlerden biri olan «Vukuf-u Zamani», insanın her an kendi halini bilmesi halinin şükrü mü, özrü mü gerektirdiğini anlaması demektir.
Yakup Şerhî:
— Bahaeddini Nakşibend Hazretleri, bize, kabz (manevi sıkışma) halinde istiğfar; bast (manen genişleme) halinde de şükür ile emir buyurmuşlardır. İşte bu iki hale dikkat ve riayet Vukuf-u Zamanî ilkesidir.

Vukuf-u Zamanî tasavvuf büyüklerince nefs murakabe ve muhasebesinden ibarettir. Hoca Hazretleri:
— Muhasebe, her geçen saatin huzur veya gaflet noktasından hesaplanmasıdır. Eğer vaziyette noksan varsa «Baz-ı Geşt» usulüne sarılıp amele yeniden başlanması lazımdır.

Şeyh Muhammed Haznevi Hazretleri insanlara gayret noktasında şöyle seslenmiştir :
“Ey Nefs!Sen değerli eşyaları ucuza almak istiyorsun. Maalesef çalışmadan ve amelsiz o değerli eşyalara sahip olman mümkün değildir. İnsan bal yemeyi istiyorsa, bal almaya gittiği zaman arıların sokmasına tahammül etmesi gerekir. Maksuda ve matluba varabilmesi için mutlaka meşakkatlere, eziyetlere ve sıkıntılara tahammül etmesi gerekir.

Vukuf-u Adedi :

Zikir sayısına dikkat ve riayet etmek. Hoca Bahaeddin-i Nakşibend Hazretleri, kalbi zikirde sayıya dikkat ve riayetin dağınık havâtırı (akla gelen her türlü dağınık düşünceyi) toplayıp sildiğine işaret etmiştir. Amaç dikkati belli bir sayıda zikre verip,böylece başka düşüncelerin kalbe girmesine engel olmaktır. Hacegan yolunda «Vukuf-u Adedî», mücerret sayı saymak değil, sayı çerçevesi içinde kalbi zikri derinleştirmektir. Gerektir ki bir nefeste, 3, 5, 7 veya 21 kere Allah ismi zikredilsin ve bu kemiyet ölçüleri mutlaka tek rakamlarla bitsin. Böylece kişi fırsat buldukça Allah’ı zikretsin ve bu zikri yaparken kalbini toplamak için bunu 3-5-7-9….21 gibi sayılarda tekrarlayarak gerçekleştirsin.

Hoca Alaeddin Attar Hazretleri şöyle buyurmuştur:
— Dava kemiyette değil, keyfiyette çok zikirdir. Yani huzur ve şuurla çok zikir. Kemiyet ne kadar fazla olursa olsun, eseri has olmayınca boşuna yorgunluk demektir.

Vukuf-u Kalbi :

İki manaya gelmektedir: Biri, zikir edenin Allah´ı bilmesidir. Öyleki gönülde Allah’tan başka bir şey olmayacaktır.
Hoca Ubeydullah Hazretleri bu konuda şöyle söylemişlerdir:
— Zikirde zikredilenden haberdar olmak,kalbin uyanık olması ve gönlü ona inhisar ettirmek. Bu kalbi uyanıklığa; manevi görüş,eriş, vücut ve «Vukuf-u Kalbî» derler.

Diğer manası ise, zikir esnasında dikkati sol tarafında bulunan kalbin üzerinde zahiren yoğunlaştırmasıdır. Yüce Allah (c.c.) nasıl ki zaman ve mekandan münezzeh olmasına rağmen, bizler namaz kılarken Kabe’ye yöneliyorsak, kişi de zikir esnasında kalbini Kabe gibi düşünüp,dikkatini oraya vererek, Allah’ı zikretmelidir.

Şeyh Muhammed Muta Hazretleri şöyle buyurmaktadırlar: Babam Şeyh kuddisesırruh şöyle derdi: “Allah Tealaya muhabbetin esası ve temeli, Allah Subhanehu ve Teala’nın ihsanlarını, O’nun kemalinin sıfatlarını bilmek, O’nun fazl u kereminin bilincine varmak ve O’nun ihsan ve rahmetini hissetmektir.” Çünkü Allah Tealayı nimetlerinde ve sıfatlarının mükemmelliğinde tanıyan kimse O’nu sever. İnsanın Allah Tealayı tanıma ve marifeti hangi derecedeyse, Allah Subhanehu ve Teala’ya olan muhabbeti de o derecede olur.İşte bunun için, Peygamber aleyhissalatu vesselam, insanlar içinde Allah Teala’yı en çok seven kişidir. Çünkü Allah Azze ve Celle’yi en iyi tanıyan insan odur. Efendimiz aleyhissalatü vesselam Allah Tealaya en çok şevk ve iştiyak duyan kimseydi.

Bu anlatılan hallere kavuşmanın vesilelerinden birisi de vukuf-u kalbi ilkesini uygulamaktan geçmektedir. Bu hususta büyük İmam Şeyh Ahmed Haznevi Hazretleri şöyle buyurmuşlardır:

Ey Kardeşim, Allah Sübhanehuyu zikr etmek süreksizdir. Hattâ kul her zaman onu yapmakla emrolunmuştur. Diğer ibadetler ise, her birisinin ayrı ayrı özel olarak bir vakti vardır. O vakitten başka bir zamanda yapılması câiz değildir. Hatta ibadetlerin en efdali namaz olduğu halde, şüphesiz bazı vakitlerde kılınması caiz olmaz. Fakat kalben yapılan zikir bütün durum ve hallerde kuldan istenilmektedir. Kalp ile (sessiz olarak) Allah´ı zikretmek müridlerin kılıcıdır.

Read More