Kalelerin Arkası (Şeyhul Ekber Muhyiddin Arabi)

Muhyiddin-i Arabi Hazretlerinden Bir Kıssa
İnanana, imân edene ışık ve ibret
Cahile, inanmayana masal…
Bir zamanlar Irak’ta büyük bir çiçek hastalığı salgını olur. Bütün ülke, bu hastalıktan ölenler, gözleri kör olanlar, kulakları sağırlaşanlarla dolar. Bu durum karşısında zamanın hükümdarının karşısına gelen biri:
“Efendimiz, Kerbelâ’da fakir bir nalıncı var. Bu zat, Fahr-i Kâinat Efendimizin, Ehl-i Beyt’in, cümle Allah Dostlarının âşıklarındandır. Kendisine müracaat eden tabiplerin iyi edemedikleri hastaları, bir dua okuyarak ve bazı öğüdlerde bulunarak iyi ediyor.
Belki himmet eder de, dua buyurur ve bu âfetten kurtulunur. Kendisine usûlünce bir başvuruda bulunulursa iyi olur kanaatindeyim.” der.
Bunun üzerine, nereden ne arayacağının, kime başvuracağının şaşkınlığı içerisinde bunalan hükümdar birkaç adamını göndererek kemâli hürmetle ihtiyarı sarayına davet ettirir.
Yaşamının gayesi sadece Allah’ın kullarına yardım ve hizmetten ibaret olan Allah Dostu, bu davet üzerine hükümdarın adamları ile birlikte hükümdarın huzuruna varır. Hükümdar, nalıncı Sultan’a hitaben:
“Görüyorsunuz ki; alınan bütün tedbirlere, uygulanan tedavi yöntemlerine rağmen hastalık önlenemediği gibi, gittikçe yayılmaktadır. Himmet buyurur da bu hastalık önlenirse sizi baş imam yaparım.” der.
Bunun üzerine ihtiyar sert bir ifade ile:
“Hâşâ, Biz yapılan bir hizmetin karşılığında, dünya sultanlarından hiçbir karşılık beklemeyiz. Ama müsaade ediniz, bir odada yalnızca Rıza-i İlâhi için iki rekât namaz kılayım. Zira, sunulan himmetle şimdiye kadar hastalara tek tek şifayâb olunmakta idi. Bu durum ise, kütleye himmetle ilgili olup, Hakk’a karşı bir cür’et olmasın.” der.
Kendisini bir odada yalnız bırakan hükümdar ve erkânı, dışarıda merakla ve heyecanla bekleşirler. Bir süre sonra ihtiyar tertemiz, beşuş bir yüz ifadesiyle kapı önünde görünerek:
“Hükümdarım, bütün âfetlerin nedeni; beşerin, toplumların, kişilerin kulluk çizgisinden, hak ve adalet ölçülerinden sapmalarıdır. Dosdoğru, apaydınlık yoldan ayrılmayınız.
Evet dualarımız, BİR ŞEYE OL DEYİNCE, OLUVEREN saltanatın içinde erimiş, hüküm icrâ olunmuştur. Bundan sonra hastalığın çekileceğini ümit edebilirsiniz.” diyerek çıkar, gider…
Arkasından bakanlar, şüpheden şüpheye düşerlerse de, o günden sonra hastalık seyrini değiştirir ve kısa bir süre sonra da tamamen kaybolur.
Bunun üzerine hükümdar zora düştüğünde aynı duayı okuyarak güçlüklerin önlenebilmesi düşüncesiyle, Nalıncı Baba’ya müracaatla, okuduğu duayı öğrenmek ister.
Her ne kadar Nalıncı Baba:
“Kalelerin arkasına ermeden, bu duanın metnini öğrenseniz de, etkili olmaz.” diye uyarırsa da, hükümdarın ısrarı üzerine;
“O halde nedenini anlatayım” diyerek şöyle devam eder:
“Muhyiddin-i Arabi Hazretleri Mısır’da yüce Allah’ın ilim güneşi olarak parladığı dönemde… O’nun eğitiminde nasibi olan kullar Hakikat İlmiyle feyizyâb oldukları sırada… etrafında toplanan kalabalıktan ürken vaktin zahiri sultanları, etraflarındaki vehim ehli ile birlikte hased, kıskançlık, şüphe ateşini körükleyerek; güya, Hakk’ın insanlara bir rahmet ve kurtuluş olarak sunduğu O Güneşi karartmak için kendilerince tedbir alıp, tertipler düzenlemeye niyet ederler…
Bu arada deliller edinmek üzere, emniyet teşkilatında hizmette bulunan beni görevlendirdiler. Böylece, bir vesile ile Muhyiddin-i Arabi Hazretleri’nin öğrencileri arasına karıştım. Zamanla, O Yüce Zat’ın o derece sevgisinin, şefkatinin, hilminin, ilminin ve şahsiyetinin tesirinde kaldım ki; maksadı değiştirip bütün benliğim ve imkânlarımla O’na yardımcı olmaya çalıştım.
Bu derece samimiyet ve bağlılığımın farkında olan O Ulu Hazret, bir gün beni karşısına alarak;
‘Bak oğul, bir kişi bir çok evrimlerden geçerek kemâle erer, kul olur, insan olur. İlk önce kendi ceset şehrinde faal olan ve tüm yaşamını düzenleyen cüz’i ruhunun mevcudiyetini ve O olduğunu idrâk eder.
Bu hakikate açılan gerçek kapı olup, olgunluğa doğru atılan ilk adımdır. Ruhun ölümsüz olduğunu, bedene dokunan tüm zararlardan uzak bulunduğunu idrâk eder. Aslına doğru seyirle ikinci adımını atarak, Hakk’ın varlığı, kudret, azamet ve tasarrufu ile tüm halleri ve âlemleri kuşattığını anlar. Bu anlayışla yepyeni görüş kapıları açılır. Hakk’ın azametinden titreyen ruhu; unsurların karanlık vasıflarının örtülerinden, etkilerinden temizlenip kurtulabilmek ve böylece aslına dönebilmek için yolu üzerindeki engelleri kaldırmak maksadıyla mücadeleye (savaşa) başlar.
Böylece, nefsi emmarenin esaretinden, baskılarından kurtulup, arınan ve özünün saflığına karışan ruh, yeni bir aşamaya kavuşarak; Aslının Hak olduğunu ve dolayısıyla bütün olanaklarının kaynağının Aslından olduğunun idrâkiyle;
Külli Sevgiyle, akılla, hikmetle bütünleşerek, yepyeni gerçek bir zindelik kazanır. İlerleme devam ederek, “CÜBBEMİN GERİSİNDE O’NDAN BAŞKA BİR ŞEY YOK.” diyenlerin safına karışır.
Zahirde ve batında (dışta ve içte) var olanın, tecelli halinde ayân olanın Hakk’ın kendisi olduğunun idrâkine erişerek; içten ve dıştan ayrı söyleyişler, ayrı aykırı görüşler ortadan kalkar.
Daha ilerideki safhada, zahir ehlinin anlayışı kalkar; zaman, mekân, cihet kayıtları silinir, ezel ebed bir demde haşrolunur. Her anı kuşatan Nur zuhur eder, önceki haller bu Nur da cem olur.
Böylece zamanın hükümlerini taşıyan ve o hükümlere, emirlere göre hareket eden “İBN’ÜL VAKT” (Vaktin Oğlu) tecelli eder. İlerleme devam eder. Bu defa kul, her şeye ayna olur. Her şeyde de kendi aksini görür. Tüm zamanların üstüne çıkar. Bu hali anlatmanın sonu yoktur.
Bundan önce her şeye Hak’tır derken, bu makamda Enel Hak der. Nihayet kul aslına, ALLAHÛ SIRF DERYASI’na gark olur. Bu gark oluşta “MUTLAK FENA VE YOKLUK” hali tecelli eder.
Kul, her şeyiyle Hakk’ın Zat’ında yok olur. Ne kendiliği, ne müşâhede, ne mârifet kalır. Düşünce, anlatış, tasavvur, kalem işlemez. Hiç kimse bu hali izaha muktedir olamaz. Ancak, zevk ve tadış yolu ile anlaşılır!
Onun içindir ki “BEN OL DA TAD” diye buyurulmuştur.’
Nalıncı Sultan devamla:
“Muhyiddin-i Arabi Hazretleri’nin bu sözlerinden, o zamanlar pek bir şey anlamamıştım. Seneler seneleri kovaladı… Emekli olup Basra’daki ailemin yanına dönmek için müsaade istedim. Müsaade çıkınca da,
‘Efendim; sizi ararsam, tekrar nerede bulurum?’ diye sorduğumda,
‘Evlât, Bizi Kalelerin Ardında bulabilirsin.’ demişti.
Daha sonra Basra’ya, ailemin yanına döndüm. Birkaç yılı ailem ile birlikte geçirdim. Ancak bu arada hasretlik ve aşk ateşi beni yaktı kavurdu… Basra’da duramaz oldum. Ailemin yaşamı ile ilgili tedbirleri alıp, tavsiyelerde bulunarak, sonunda vedalaşıp Sultanıma kavuşabilmek için yola koyuldum. Yolda her önüme çıkan surlarla çevrili şehirlere uğrayarak Sevgiliyi sordumsa da, kimseden olumlu bir cevap alamadım.
Neticede Yaradan’ın yardımı ile Şam şehrine ulaştım. Şehrin ileri gelenlerine O Ulu Hazreti sorduğumda; ebediyete intikal ettiğini derin üzüntüler içerisinde öğrendim.
Cebel-i Kasyon’daki kabrini ziyaret ederek üzerine kapandım. Doya doya ağladım… belki bu kucaklaşış saatler sürmüştü. Göz yaşlarım toprağını ve sakalımı adeta sırılsıklam etmişti. Kendimde değildim. Ezan-ı ilâhi okunmaktaydı. O an içimden gayri ihtiyari bir seda yükseldi:
EY ÂLİ SULTAN, BU FAKİRİN SENİ TAŞTAN KALELER ARDINDA ARADI DURDU… MEĞER SEN GÖNÜL KALELERİ ARDINDA, CAN İÇRE CANAN İMİŞSİN!
Şükürler içerisinde doğrularak emrolunan istikâmete yöneldim.”
Nalıncı baba hikâyesinin ilgili kısmını tamamlayınca göz yaşları içerisinde ayağa kalkarak:
“İşte efendim,ondan sonra yollar açıldı… Naz ve niyaz devresi bitti. Artık, kalelerin ardına geçmiş ve bir şeye ol deyince oluveren Kül’de eriyip gitmiştim. Mesele bundan ibarettir.” diyerek müsaade istemiş.
Hükümdar ise sonsuz bir sevgi ve hürmetle, göz yaşları içerisinde ellerini öperek, himmetlerini niyaz ederek uğurlamıştı. O tarihten sonra da bir daha kendisini gören olmamıştı. Himmetleri bâki olsun!
Kişiler, kendi gerçeklerinin ârifleri olup, mânâ kalelerini aşabildikleri nispette saflaşırlar… Üstün meziyetlere, âlemlere, hikmetlere, hürriyete, barışa ve huzura kavuşur, İnsanlık (Kulluk) âlemine dahil olurlar!
AKSİ TAKDİRDE; BEDEN DAĞINDAKİ CEVHERDEN BÎHABER, BİLGİ YÖNÜNDEN HABERDAR DAHİ OLSA; ÇALIŞIP, ZAHMETLER ÇEKİP O’NU BULUP, TEMİZLEYİP, ASLİYETİNE YAKIŞIR MAHİYETTE SAFLAŞTIRMADAN;
KİŞİ İNSAN OLUR,
KİŞİ KÖLELİKTEN KURTULUR,
KİŞİ HÜRRİYETE,
KİŞİ HUZURA,
KUL VÛSLATA
KAVUŞUR SANILMASIN!
Cevherleri nefislerinin örtüleri (vasıfları) altında unutulmuş olan kişi ve toplumlar, nefsani vasıf ve arzular tarafından örülen kapkaranlık hücreler içerisinde hapistedirler. Onların arzuları ise; nefsi arzularının çığlıklarından başka bir şey değildir.
Hangi tarafta olurlarsa olsunlar… Ağızları ne söylerse söylesin, onların dinleri dünya ve dünya şehvetleridir…
İŞTE YÜCE ALLAH’IN NESİL NESİL TÜM BEŞERİYET İÇİN DİN OLARAK SEÇMİŞ OLDUĞU “İSLÂM”: BEDEN DAĞINDA HAPİSTE OLAN O GÜZELİM ŞEHZADENİN KURTULUŞU, TEMİZLENİP, SAFLAŞIP TÜM GÜZELLİKLERLE, ÜSTÜN MEZİYETLERLE TAÇLANIP; O EŞSİZ VE TEK PADİŞAHLAR PADİŞAHININ MÜLKÜNDE,
YÜCE ŞANINA YAKIŞIR BİÇİMDE, KULLUK HİZMETLERİNE KOYULABİLMESİ,
SONUNDA YARADAN’INA KAVUŞABİLMESİ İÇİN RAHMET YOLUDUR!
Haydi durma kalk, o apaydınlık yola sende gelsene!..
Dinleyiniz ey dostlar;
Sevgilinin has bahçesinden bülbül sesleri gelmekte:
HER AN SEVGİLİYE GİDİYORSUN A GÖNÜL, HEM NE DE GİZLİ GİDİYORSUN GÖZLERDEN!
AY GİBİ ELBİSELER PARALADIN DA, PARLAK MI PARLAK GÜNEŞ’İN ARDINA DÜŞTÜN GİDİYORSUN SEN!
A YERYÜZÜNDE ARKADAŞLARLA OTURMUŞ ER, İÇYÜZDEN YEDİ KAT GÖĞÜ AŞMIŞ GİDİYORSUN!
GÖRÜNÜŞTE KONUKLARIN ÖNÜNDESİN AMMA, GERÇEKTE İSE KONUKLUĞA GİDİYORSUN SEN!
SUYA BENZİYORSUN AMMA, ÖRTÜ ALTINDA ÂBU HAYATSIN, BAHÇEYE GİDİYORSUN SEN!
ÖYLESİNE SALINA SALINA GİDİYORSUN Kİ, GÖZLER GÖREBİLSEYDİ SENİ; DÜNYADA BİR TEK YASLI KALMAZDI!
NE OLURDU ŞU HALK SENİ GÖREBİLSEYDİ, SEN OLUR, SENİNLE AKAR GİDERDİ..
AMMA NE MÜMKÜN, BÜTÜN HALKTAN GİZLİ GİDİYORSUN SEN!
MADEM Kİ PADİŞAHA GİDİYORSUN, NE OLUR HALİMİZİ GÖR, ÇARESİZLİĞİMİZİ, HABERLERİMİZİ, YAKARIŞLARIMIZI BİLDİR O’NA.
HİÇ OLMAZSA, BENZERSİZ, BEZEYİCİ, NAZARIYLA LÛTFETSİN DE ŞU BEDEN EVİ MEYVALI BİR BAĞA, BİR GÜL BAHÇESİNE DÖNSÜN, DÖNSÜN DE; GÖNÜL BUCAĞI BİR “CUMA MESCİDİ” HALİNE GELSİN.
İNŞAALLAH, AŞIKLARA ŞÖLEN, TEK GÖREN YOK-YOKSULLARA SECDEGÂH OLSUN!
A GÖNÜL, “NE DE GÜZEL YATILACAK YER SEÇMİŞSİN” DEDİM DE, GÜLDÜ DE DEDİ Kİ, “GÜL ALICI, GÜL BAHÇESİNDEN GÜL ALIR ELBETTEKİ, O GÜL AYAKLARIN ALTINDADIR GERÇİ, AMMA İNSAF ET, İNKÂR EDENLERİN MECLİSİNDE NASIL SÖYLENEBİLİR?”

Read More

Hz.Ali’den Yöneticilere Öğütler

Hz. Ali [radıyallahu anh] yöneticilere pek çok öğütte bulunmuş, onlara nasihat etmiş, mektup ve emimâmeler göndermiştir. Ancak bunlar içinde bir emirnâme vardır ki Hz. Ali’nin yöneticilikle ilgili görüşlerinin özeti mahiyetindedir. Müminlerin emîrinin sadık adamlarından Mâlik b. Eşter’i [radıyallahu anh] Mısır’a vali olarak atadığında kendisine gönderdiği bu emirnâme bütün müslüman yöneticiler için rehber kaynak niteliğindedir. Bu emimâme şu şekildedir:
Hz. Ali [radıyallahu anh] Mâlik b. Hâlis el-Eşter’i, vergi toplaması, düşmanlarla savaşması, halkın huzurunu ve kalkınmayı sağlaması için Mısır’a vali tayin ettiğinde kendisine şöyle emretti:
Allah’a itaat etmeni, kulluktan ayrılmamanı, Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulduğu üzere farzlara ve sünnetlere uymanı emrediyorum. Ancak bu farzlara ve sünnetlere uyanlar saadete ulaşır, bunlara uymayanlarsa hüsrana uğrar. Allah yolunda elinle, dilinle ve kalbinle hizmet et. Çünkü Allah, dinine yardım edene yardım eder ve dinini yükselteni yükseltir. Sonra iştahın kabardığı zaman nefsine hâkim ol ve âsileştigi zaman dizginlerini çek. Zira Allah rahmetiyle muhafaza etmezse nefis insanı helake sürükler.
Ey Mâlik! Seni vali tayin ettiğim beldeyi senden önce de yönetenler oldu. Bunlar içinde âdilleri de vardı, zalimleri de vardı. Şimdi sen kendinden önceki yöneticiler hakkında ne düşünüyorsan bundan sonra halkın da senin hakkında öyle şeyler düşünecektir. Neler söylüyorsan halkın da senin için söyleyecektir. Allah’ın insanlara bir kul hakkında söylettikleri o kulun gerçek halini gösterir. Bu yüzden kendine azık olarak iyilik biriktir. Hırslarını, arzularını kontrol et. Nefsinin helâl olmayan isteklerine karşı elini sıkı tut. Bu sıkılık nefse az bile gelir.
Halka kalbini aç, muhabbet besle ve lutufta bulun. Sakın yırtıcı bir hayvan gibi o çaresizlere saldırma. Çünkü onlar iki sınıftır. Ya dinde kardeşindirler ya da yaratılışta benzerindirler. Kabahatleri ve birtakım kusurları olabilir. Hatayla veya kasten işledikleri suçlar da vardır. Ama ellerinden tutulup yardım edilse doğru yola gelebilirler. Nasıl sen Allah’tan kusurlarını bağışlamasını istiyorsan sen de onların kusurlarını bağışlamalısın. Sen onların üstündesin. Valilik yetkilerini sana veren de senin üstündedir. Seni vali yapanın da üstünde olan Allah ise seni halkla imtihan ediyor, görevini nasıl yapacağına bakıyor. Sakın Allah ile savaşmaya kalkıp da gazabına siper olma. Sen ne ilâhî gazaba dayanabilecek güçtesin, ne de Allah’ın af ve mağfireti olmadan kurtulma imkânın var.
Sakın birini bağışladığın için pişman olma ve asla birini cezalandırdığın için memnun olup sevinme. Öfkeni her zaman muhafaza et, sinirlerine hâkim ol, badirelere atılma. “Hâkimiyet bendedir, hükmederim itaat ederler” deme. Çünkü böyle bir davranış kalbi bozar, dini zayıflatır, fesada uğratır. Şayet yetkilerinden dolayı içinde ufak da olsa bir kibir meydana gelirse derhal Allah’ın yüce kudretiyle hükmettiği kâinata bir bak. Allah muazzam ve muhteşem bir şekilde nelere kadirken senin kendini idare edecek kadar bile bir kuvvete sahip olmadığının farkına var. Böyle düşünmek, tepelerde gezinen bakışlarını yere indirir, heyecanını alır, seni terkeden aklını tekrar başına getirir. Sakın Allah ile yarışmaya kalkma, azamet ve hâkimiyette kendini O’nunla kıyaslama. Yerleri ve gökleri yaratan yüce Allah, bütün zorbaları rezil eder, kibirlileri iyice alçaltır.
İster kendinle ilgili, ister yakınlarınla ilgili, ister halktan sevdiğin, kayırdığın kimselerle ilgili bir mesele olsun asla Allah’a ve kullarına karşı adaletten ayrılma. Eğer böyle yapmazsan zulmetmiş olursun. Kullarına zulmedenlerin karşısında mazlumların koruyucusu ise Allah’tır. Allah birinden davacı olunca, o kişinin kendini savunacağı bütün deliller çürür. Böyle biri, ölene veya tövbe edene kadar yüce Allah ile savaş halinde kalır. Dünya üzerinde Allah’ın rahmetini kaldıracak ve azabını çekecek, zulmetmek kadar hızlı bir şey yoktur. Zira Cenâb-ı Hak, zulümle inleyenlerin sesini duyar, zalimlerin üzerindense gözünü hiç ayırmaz.
Öyle işleri tercih et ki bu işler hem orta yolu koruyan hem de adaleti yayan işler olsun ve halkın genelini memnun etsin. Halkın çoğunluğu memnun olmadıktan sonra bazılarının memnun olması bir anlam ifade etmez. Seçkin bir azınlığın kızgınlığıysa toplumun rızası içinde kaybolur. Para ve makam düşkünü şımarık kodamanlar kadar iyi günlerde yük olan, kötü günlerde desteği görülmeyen, adaletten hoşlanmayan, istemekten usanmayan, verilince kıymet bilmeyen, verilmeyince haline razı olmayan, sıkıntılara katlanmayan, kusurları için özür dilemeyen bir topluluk yoktur. Halbuki müslüman toplumun direği halkın çoğunluğudur. Dini ve devleti bu çoğunluk korur, düşmanla bu çoğunluk savaşır. Bu yüzden her zaman samimiyetle halka yönel, onların refahını sağlamaya çalış.
İnsanların kusurlarını araştırıp ortaya çıkarmaya meraklı olan ispiyoncuları yanına asla yaklaştırma, onlardan sürekli uzak dur. İnsanların ayıplarını örtmek herkesten önce senin vazifendir. Yanlışları bulup düzelteceğim diye gizli şeyleri eşeleyip durma. Senin görevin bir şekilde haberdar olduklarını düzeltmekten ibarettir. Habersiz kaldıklarına gelince, onlarla ilgili hükmü Allah verir. Sen halkının kusurlarına elinden geldiğince perde ol ki Allah da senin halktan sakladığın şeyleri örtsün.
İnsanlara kin besleyen bağlarını kopar, seni intikama doğru çeken ipleri kes. Emin olmadığın konularda anlamazlıktan gel, asla ispiyoncuların sözüne kolayca aldanma. Çünkü ispiyoncular ne kadar masum görünseler de hilecidirler. İstişare meclisinde seni mal varlığını kaybetmekle korkutup ihsan etmekten alıkoyacak cimrilere, cesaret gerektiren işlere karşı seni tedirgin edecek korkaklara, seni zulme sevkedecek ihtiras sahiplerine yer verme. Cimrilik, korkaklık ve hırs öyle birer huydurlar ki ancak Allah’ın cömertliğine, kudretine ve takdirine güvenmeyenlerde bulunurlar. Senden önceki yöneticilerin suçlarına ortak olmuş, onları zulme yöneltmiş kimselerle yapılan istişare en kötü istişaredir. Canilerin yardımcısı, zalimlerin dostu olan böyle kimseleri kendinden uzak tut.
Zulme ortak olanların yerine zalimlere yardım etmeyen ve günahkârlara ortak olmayan öyle insanlar bulursun ki bunlar diğerlerinden hiç de aşağı kalmazlar. Diğerleri kadar isabetli görüşlere sahip ve tedbir almakta mahir oldukları gibi pisliğe de bulaşmamışlardır. Yükünü hafifletirler, sana yardım ederler, seni herkesten çok severler, senden başkasına muhabbet beslemezler. Bunlarla gizli ve özel işlerde de, herkese açık genel işlerde de istişare et. Bunların içinden de en beğendiğin, sana hoşuna gitmeyecek şeyleri söyleyen, Allah’ın sevdiği kullarında görmek istemediği bir şey yaptığında yağcılık yapıp seni teşvik etmek yerine uyaran kişi olsun. Sırlarını sadıklarla ve kanaatkârlarla paylaş. Bunlar seni alkışlamaz ve yapmadığın şeyleri yapmışsın gibi seni övmezler de keyfin kaçarsa anlayış göster.
Alkışlanmak ve yapmadığı şeylerle övülmek insanı gurura ve kibre götürür. İyilerle kötüleri bir görme. Böyle yaparsan iyileri iyilikten soğutur, kötüleri de daha fazla kötülük yapmaları için cesaretlendirirsin.
Halkına hizmet eder, onların yüklerini hafifletir, adaletten ayrılmazsan halkın güvenini kazanır ve karşılıklı iyi niyeti tesis edersin. Halk arasında iyi niyeti yaygınlaştır. İyi niyetin yaygınlaşması bunaldığın ve tıkandığın zamanlarda imdadına yetişir. Herkesi iyi niyete teşvik etmenin karşılığını güven, kazanarak alırsın. Kötü niyeti yaymanın sonucu da düşmanlarının artmasıdır.
Ümmetin büyükleri de dahil herkesin işlediği, halkın benimsediği ve sürdürdüğü güzel âdetlerden birini ortadan kaldırmaya kalkışma. Yeni bir şey ortaya çıkarıp bunlardan birini yok etmeye de yeltenme. Böyle yaparsan sevaplar o âdeti başlatanın, günahlar da güzel bir âdeti yok ettiğin için senin olur.
Memlekete fayda sağlayacak önlemleri belirlemek, senden öncekilerin tesis ettiği huzurlu, güvenli, iyi niyetli barış ortamını devam ettirmek için her zaman âlimlerle ve âriflelle istişare halinde ol.
Toplumu oluşturan birbirinden farklı bazı kesimler vardır. Bunların her birinin selâmeti diğerlerine bağlıdır. Allah yolunda savaşan askerlerin, düzeni sağlayan devlet memurlarının, adaletin dağıtıcısı hâkimlerin, merhametli ve anlayışlı vergi toplayıcılarının, cizye ödeyen gayri müslimlerin, mûslüman ticaret ve zanaat ehlinin, muhtaç durumdaki yoksulların her biri bir sınıftır. Hepsinin görevleri Cenâb-ı Hak tarafından belirlenmiştir. Bu görevler ya Allah’ın kitabıyla ya da Peygamber Efendimiz’in sünnetiyle bizlere bildirilmiştir.
Askerler kaleleri, valileri, dinin izzetini korur ve asayişi temin eder. Devleti bunlar ayakta tutar. Aynı zamanda askerlerin dayanağı da devletin desteğidir. Allah yolunda savaşan ordularımızın düşmanlarını bozguna uğratmasını sağlayan asıl sebep Allah Teâlâ’nın verdiği kuvvet ve dirayettir. Bu asıl sebebin vesilesiyse ordunun ihtiyaçlarının karşılanmasıdır. Bu ihtiyaç devletin topladığı vergilerle giderilir. Dolayısıyla halkı koruyan askerlerle, vergi vererek orduyu ayakta tutan halk birbirine bağlıdır.
Hâkimler adaleti yayar, memurlar kamu düzenini sağlar ve vergileri toplar. Ticaret ve zanaat erbabı da devlet gelirlerine katkıda bulunur ki bu katkı şarttır. Nitekim sermayeler, ticarethaneler, başkalarınca üretilemeyecek eşyalar bunlar aracılığıyla meydana gelecektir. Son olarak muhtaç durumdaki yoksullardan bahsetmek gerekir ki bunların ihtiyaçlarını karşılamak toplumdaki bütün kesimlerin görevidir.
Her sınıfın Allah’tan bir nasibi ve ihtiyacı miktarında vali üzerinde hakkı vardır. Valinin Allah tarafından omuzlarına yüklenen bu ağır yükü taşıması ancak bu işe büyük özen göstermesi ve önem vermesiyle, Allah’tan yardım istemesiyle, kolay olsun zor olsun bütün işlerde nefsini doğruluğa, sabra ve tahammüle alıştırmasıyla mümkündür.
Askerlerinin başına kumandan tayin edeceğin adam ordu içerisinde Allah’a ve Resûlü’ne karşı en itaatkâr, devlet başkanına en bağlı, en temiz kalpli, en aklı başında kimse olsun. Öfke anında yavaş hareket etsin, özür dileyenleri sessizce dinlesin, zayıflara merhamet etsin, kuvvetlilerden yana olmasın, öfkeyle kalkıp zararla oturmasın.
Asil bir soydan gelen, şerefli bir geçmişe sahip olan, halk arasında iyi halleriyle tanınan ailelerle daima yakından ilgilen. Cesur yiğitlere ve izzetli insanlara iltifat et. Bunlar halk arasında özel bir yeri olan, iyilikleri ve üstünlükleri kendilerinde toplayan kimselerdir. Onları desteklemek için yaptıkların sana çok gelmesin. Sana duydukları minnet de ne kadar az olursa olsun gözüne küçük görünmesin. Böyle davranırsan hakkında iyi düşünmelerini sağlar ve güvenlerini kazanırsın. Bunların yanında, böyle değerli insanların çok önemli meselelerini hallediyorum diye küçük işlerini önemsemezlik etme. Bazan küçük bir iyilik pek çok büyük iyiliğin yerini tutar.
Komutanların içinde en çok askerlere iyi davrananı beğen. Onun sayesinde askerler ne kendi ihtiyaçlarını düşünsün ne de geride bıraktıkları aileleri için endişelenmek zorunda kalsınlar. Böylece düşmanla savaşırken tamamen birbirlerine kenetlensinler ve tek noktaya odaklansınlar. Valiler için en büyük saadet adaleti diri tutmak ve halkın sevgisini kazanmaktır. Nitekim yürekler birine ısınmadıkça sevgi beslemezler. Askerler ancak kumandanlarını sevip sayar ve başlarındakilerden bir an evvel kurtulmanın yollarını aramazlarsa sana karşı samimiyetle bağlılık gösterirler.
Onları yüreklendir, övgüyü hak edenleri övmekten ve büyük kahramanlıklar göstermiş olanların bu kahramanlıklarını anlatmaktan çekinme. Böyle yapman Allah’ın izniyle cesurları galeyana getirir, savaşmaktan çekinenleri de şevklendirir.
Her birinin ne fedakârlık yaptığını bil. Birinin hizmetini sakın bir başkasının hizmetiyle birlikte anlatma. Hiçbir fedakârlığa değerinden düşük bir hediyeyle karşılık verme. Birinin mevkii düşük diye yaptığı işleri küçük görme. Üstesinden gelemediğin işleri Allah’a ve Resûlü’ne havale et. Nitekim Allah Teâlâ hidayete erdirmek istediği toplumlar için, “Ey iman edenler! Allah’a, peygambere ve içinizden çıkan emir sahiplerine (yöneticilere) itaat edin. Anlaşamadığınız konuları Allah’a ve Peygamber’e iletin” buyurmaktadır. Allah’a iletin demek, Kur’ân-ı Kerîm’deki açık hükümlere uyun demektir. Peygamber’e iletin demek, Kur’an’ı açıklayan, içindeki hükümleri düzenleyen, ihtilafları gideren sünnete uyun demektir.
Hâkim olarak atayacağın insan halk içinde en beğendiğin kişi olsun. İşten sıkılan, davacıların tavırlarına kızan, hatasında ısrar eden, hakkı görünce yanlışından dönmeyen, menfaatlerini kaybetmekten endişe eden, meseleyi iyice anlamadan hüküm veren birini hâkim tayin etme. Atayacağın hâkim şüphelerini iyice giderip delillerinden emin olmadan hüküm vermesin. Her şey açıklığa kavuşana kadar sabırla beklesin. İşler açıklığa kavuştuktan sonra da kararı ertelemesin. Övülünce şımarmasın, heyecana kapılmasın. Gerçi böylelerini bulmak çok zordur.
Hâkimlerin verdiği hükümleri sürekli gözden geçir. Onların ihtiyaçlarını gider, halka minnet edecek duruma gelmelerine izin verme. Onlara o kadar yakınlık göster ki kimsenin mevkilerini ellerinden alacağından veya seni ikna edip kendilerine karşı kışkırtacağından endişe duymasınlar. Bu meseleye çok dikkat et. Çünkü din kötü adamların elinde esir oldu. Bu adamlar dini kullandılar ve arzu ettikleri dünyalıklara dini alet ederek ulaştılar.
Diğer memuriyet atamalarında da çok dikkatli davranmalısın. Çünkü menfaat düşkünlerinin gözleri hep bu makamlardadır. Sakın devlet görevlerine hak etmediği halde yakınlarından veya üzerinde baskı kuranlardan birini atama. Bencilliğin ve adam kayırmanın sonu zulüm ve ihanettir. Devlet görevleri için güvenilir ailelere mensup, ehliyetli, tecrübeli, hayâlı, önceden beri dine hizmet ettiği bilinen kişileri seç. Ahlâklı, dürüst, iffetli ve izzetli kimseler dünyanın cazibesine kapılmaz ve işlerin sonunu da düşünür.
Bunlara geçim hususunda geniş bir rahatlık sağla. Böylece iyiliğe yönelme konusunda kendilerinde kuvvet bulsunlar ve elleri altındaki mallara tenezzül etmesinler. Emirlerine itaat etmez veya emanete ihanet ederlerse bu hallerini onlara karşı birer delil olarak kullan.
Devlet görevlilerinin icraatlarını sürekli denetle. Vefalı ve doğru sözlü gözcülerle onları kontrol ederek işleri nasıl idare ettiklerini, halka nasıl davrandıklarını, emaneti muhafaza edip etmediklerini öğren. Yardımcıların konusunda her zaman tedbirli ol. Güvendiğin gözcülerinin vereceği haberler içlerinden birinin ihanete yeltendiğini ortaya çıkarırsa gözcülerine inan. Onu bedeni üzerinde cezalandır, ihanetle topladığı malları elinden al, itibarını ortadan kaldır, ihanetini ve suçunu ilan et.
Vergi toplama çalışmalarının yönetimine de büyük özen göster ve bu konuyu sürekli takip et. Vergilerin doğru bir şekilde düzenlenmesi vergi vereceklerin iyiliğini sağladığı gibi vergi vermeyen diğer halkın da selâmetini temin eder. Nitekim vergi vermeyenlerin iyiliği vergi verenlerin iyiliğine bağlıdır. Halkın tamamı vergi gelirleriyle yapılacak hizmetlere muhtaçtır. Bu sebeple vergi toplamaktan çok memleketin refahını arttırmak için çalış. Eğer kalkınma olmazsa vergi yükümlülerinin ödeme gücü de olmaz. Gelirleri arttırmadan vergi toplamaya kalkışan kişi ülkeyi tahrip eder, halkı helâk eder ve vergi defterleri de ummadığı kadar kısa bir sürede dürülüp kapanır.
Birileri yanına gelip vergi ödeyememekten, doğal bir âfetten, yağmur yağmamasından veya su bulamamaktan dolayı kuraklıktan, topraklarını su basmasından, ürünlerinin azlığından şikâyet ederse onlara kolaylık sağla. Elinden gelen her şeyi yap, işe yarayacağını umduğun bütün çarelere başvur. Böyle yaptığın için zarar edeceğini düşünüp endişelenme. Onlar durumları düzelince yaptığın iyiliklerin karşılığını memleketini imar ederek ödeyeceklerdir. Böylece övgülere de mazhar ve layık olacak, gösterdiğin adaletle de övüneceksin. Kendilerini sıkıntıdan kurtardığın, zenginleştirdiğin için bolluk zamanlarında devlete olan borçlarını kat kat ödemekten çekinmeyeceklerine rahatlıkla güvenebilirsin. Sen adaletli ve yumuşak davranarak onların güvenini kazandıktan sonra endişelenme. Bir bakarsın dar bir gününde yardımına koşmuşlar, bütün yükü yüklenmişler, seve seve taşıyorlar.
Kalkınmış, refaha kavuşmuş bir halk sırtındaki yükleri taşımaya güç yetirir. Halkın yoksulluğu ise memleketi de yoksul bırakır. Bu yoksulluğun sebebi de ancak valilerin servet düşkünlüğü, görevden alınma korkusu ve geçmişten ders almamasıdır.
Memurlarına çok dikkat et, onları güzel seç. Sırlarını söyleyeceğin, mektuplarını ve emirlerini yazdıracağın kâtiplerinin asil ve ahlâklı kişilerden olmasına özen göster. İtibarlarına güvenip sana ihanet etmeye kalkışacak, arkandan konuşacak karakterde olmasınlar. Sana gelen mektupları da senin yazdırdıklarını da titizlikle takip etsinler. Hesaplarını kontrol ederken, senin adına para alıp verirken dalgınlığa düşüp hata etmesinler. Yararına ve zararına olan işlerde gerekeni düzgünce yapsınlar. Görevlerinin bilincinde olsunlar ve vakarlarını korusunlar. Nitekim kendi kıymetini bilmeyen başkalarının kıymetini hiç bilmez. İnsanların sadece dış görünüşüne bakarak da tercihte bulunma. Valilerin gözüne girmek için masum tavırlar takınan, kendini çok çalışkan gösteren kişiler olabilir. Halbuki bu samimiyetsizliğin tâ kendisidir. Bunlara dikkat ederek senden önceki valilere güzel hizmetler yapmış kişileri bul, halk nezdinde itibarı olanlara ulaş, güvenilirliğiyle nam salmış olanları seç. Böyle davranman Allah’a, halka ve senden önceki valilere karşı hürmetini gösterir, işlerin dağılmaması ve görevlilerin iş yükü altında ezilmemesi için görevleri paylaştırarak her birini güvendiğin başka bir memura ver. Memurlarının hatalarına göz yumarsan sen onları azarlayacağına onlar seninle alay ederler.
Ticaret ve zanaat ehlinin bir kısmı oturduğu yerde bir iş bulur, bir kısmı mal götürüp getirir, bir kısmı da kendisi bir şeyler üretir. Bunlara çok iyi davrandığın gibi herkese de iyi davranmalarını emret. Bunlar memleket için pek çok hayırlı hizmetlere vesiledirler. Topraktan, denizden, ovalardan, dağlardan, uzak ve yakın yerlerden, herkesin gitmeye korktuğu diyarlardan ihtiyaçlarımızı çıkarıp getiren bu insanlar huzurumuzun ve selâmetimizin teminatıdır. Meşguliyetleri dolayısıyla kargaşa çıkarmaz, fesada bulaşmazlar. Hem seninle hem de diğer memleketlerde halletmeleri gereken bir iş olursa o işin peşine düş. Bununla birlikte hırslı ve tamahkâr olabileceklerini, zaruri ihtiyaç maddelerini stoklayabileceklerini, alışverişlerde hile yapabileceklerini de hesaba kat Bu halka zarar veren şeylerin varlığı valilerin kusurudur.
Stokçuluğa ve karaborsacılığa izin verme. Çünkü Peygamber Efendimiz bunları yasaklamıştır. Alışverişler doğru tartılarla ve iki tarafa da zarar vermeyecek uygun fiyatlarla yapılmalıdır. Birinin emirlerine rağmen stokçuluğa ve karaborsacılığa yanaştığını görürsen aşırıya kaçmamak şartıyla cezasını hemen ver.
Fakirler, yoksullar, muhtaçlar, çaresizler, felaketzedeler, engelliler hakkında Allah’tan çok kork. Bunların içinde öyleleri vardır ki hallerini, sıkıntılarını söylemezler. Allah onların dertlerini bulup gidermekle seni görevlendirdi. Bunların hakkını korumak için hem kenefi hazinenden (beytülmâl) hem de sana bağlı diğer vilayetlerin hazinelerinden pay ayır. Unutma ki hükmettiğin topraklar içinde sana yakın olanı da uzak olanı da birdir. Hepsinin hakkını korumak senin vazifendir. Makamının ihtişamına kapılıp da muhtaçlarla ilgilenmekten vazgeçme. İşlerin dikkat çekenlerini halledip göze batmayanlarını ihmal edersen sığınacak mazeret bulamazsın. Muhtaçları her zaman gözet ve onlara hiçbir zaman yüzünü asma. İçlerinden aşağı görüldüğü ve önemsenmediği için dertleri sana ulaşmayanların sıkıntılarını araştırıp bul. Bu iş için Allah’tan korkan, mütevazi, güvenilir birini görevlendir ki sana bilmediğin sıkıntıları haber versin, öyle uğraş ki ilâhî huzura çıktığın zaman, “Elimden geleni yaptım” demeye yüzün olsun. Halkın bu kesimi diğer kesimlerden daha fazla ihtiyaç sahibidir. Muhtaçların her birinin teker teker hakkını vermeye özen göster.
Yetimlerin ve kimsesiz kalmış yaşlıların geçimini üstlen. Böyle işler valilere ağır gelse de halkın senin üzerindeki hakları da zaten çok ağırdır. Yine de içinde bulunduğu andan ziyade işlerin sonunu düşünen, nefsini uysallaştıran, Allah’ın vaatlerinden şüphesi olmayan kişiye Allah kolaylık verir.
İhtiyaç sahipleriyle görüşmek için kendine özel zamanlar belirle. Bu zamanlarda Allah rızasına uygun güzel bir tevazu ile onları dinle. Yanında askerlerini, yardımcılarını, muhafızlarını, memurlarını bulundurma ki dertlerini çekinmeden söyleyebilsinler. Hz. Peygamberin [sallallahu aleyhi veselleml şöyle dediğini birkaç kez işittim: “Zayıfın hakkı kuvvetliden kolayca alınamayan bir toplum hiçbir zaman düzelmez ve rahata ermez.”Bir de ihtiyaç sahiplerinin dertlerini anlatırken işledikleri kusurları, haddi aşan ifadeleri hoş gör. Onlara hırçın davranma, kibirlenme. Bu sayede Allah sana rahmet kanatlarını açar, itaatinin sevabını verir. Verdiğin zaman güler yüzle, güzel sözle ver. Veremediğin zaman özür dile, gönül al.
Bizzat halletmen gereken bazı işler vardır. Bunlardan biri memurların yetersiz kaldığında astlarıyta senin ilgilenmen, onlara senin cevap vermendir. Yardımcıların halkın ihtiyaçlarına yetişemediğinde de senin devreye girmen ve halkın ihtiyaçlarını karşılaman gerekir. Her günün işini o gün içinde yap, erteleme. Çünkü diğer günlerin de kendilerine mahsus işleri olacaktır.
Her ne kadar halis bir niyetle halkın selâmetine hizmet etmek de Allah rızası için önemli bir iş olsa da, sen yine de en değerli vakitlerini Allah ile senin arandaki işlere ayır. Allah rızası için yapacağın ibadetlerin başında farz olan ibadetler gelsin. Seni Allah’a yaklaştıran kulluk vazifelerini ne pahasına olursa olsun gece gündüz eksiksiz bir şekilde yerine getir. Eğer namazlarda halka imam olursan namazı ne bıktıracak kadar uzat ne de bir işe yaramayacak kadar aceleye getir. Cemaat içinde hasta olanlar veya önemli bir işi olanlar bulunabilir. Hz. Peygamber [sallallahu aleyhi vesellem] beni Yemen’e gönderirken namazı nasıl kıldırmam gerektiğini sordum. “En zayıflarının namazı gibi kıldır. Onlara çok merhametli davran” buyurdu.
Bütün bunlara ek olarak halktan uzun süre uzak kalmamaya da dikkat et. Çünkü valinin halktan uzun süre uzak kalması yanlış kanaatlerin ortaya çıkmasına neden olur ve valinin işlerine hâkimiyetini azaltır. Valinin halkla arasına perde çekmesi perdenin arkasında ne olup bittiğini görememesine sebep olur. Böylece valinin gözünde büyük şeyler küçülür, küçük şeyler büyür; güzel çirkinleşir, çirkin güzelleşir; hak ile bâtıl birbirine karışır. Sonuçta vali de bir insandır. Habersiz olduğu işlerin aslını nasıl bilebilir. Doğruların üzerinde doğru olduklarını belirten bir işaret yok ki bakıp da anlasın. Eğer sen adaletli ve cömert biriysen halkın istek ve şikâyetlerinden kaçmana gerek yoktur. Yok, şayet cimri ve hakkı teslim etmeyen biriysen o zaman da halk zaten senden ümidini keser, bir şey istemez. Her iki durumda da halktan uzaklaşmanın bir anlamı yoktur. İnsanlar sana ya bir zulmü şikâyet edecek ya da bir meselede senden adalet isteyecektir.
Yöneticilerin yakınındaki seçkin kişiler yetkilerini kötüye kullanabilir ve haksızlıklara neden olabilirler. Bunlardan doğacak kötülüklerin kaynağını kurutmalısın. Sakın yakınlarına ve akrabalarına devlet arazisinden pay verme! Bir arazi veya ırmak tekelleşirse o araziyi veya ırmağı elinde bulunduran kişi halka zulmeder. Kendi sıkıntısını azaltıp halkın sıkıntısını artırır. Böylece işin tadını onlar çıkarırken dünyada ve ahirette sıkıntısını sen çekmiş, utancını sen yaşamış olursun.
Sana yakın olsun, uzak olsun herkesi hakkı kabul etmeye zorla. Yakınlarından biri bir suç işlerse sana ne kadar zor gelirse gelsin cezasını eksiksiz bir şekilde ver. Bu konuda sabırlı ol, kararlılığını yitirme, Allah’tan yardım iste. Bu işin sonu hayırlıdır.
Toplumda haksızlık yaptığın yönünde bir kanaat uyanırsa özrünü beyan ederek onlara işin iç yüzünü göster. Böylece tevazu göstermiş, halkla aranı düzeltmiş ve halkının adaletten ayrılmasını engellemiş olursun.
Düşmanların Allah rızasına uygun bir şekilde barış yapmaya yanaşırlarsa hemen barış yap. Çünkü barışta askerlerin dinlenir, endişelerin gider, ülken selâmete kavuşur. Ancak barış yaptıktan sonra düşmanına karşı hep tetikte ol. Belki seni gafil avlayıp saldırmak ister. Tedbiri elden bırakma, kötü ihtimalleri göz önünde bulundur.
Düşmanlarınla anlaşma yaptıysan veya onlara bir söz verdiysen mutlaka anlaşmaya uy ve sözünü tut. Bu uğurda gerekirse canını bile feda et. Çünkü ahde vefa insanların inançları, düşünceleri ve arzuları birbirinden farklı olmasına rağmen üzerinde ittifak ettikleri bir farzdır. Müşrikler bile ahde uymamanın nasıl sonuçlar doğurduğunu bildikleri için ahde vefa göstermeye dikkat ederler. Asla sözünden dönme, ahdîni bozma, düşmanını aldatma. Zarara uğramaya mahkûm ahmaklardan başkası bu konuda Allah’a karşı gelmez. Allah sözleşmeleri ve verilen emanları kulları için güvenilir bir sığınak ve huzurlarını temin edecek bir barınak kılmıştır. Bu yüzden bu konuda sorun çıkarmak, ihanet etmek, kandırmak olmaz. Farklı anlamlara gelebilecek, maksadı açıkça belli olmayan sözleşmeler yapma. Kabul ettiğin ve arkasında durduğun bir sözleşmeyi daha sonra bozmak için içindeki manaları değiştirmeye de kalkma. Allah adına verdiğin sözden uygunsuz bir şekilde dönmeye yeltenme. Sözleşmeden doğacağını düşündüğün zarara katlanmak senin için Allah’ın seni uğratacağı zararlara katlanmaktan daha hayırlıdır.
Sonra haksız yere kan dökmekten da sakın. Çünkü haksız yere kan dökmek kadar büyük bir suç ve felakete sebep olan, nimeti yok eden, devleti mahveden bir şey yoktur. Allah Teâlâ mahşer günü hesap sormaya dökülen kanlardan başlayacaktır. Asla haram yoldan kan dökerek hâkimiyetini güçlendirmeye çalışma. Böyle yaparsan hâkimiyetini artırmış değil azaltmış, belki de yok etmiş olursun. Hele kasten bir cana kıyarsan artık ne Allah katında ne bana karşı bir kurtuluş yolun kalır. Kısasla cezalandırılırsın. İstemeden kamçın, kılıcın veya elinle birini öldürürsen sakın makamına ve gücüne güvenerek ölen kişinin ailesine diyet ödememeye kalkışma.
Sakın kendini beğenme. Nefsinin hoşuna giden şeylerden kaçın. Övülmeyi isteme. Nitekim şeytanın iyilerin iyiliklerini mahvetmek için kullandığı en etkili silah budur. Halka yaptığın iyilikleri başlarına kakma. İşlerini abartma. Sözünden dönme. Başa kakmak iyiliği ortadan kaldırır, abartmak gerçeğin görünmesine mani olur, sözden dönmek de Allah’ın gazabına ve halkın nefretine sebep olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir nefretle karşılanır” (Saf 61/3).
Bir işe sabırsızlık edip vaktinden önce başlama, vakti gelince de gevşeklik edip o işi erteleme. Açıklığa kavuşmamış konularda inat etme, açıklığa kavuşan konularda da ihmalkârlık etme. Her işin yerini ve zamanını doğru belirle. Herkesin ittifak ettiği hususlarda kendini bir köşeye çekme. Görevlilerinin yanlışlarından habersizmiş gibi davranıp gerekeni yapmaktan kaçınma. Böyle yaparsan sen zararlı çıkarsın. Kısa bir zaman sonra olay açığa çıkar ve mazlumun hakkı senden alınır, öfkene, eline ve diline hâkim ol. Bunları kontrol edebilmek için öfkelendiğin zaman öfken geçene kadar beklemeye özen göster. Böylece kendine hâkim olursun. Ancak Rabb’ine döneceğin günü aklından çıkarmayarak ve ahirete yönelik endişelerini sürekli tazeleyerek bunların üstesinden gelebilir ve nefsini kontrol edebilirsin.
Şimdi sana düşen vazife, senden öncekilerin âdil hükümlerini ve isabetli davranışlarını örnek alman, Peygamber Efendimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem] hadis-i şerifleri ve âyet-i kerimeler doğrultusunda hareket etmendir. Bizim usullerimize ve teamüllerimize riayet et. Bu emimâmedeki hükümleri uygulamakta gevşeklik gösterme. Bu emimâmede açıkladığım konular nefsinin arzularına kapılarak üreteceğin bahanelere karşı aleyhindeki delillerdir.
Kudreti bütün istekleri kuşatmış olan Allah’ın rahmetine sığınarak zat-ı ilâhîsinden kullarının memnuniyetini kazanmak ve ülkeleri mâmur etmek üzere gücümüzün yettiği kadar çalışmayı sana ve bana nasip etmesini diliyorum. Üzerimizdeki nimetlerini tamamlasın. Bize yönelik ikramlarını kat kat artırsın. İkimize de saadetle şahadet şerbetini içmeyi nasip etsin. Biz yalnız Allah’a yöneliriz. Salât ve selâm Allah’ın elçisine, onun tertemiz âline olsun. Âmin.

Read More

Melikşah İle Muhafız

Bir gece pek şiddetli kar yağmıştı. Sultan Melikşah yoldaydı. Bir yerde çadır kuruldu. Soğuktan kuşlar da bir tarafa büzülmüştü, balıklar da. Herkes bir bucağa sığınmıştı. Padişah düşündü ve,
“Yâ rabbi! Acaba bu gece benim gamımı kim yiyecek? Gizlice gidip bir bakayım? Bu soğukta kapımda kim yatıyor acaba?” dedi.
Çadırdan çıkınca üstüne karlar yağmaya ve onu üşütmeye başladı. Hiçbir yanda muhafızlardan eser görünmüyordu. Yalnız oracıkta gönlü uyanık bir bekçi yatmaktaydı. Üstüne bir yün elbise atrmış, çadırın kazığını yastık edinmiş, başını toprağa koymuş, yatmıştı. Bütün gece ayakkabısı ayağındaydı. Bir tarafa büzülüp kalmıştı.
Ey oğul! Bilmem ki sen din derdiyle bu kapıda böyle bekledin mi hiç? Eğer bir zerrecik olsun gönlün yansaydı, o gece sonunda bir nasip elde ederdin elbette.
Derken bekçi, padişahın ayak sesini duyunca yerinden fırladı ve padişaha bağırdı:
“Hey kimsin?” Padişah,
“Ey müşfik adam! Ben yüce padişahım. Söyle bakalım, ya sen kimsin? Kimsin ki böyle bir gecede padişahı beklemektesin?” dedi.
Adam dedi ki:
“Padişahım! Ben yurtsuz bir garibim. Vatanım, ancak padişahın kapısı. Ona hizmet etmekten başka hiçbir vazifem yok. Bu can ve ten, bana yoldaş oldukça başım, padişahın ayağının bastığı yerdir.”
Padişah,
“Ferman ettim. Sana Horasan’ın amirliğini verdim” dedi.
Padişah o gece adamı o yüce mevkiye eriştirdi.
Ey gönül! Sen de bir gececik sevgilinin kapısında gündüzlersen, devlete erişirsin. Bir gece uyanık olarak sabahlarsan vefakârlık sınırına ulaşırsın. Sana yokluktan dokunmuş ebedî bir elbise bağışlarlar, böylece bütün zerreleri güneş görürsün. O gözü elde ettin mi kör bile olsan sahib-kıran kesilirsin.
Zira yüce zatlar eşyayı yokluk gözüyle gördüler. Sen de yokluk gözüne sahip olursan şeker, sana zehir kesilir; gül, gözüne diken görünür…

Read More

Vahiy

Vahiy kelimesi, “Gerçek Söz” demektir, “Gerçeği, Gerçek ile bildirmek” demektir.
Vahye- Gerçeğe, gerçek bilgiye dayanmayan her söz-fiil, Hevadır.
Heva, Vahye (Gerçeğe) dayanmayan Her Şeydir.
Vahiy kelimesinin Tam karşılığı “Gerçek Söz – Kavlul Hakk” tır. Haşa, ne olduğu belirsiz ilhamlar değil, Gerçekliği açık ve kesin bir bilgidir. Gerçek açıklamalardır. Kur’an’da İSA ismi ile temsil edilmiştir.
Neyin Gerçek (Vahiy) , Neyin Heva (Batıl) olduğunun bilincini de Kur’an verir.
Bu bilinç, Kur’an’ın “Furkan – Fark ettiren” özelliğidir. Ona muhatap olan insana verilen Hak ile Batılı ayırma kabiliyetidir.
Büyük, daha büyük mucize arayışı, göz önündeki mevcut muhteşem mucizelerden gafil olma durumu ile beraber gelir.
Mevcut mucizelerdeki (Ayetlerdeki) ihtişamı görmeyenin TATMİNSİZliği, Allah’ı açıkça görme talebine kadar gidiyor.
Halbuki sağlıklı Kalbler, Kur’an’da açıklanan ve Kainat kitabında açıkça görünen Allah’ın Ayetleriyle Tatmin-Mutmain olmalıdır. Aksi halde, hastadır. Başka şeylerle asla tatmin olmaz, ancak hastalığı daha da artar.
Ayetler arasındaki bağlantıların gözlemlenmesi ile önemli bir açıklama ortaya çıkmaktadır. Böylece, Ayetlerin birbirini açıklama ve gerçeği açıkça ortaya koyma (beyan) özelliği vardır.
Bir örnek:
Kitapta bir Sinek örneği verilmiştir ve bu örneğin “İşitilmesi” emredilmiştir.
22:73. Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu İŞİTİN: Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, bunun için bir araya gelseler bile bir SİNEĞİ dahi YARATAMAZLAR. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de âciz, kendinden istenen de!
Sinek örneği ile vurgulanan şudur; Allah’tan başka taptıklarınız, bir sineği YAPAMAZLAR. ÇÜNKÜ, bunu yapmak için gereken vasıfları YOK. Bu vasıflar; BİLGİ, TEKNİK, Hesap ve İnşa kabiliyetleridir. Bunların yaratma kabiliyetleri YOK.
Bu Kabiliyetler, verilen örneğin hemen öncesinde ve sonrasında vurgulanıyor. 1- İLİM ve 2- KUDRET şöyle ki;
22:70. Bilmez misin ki, Allah, yerde ve gökte ne varsa BİLİR. Bu, kitapta mevcuttur. Bu Allah için çok kolaydır.
22:74. Onlar, Allah’ın KADRİNİ hakkıyla Takdir edemediler. Hiç şüphesiz Allah, çok kuvvetlidir, çok üstündür.
Dikkât edilirse verilen örnek ile Ondan başka yaratıcı olmadığı açıkça görünmektedir.
İşte Allah’tan başka yaratıcılar dedikleri şeylerin her birine DİKKÂT edin; bunların yapıcılık yönünden birer HİÇ olduğunu görün. Bunların ilmi yok, tekniği yok, hesap yapamaz, tasarım kabiliyeti YOK. Bunların yaratıcılar olmadığını görün, hissedin (işitin) .
Her şeyi bilen, her şeye Kadir bir tek yaratıcı olarak Allah’ı kabul etmeyenin Yaratılışı izah etmek için sarıldığı yaratıcı unsurlar geçersiz ve dayanaksızdır. Bunların bir şey yarattığına dair bir delil yoktur. Bunlar yaratılışta kullanılan, kendileri de yaratılmış melekelerdir.
Modern! Anlayış!?, Bunları “yaratıcılar” olarak insanlığın önüne getiriyor. Diyorlar ki, biz bunlara “tanrı vizyonu” vermiyoruz. Fakat yaratan bunlar! diyorlar. Halbuki bunları Allah’tan başka yaratıcı ilan etmek için onlara “tanrı vizyonu” vermeye gerek yok. İddia öyle.
“Efendim şüphen mi var ki açıklamaya çalışıyorsun” denmesin, Çünkü Kur’an’ın temel davası budur. İşte Gerçek, işte Gerçekle bildirilen beyan budur:
La ilahe illa HU
İbadet etmek, Tapınmak değildir.
Kişinin gelecek hayatını üzerine bina ettiği düşünce,
“KİME” ait ise; kişi ona ibadet ediyor demektir. Çünkü O düşünceye göre kendisini ve geleceğini bina ediyor. Yaratılışı Allah’tan başka sebeplere dayandıran kişi, Allah’tan başka yaratıcı unsurlar uydurup onlara ibadet halindedir.
Gerçeği görmeyenler Kördür, Sağırdır. Vahiy, Körlerin gözünü açan, ölü kalpleri dirilten, gerçeğe dayanan, gerçek açıklamalardır. İsa ile misal edilen Gerçek sözlerdir. Allahın Kitabından-İlminden alınan Gerçektir yani Vahiy dir.
Kur’anın Tevhid ve Islah mücadelesi, sadece eski çağlarda putlar icat ederek bunlara ilkel tapınma ile tapınan putperestlere değil, aynı zamanda yaratılışı başka melekelere bağlayan çağdaş putperestleredir. Başka yaratıcı uyduran körleredir.
Aynı zamanda Allahın yolunu saptıran, aslında inanmayan, onun yoluna çöreklenip çarpıtan Batıl (Heva) ehli bozguncularadır. Hâlis İslâm, Kaynağı Sadece Vahiy (Gerçek ve Gerçek bilgi) olan Allahın dinidir.
İsa’ya yapılan eziyetler, Kur’anın gerçek açıklamalarına yapılan eziyetlerdir. Üstelik bunu yapanlar kendilerini doğru yolda zanneden, aşırı dindar görünümlü, kalpleri katılaşmış insanlar ve bunları körü körüne takip eden düşünmeyen çoğunluktur.
“Zubâben” ve “Baudaten” kelimeleri “Sinek” anlamında iki benzer kelimedir. Benzer kelimeler arasında kurulan bağlantıdan bir açıklama ortaya çıkar. Mesela benzer sinek kelimesi Bakara suresinde de geçer ve yakın ayetlerde “eğer şüpheniz varsa benzer bir Suret getirin” denir. Burada dahi Yapmak fiili önerilir. Çünkü İlahi kitap olan Kainattaki ve Kur’andaki suretlerden birini (ondan kopya almadan) yapmak için her şeyi bilmek ve her şeye kadir olmak gereklidir.
Aynı zamanda ilahi kitap içindeki suretlerin “ondan başkalarınca yapılamayacağı” gerçeğinden çıkan bir diğer sonuçta şudur:
Kainat Allah’ın Gerçek bir kitabıdır. Ondaki bilgiler gerçek birer dayanaktır, Ayetler, Suretler, Yasalardır.
Çünkü İlahi Kitap içindeki bir sureti yapabilmek için, yapanda her şeyi yapabilecek Bilgi (İlim) ve Kudret (Teknik) bulunması şarttır ve ondan başka yaratıcı unsur denilen kavramlarda bu kabiliyetler YOKTUR.
İbret vericidir ki; işte yaratıcılar denilen Melekeler; Enerji, Hareket, Materyaller gibi büyük putların en çok bulunduğu mekanlar, büyük cehennemler olan Yıldızlardır. “Gerçeği örtenler ve Allah’tan başka tapılanlar cehennemdedir”
Varlık ve Hayat Kitabı olan Kainat, İlahi bir kitaptır ve Diğer yazılı Kitaplar onunla birlikte ve bağlantılı olarak düşünülmelidir. Her iki İlahi kitap birbirini açıklamaktadır. Aksi halde “emredilen bağları” koparmış oluruz ve araya başka sözler “Heva-Batıl” girer.
28:49. De ki: Eğer doğru sözlüler iseniz, Allah katından bu ikisinden daha doğru bir kitap getirin de ben ona uyayım!
Vahyi (Gerçeği) işitmek ve anlamak için, gerçek sözle (Vahiyle) bildirilen Bu büyük “Gerçek” gereği gibi işitilmeli ve hissedilmeli derim.
Ondan başka yaratıcı YOK. İlahi kitabı yazan, yasaları koyan, öğreten, bildiren Odur.
“….Müminler Onun Rablerinden gelen “Gerçek” olduğunu iyi bilirler….” (2:26)
Vahiy, “Gerçek söz” demektir. Onun tersi Heva ise, Belirsiz Dayanaksız Şeylerdir.

 

Turgut Sak (Allah razı olsun)

Read More

Sabrı Tavsiye

 

Tasavvuf ehli, Kuran’ın her harfinin bir melekten oluştuğunu ifade ederken, bir Hadis-i Şerif’ te de bu hususa işaretle “Kur’an yedi harf üzerine indirilmiştir” denmektedir.
Hz.Musa’ya inzal olunmuş ve bizler için tamamen bir “mesaj” niteliği taşıyan Tevrat, Hz.Davud’a ait Zebur, Hz.İsa’nın özdeşleştiği İncil gibi kutsal kitabları da içeren Kuran-ı Kerim’in belirli Ayetlerinde her biri farklı mânâlara işaret eden kelimelerle karşılaşırsınız. Bu kelimeler kadar, kullanıldığı yerler de çok önemlidir.
Takdir edersiniz ki, hiçbir ibare ve kelime Kur’an’a gelişigüzel şekilde monte edilmemiştir. Zira Kur’an, Allah kelamıdır.
Örneğin; Allah’ın varlığından bahsedilirken; “Ben”, “Biz”, “ilahihim” veya “Rahmanihim” “Allah”, “Rab”, “Rahman”, “Hak” gibi isimler geçer.
Şimdi biraz “Hak” kelimesini inceleyelim…
Halk arasında Allah’ın güzel isimleri şeklinde dile gelen Esma-ül Hüsna, Allah’ın bir boyutunu oluşturmaktadır. Tüm alemler bu isimlerin varlığı ile aynı zamanda da; “bir terkip halinde zuhura çıkmasıyla meydana gelmiştir.”
İlahi isimlerin salt durumda, yani terkibiyet halini almazdan önceki boyutu itibariyle adı, tasavvuf lisanıyla, Esma mertebesi olarak bilinir. Allah’ın bu boyutta aldığı “Hak”ismi, tüm Esma-ül Hüsna’yı içine alır. Sonsuz olarak var olan, ancak 99 isimde kümeleşen Fettah, Hakim, Reşid, Rahman, Rahim gibi isimlerin yanında münferiden Hak ismini de bulabilirsiniz.
Şayet, bir Ayet-i Kerime’de Allah yerine Hak ismi geçiyorsa bilin ki, anlatılan konu Esma mertebesi kanalından aktivite kazanmaktadır.
Görüldüğü üzere, isimlerle anlatılmak istenen farklılıklar bizde oturdukça, Kur’anı ve Hadisleri anlamada bir hayli yol almış oluyoruz.
Bu gerçeklerin üzerinde kısa bir bilgi sahibi olduktan sonra Hakk’ı ve Sabr’ı tavsiye konusunu Asr Suresi bünyesinde değerlendirelim…
Vel Asr (Asr’a yemin ederim)
İnnel insane lefi husr (ki kesinlikle insan hüsrandadır)
İlleleziyne Amenu (ancak iman etmiş olanlar)
Ve Amilussalihati (ve salih amel işleyenler)
Ve tevasav bil Hakk (ve Hakk’ı tavsiye edenler)
Ve tevasav bis Sabr (ve sabr’ı tavsiye edenler müstesnadır)
Böylece Asr Suresi’nin meali;
“Asr’a yemin ederim ki kesinlikle insan hüsrandadır. Ancak iman etmiş olanlar ve salih amel işleyenler ve Hakk’ı tavsiye edenler ve sabr’ı tavsiye edenler müstesnadır.” olmaktadır…
Üzerinde yaşadığımız ve Güneşten 149.596.000 km. uzaklıktaki Dünyamız, Radyoaktif ölçümlere göre tam 4.6 milyar yaşında… Bu aynı zamanda Gezegenlerin de yaşıdır. Güneşin Samanyolu etrafındaki turu ise 255 milyon yılda gerçekleşiyor. Yani, bu güne kadar Güneş 8 tur atmış… Samanyolunda..
Evet;
Belirli ritimlerle dönüşler neticesinde, yani Dünya kendi ekseni etrafında dönüşüyle, gündüz gece kavramlarını ortaya koyarken Güneş etrafındaki turuyla da seneyi oluşturuyor.
Astronomi yönünden akıl almaz ölçülere ve süreye karşılık, zaman da izafiliğini koruyor. Biz asla zamanın neresinde olduğunu saptayamayız.
Zaman kavramı, yaşantımızda, “zamandan ve mekândan” münezzeh yaratıcı güç tarafından globalleştirilerek bir sınır, bir kesit olacak hale getirilerek bizlere sunuluyor;
“Asr’a yemin ederim…”
Kur’an Allah’ın sonsuz bir öncelik ve sonralık vasfında olduğundan bahsederken, gününü ilim tahsil etmek ve üzerine düşen kulluk görevini ifa etmek yerine, dünya hayatına meyleden ve ölüm ötesinde kendisine hiçbir yarar sağlamayacak işlerle uğraşanlara “Asr’a andolsun ki” uyarısı ile hüsranda olacaklarını bildirmiştir.
Ancak iman etmiş olanlar;
İman etmenin de İslamda şartları var;
İman edecek kişinin, önce iman edilecek şeyin ne olduğu konusunda bilgi sahibi olması gerekir. Neye iman? Bu çok önemli… Ayrıca;
Kişinin aklının başında olması, belli bir idrak düzeyinde bulunması, (bir deliden iman beklenemez) iman edilecek şeyin ne olduğunu bilmesi gibi…
Niçin iman? konusuna da şöyle bir yaklaşımda bulunabiliriz;
Kendini bir şuur+bedende tanımaya başlayan varlık; inançları, çevre şartları, genetik yapısının verileri doğrultusunda yaşamını sürdürürken ölüm ötesi hayat için Allah Resullerinin bildirdiği esaslara, verilere duyarlı olup iman etmesi ve imanını da fiille tevsik etmesi gerekir ki, iman ehli vasfına haiz olsun…
İman, aklın sınırına dayanır. Sınırı bilmek ise onun ötesini idrak edip algılamaktır. Şayet ölümü sınır olarak kabul ediyor isek, ölüm ötesini, yani Ahiret hayatının gerçeklerini kabul ediyoruz demektir. Bu idrak, bizde İmanı oluşturur. Dolayısıyla, iman akla dayanır. Kısaca İman’a “Aklın ürünüdür” diyebiliriz. Bir başka şekilde, akıl, mantığa ters gelen olaylar karşısında otomasyonla kendisini teslimiyete bırakır.
Kur’anın İman edenlere çok enteresan bir uyarısı daha var;
“Ey İman edenler, İman edin.” (4/136)
Dikkat edin!.. Bu ikaz önce sahabeye geliyor…
Gerisini siz düşünün…
Ve insan, tabii ki salih ameller işleyecektir.
Amel konusunda olabildiğince çok Hadis var. Bir Hadisi Şerif’i örnek vereyim;
“İman, yetmiş küsur şubedir. En üstünü La İlahe İllallah sözüdür, en aşağı mertebesi ise insanlara eziyet veren bir şeyi yol üzerinden kaldırmaktır. Haya da imandan bir şubedir.”
Resulullah (s.a.v) ‘ın ağzından çıkan mübarek söz, tabanda iyi fiillerin yapılmasından bahsederken, tavanda Kelime-i Tevhid’in anlamını işaret ediyor.
Ve Hakk’ı tavsiye edenler;
Bu noktayı iki yönden ele almak gerekir. Hitap edilenin anlayış seviyesi ne durumdaysa onun bir üst noktasından Hakk’ı tavsiye etmek önerilir. Efendimiz “İnsanlara akılları istikametinde hitap edin” sözleriyle konuyu açıklığa kavuşturmuştur.
Bu, sadece namaz kılmayı, oruç tutmayı, zekat vermeyi, Hac’ca gitmeyi ve şehadet getirmeyi tavsiye etmek değildir. Bunlar zaten işin başı, kulluk çalışmaları, alfabenin A’sı gibidir. Tavsiyeden kasıt, insanları, huy, karakter ve alışkanlıklarını terki konusunda uyarmaktır ve kişinin bulunduğu seviye mutlaka dikkate alınmalıdır.
Hakk’ı tavsiyenin ikinci yönü de Hakkani vasıf ve sıfat’larla tavsiyede bulunmaktır.
Asr Suresi’nin son Ayeti şöyle;
“ve tevasav bissabr” ( sabrı tavsiye edenler müstesnadır )
İlahi emirlere uymanın, insanın tabiatına ağır gelmesinin yanı sıra, herhangi bir konuda Allah’ın imtihan etmesi dolayısıyle neticelerinin insana zor gelmesi halinde “sabrı tavsiye” etmek gerekmektedir.
Dikkat edin Ayet-i Kerime “sabrı tavsiye edenler müstesnadır” diyor. Ayrıcalıklı olabilmek için, Sabr ismini yaşamak gerekir. Kur’an bu hususu vurgulamış “ve tevasav bis’sabr” demiştir. “bissabr” sabrın sahibi olarak algılanmalı ve idrak edilmelidir.
Geçen sayıda “O’nun Ahlakı” isimli yazımda, ‘B’ nin sırrına değinerek, İslâm dini ve hakikata ermişlerin bu sırla olayları nasıl değerlendirdiklerini belirtmiştim.
Sabrın incelenmesi konusuna gelince…
Burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir incelik var.
Şükür ve Hamd; bu kelimeler üzerinde duralım. Farkında olunmadan bu iki kelime aynı anlamda kullanılmaktadır. Bu bir hatadır..
Benzer gibi gözükmesine karşın, mana farklılıkları yaşam kesitlerini etkileyecek ölçüde büyüktür. Örneklemek gerekirse; yemektesiniz, sofrada envai çeşit yiyecek var “şükrederseniz nimeti artırırım” prensibine uyup afiyetle midenize indirdiğinizde hamd ederseniz yanlış olur, bu noktada şükretmelisiniz. Böylece nimet artmış olur.
Sağlığınız konusunda ise, durum değişir. Hastasınız; Allah’tan şifa diliyorsunuz ve şükrediyorsunuz halinize. Değerli dostlarım yanlış yapıyorsunuz, şükretmekle hastalığınız daha da artacaktır. Eğer ‘hamd olsun’ derseniz; ki söylenmesi gereken de budur, hastalık durma akabinde, iyileşme devresine girer.
Burada niyetin önemi yoktur. Şayet, artırıcı koşullarda artıyı (şükr’ü) kullanırsanız, olay artar veya grafik yükselir. Eksiltici olaylarda eksiyi (hamd’ı) kullanırsanız, negatif durumu o noktada bloke ederek durdurur.
Bir başka örnek verelim;
Diyelim ki Galatasaray basketbol takımında oynuyorsunuz, takımınız devamlı yenilgi halinde… Söylemeniz gereken şey, evet iyi bildiniz “Hamd olsun” olmalıdır. Şükrederseniz, yenilgileri bekleyin. Eğer galibiyetler serisi devam ediyorsa o zaman “çok şükür ” demeniz gerekir. Demek ki, sistemde artı hallerde şükür, ekside ise hamd kelimesi kullanılmalıdır.
Şimdi aynı konuyu sabır kelimesine uygulayalım;
Başınıza bir felaket geldiğinde “ya sabır” derseniz, aynen şükürde olduğu gibi, davet etme prensibi ile başınıza felaket üstüne felaket gelecektir. Hz. Peygamber Efendimiz, Allah’tan sabır isteyen birine “Allahtan afiyet dileseydin; bela istedin!..” demiştir. Afiyet dilemekten gaye, bir yerde hamd etmek ve sabr’a neden olacak olayları sıfıra yaklaştırmaktır.
Bütün bu bilgiler ışığında yapılması gereken, sabr kelimesini tekrar etmeden, sabır istemeden sabretmek olacaktır. Zira, bu ismin manasını kuvveden fiile çıkardığınız anda, o frekanstaki olaylar ile karşılaşırsınız ki, bu sizi, belinizi doğrultamayacak noktalara getirir.
Kişinin herhangi bir bela ve musibet karşısında sıfır noktasında bulunmaya çalışması en uygun davranış olacaktır.
Sabr’ın tavsiyesini özetledik.
Allah hepinize kolaylaştırsın Muin’iniz olsun…
Ahmet F.Yüksel ( Allah razı olsun)

Read More

Toplumu Kemiren İllet

İslam dini, orjinal olanı idraklere yerleştirmeye çalışırken, ‘ilahi hükümler’ olarak bildirilen ve tümü sistemin çalışma tarzı ile ilişkili olan farzları, kelime-i şehadet, namaz, oruc, hac ve zekat ile sınırlamamış; “yalan söylememek, kendinden önce karşıdakinin menfaatini düşünmek (Kur’an’da buna ‘isar’ adı veriliyor), diline hakim olmak, gıybet etmemek gibi teklifleri de bu çerçeveye dahil etmiştir.
İçinde bulunduğumuz sistemi kavratıp öze yönelmeyi sağlayan böylesi tavsiyelere kulak vermeksizin yaşamanın sonucu insanı felakete sürükleyecektir.
Çok değil, bundan yirmi-yirmi beş yıl önce toplumun, mistik alan dışında yaşayan insanları arasında dahi, belli başlı ahlaki kurallar geçerliydi. Bugün, yukarıda kısmen dökümü yapılan ve farz kapsamına giren davranışlar, sonuçları düşünülmeksizin rahatlıkla ihlâl edilmektedir.
Menfi yönlü değerlerin artışıyla özellikle, gıybet, zina, iftira vasıflı konular da günlük hayatımıza yerleşip tabanımızda sabitleşmiştir.
Öyle ki her akşam değişik kanallarda dedikodu üretim merkezi olarak kabul edilen, her türlü rezaletin büyük bir hoşgörü ile sergilendiği “paparazzi” programları ve gayesinden uzak biçimde hazırlanan “spor show” türü yapımların izlenme oranının maalesef çok yüksek düzeyde olması acıdır. İnsanımızın ne halde olduğunu gösteren açık bir belgedir.
Esasen Resulallah Efendimiz’in yaşam şeklini her karesiyle örnek almamız gerekirken, biz “O şunu yapmış, bu şöyle demiş; filan şöyle giyinmiş yakışmamış; fişmekanda varmış da sizde niye olmasınmış” gibi lâkırdılarla günlerimizi geçirmekteyiz.
Yapılanların, söylenenlerin nereye varabileceğini kestirebilseydik, bu tür olaylardan uzak durabilecek her türlü tedbiri alır, lûgatimizden “im” ve “miş” eklerini kaldırırdık, hem de acilen…
Kur’an, varlığımızı kemiren bu yaşam biçimine değinmiş ve sonuca “helak olan toplumlar” diye tarif getirmiştir.
Evet; Efendimizin, “Gıybet, zinadan da kötüdür. Adam zina eder, sonra tövbe eder ve Allah da onu bağışlar; ama gıybet edenin bağışlanması, gıybet ettiği kişinin affı olmadan mümkün değildir.” Hadisi Şerif’inin yanı sıra Hucurat suresi’nin 12. Ayetinin bir bölümünde;
“Birbirinizin gıybetini etmeyin, sizin biriniz kardeşinizin ölmüş haldeyken etini yemek ister mi?.. Bundan tiksindiniz değil mi! O halde Allah’tan korkun” uyarısıyla sosyal yaşamda hiç de hoş karşılanmayan, aynı zamanda ruhun genel yapısını menfi (günah) potansiyele dönüştüren akıl almaz durum vurgulanmaktadır…
Kötü huy ve ahlâk bozukluğu olarak görülen “Gıybet” kavramına, Humeze Suresinin birinci Ayetinde de “Yuh olsun arkadan çekiştirenlerin, kaş göz işareti yapıp alay edenlerin tümüne” denerek dikkât çekilmektedir.
Mirac’la ilgili Hadiste Hazreti Rasûlullah’ın “Cehennem ehlinin gıybetten azap görenlerini, ölü eti yer bir halde” gördüğü ifade edilmektedir.
Başka örneklerle konuya açıklık getirelim;
Hazreti Aişe Radıallahu Anha anlatıyor;
“Resulullah Salla’llahu Aleyhi ve Sellem’e;
-Safiyenin şu kusurları, boyunun kısa olması sana yeter!.. dedim… Resulü Ekrem
-Öyle bir söz konuştun ki denize atılsa, denizi bulandırır. Ve kokuturdu!.. buyurdu.
Dikkat edelim, Efendimiz eşine dahi bu ikazı yapmada tereddüt etmiyor!..
Hz Resulü Ekrem sordu:
-Gıybet nedir biliyor musunuz?..
Ashap cevapladı:
-Allah ve Resulu bilir…
-Kardeşini hoşuna gitmeyen şeyle anmandır.
Birisi sordu:
-Dediğim şeyler kardeşimde varsa, ne buyurursun?.
-Söylediğin, şayet onda varsa, ona gıybet etmiş bulunursun!.. Ve eğer onda yoksa ona iftira etmiş olursun. (Müslim)
Büyük günahlar Hadisinde, zinanın yedi büyük günahtan biri olarak geçtiğini, gıybetin de ‘zinadan otuz altı defa daha şiddetli’ olduğunu düşünürseniz, varın gerisini hesap edin artık…
Efendimiz, bırakın bir kimse veya konu hakkında beyanda bulunmayı, yoruma dahi girmezdi. Yorumsuz bir yaşantının vardığı kapı, Zati Tecellidir. Hemen hatırlatalım; bu kapı önce Hz. Resulullah’a açılmıştır.
Nice insanlar var ki, çeşitli kulluk görevlerini yerine getirirken “KİŞİYE GÜNAH OLARAK SADECE DİLİ YETER” Hadisindeki uyarıyı dikkâte almadıkları halde, gerçek mümin oldukları zannıyla yaşar giderler, olanlardan habersiz…
Ulu orta konuşmanın bir değer taşımadığını bilen büyüklerimiz, insana hiçbir şey kazandırmayan boş sözleri, bloke edebilmek için “söz gümüşse, sükut altındır” demişlerdir.
Hz.Resulullah’ın Halifelik görevini ifa eden ve diğer Halifeler gibi, her hutbesi farz olan Hz.Osman’ın ilk hutbesi suskunlukla geçmiştir. Bu harekete bir anlam veremeyen sahabiler, anlatılmak istenileni daha sonra kavrayabilmişlerdir.
Tasavvuf ehli işaret edilen noktayı, “kâl değil, hâl ehli olmak” şeklinde dile getirmiştir.
Şimdi bütün bu açıklamalar istikametinde konuyu bir de teknik yönden izah etmeye ve biraz beyin hakkında malûmat vermeye çalışalım…
Size dizinizin altında, beyninizden daha başka kararlar verecek ikinci bir beyin olduğunu söylesem, bana vereceğiniz yanıt “hadi canım saçmalama, tüm kararlarımı aklımla beynimle alıyorum böyle şey tabi ki olamaz” şeklinde olacaktır. Yerden göğe kadar da haklısınız. Biyolojik yapıda istemsiz görev yapan kalbin dışında, bütün azaları yöneten bir tek beyin vardır.
Ancak sanıldığı gibi, beyinde tad alma, görme, koklama, renk ayırımı vs. özellikler yoktur. Dıştan gelen bu özellikler deşifre edilir ve lokal bölgelerde mânâ olarak algılanır. Artı ve eksiye dayanan bir çalışma sistemiyle Ruha kayıt yapılır.
Ve her beyin kendi frekansına uygun yapılarla sürekli iletişim içindedir. Bu frekans uyumunu enerji alışverişi olarak kabul etmeliyiz.
Diyelim ki, bir kimse hakkında, O’nun istemeyeceği şekilde konuşuldu. Konu, dış görünüş itibarı ile gıybettir. Buradaki işlem de, ruhtaki artıların, başka bir deyişle sevapların dedikodusu yapılan kişiye aktarılmasıdır.
Şayet, gıybet edende (+) (sevap) yoksa, otomatikman O’nun eksileri alınır. Yani günahları!..
Gıybet eden, tövbe etmişse ne olur ;
Artılarını gönderir, buna mani olmak mümkün değildir. Ancak karşı tarafın eksileri devreye girmez, bize ulaşamaz. “Gıybet edenin bağışlanması, gıybet ettiği kişinin affı olmadan mümkün değildir.” Hadisini bu şekliyle algılamak gerekir.
Görüntü ile olmasa da gıybeti edilen kişinin affetmesi (beyinsel işlevlerde eksilerin durdurulması) sizde ” tövbe etme ” idraki ile yerini bulacaktır. Yani sizde tövbeyi oluşturan idrak, gıybet ettiğiniz kişinin talebi ile meydana gelmiştir. Akla şöyle bir sual gelebilir; Gıybeti edilen kişi, bunu biliyor mu?
Biz sistemin nasıl ve ne şekilde çalıştığının farkında değiliz. Anlatılanlar beyinsel işlevlerdir. Bir başka şekilde meydana gelebilecek “kul hakkı” nı da bu denklem ile çözebilirsiniz. Zira, “Allah Seriül Hisab”dır. Mahşere kalmadan anında hesap görülmektedir. Orada yaptıklarımızı açıkça görebileceğiz. Mahşerdeki hesaplaşmanın anlamı budur.
Efendimiz, bu noktalar itibarı ile bizi uyararak gıybetin zararlarından bahsetmektedir.
Şöyle ki, “sakın düşündüğünü fiil noktasına getirme. Şayet diline hakim olamazsan oluşan manalar istikametinde beyinde (+) ve (-) yani günah ve sevap işlemleri devreye girecek” demektedir.
Aslında, bu nokta algılayamadığımız bir şekilde, beyinlerin rezonansa girmesiyle düşünce boyutunda başlamakta, dilde sona ermektedir. Önemli olan, menfi düşüncenin dile ulaşmamasıdır. Zira, insan düşüncelerinden mesûl değildir. Bakara Suresi’ndeki 284. Ayetin, anlatılan konu ile ilgisi yoktur. Bu Ayetin yorumunu bir başka sefere yapacağım.
Kulaklarımıza küpe olacak bir Hadis ile konuyu bitirelim.
” HIFZI LİSAN , SELAMETÜL İNSAN ” (Lisanına, diline sahip olan selamete erer.)
Allah Muin’iniz olsun.

Ahmet F.Yüksel (Allah razı olsun)

Read More