Hukuka Saygı

Abbas oğlu Fazl anlatıyor: Rasûlullah bana geldi. Şiddetli ağrısı vardı. Ağrısından dolayı başını sıkıca bağlamıştı. Bana: Ey Fazl! Elimden tut, dedi. Ben de elinden tuttum. Varıp minbere oturdu ve; Ey Fazl! İnsanları çağır, deyince. Ben de: Haydin namaza diye seslendim. İnsanlar toplandı ve Allah Rasulü yerinden doğrulup şu hitabede bulundu:

“Ey insanlar! Aranızdan ayrılma, helalleşme vakti yaklaştı. Bundan sonra bu makamda beni aranızda göremeyeceksiniz. Aranızda hakkı yerine getirmedikçe hiç bir şeyin veya kimsenin bana fayda sağlamayacağına inanıyorum. Dikkatinizi çekerek diyorum ki; Kimin sırtına vurmuşsam, işte sırtım, gelip vursun. Kimden bir mal almışsam, işte malım, gelip hakkını alsın. Kötü söz söyleyerek kimin onurunu zedelemişsem gelip aynısını iade etsin. Hiç kimse kalkıp da: Hakkımı almağa yeltenirsem Rasûlullahın düşmanlığını celbederim demesin. Zira düşmanlık benim şanımdan ve ahlâkımdan değildir. Sizin bana en sevimliniz, hakkı olanın gelip benden hakkını alan ve helalleşendir. Böylece üzerimde kimsenin hakkı kalmamış olarak Cenab-ı Hakka kavuşmuş olurum. Bu esnada birisi kalkıp: Sizden üç dirhem alacağım var, dedi. Rasûlüllah da: Ben hak iddia eden hiç kimseyi yalanlayacak, alacağı hususunda kendisine yemin teklif edecek değilim, buyurdu. Hak iddia eden zat da: Hatırlıyor musunuz? Bir zat sizden yardım istedi. Siz de bana, ona üç dirhem vermemi emretmiştiniz, ben de üç dirhem vermiştim. Bunun üzerine Rasûlullah: Ey Fazl! Bu zâta üç dirhem ver dedi. Fazl da verdi ve adam yerine oturdu.

Rasûlullah tekrar sözün başına dönerek şöyle buyurdu: Ey insanlar! Kim içinden ne geçiriyorsa kalkıp söylesin. Kendisi için Allah’a dua edivereyim. Birisi kalkıp şöyle dedi: Ya Rasûlallah! Ben iki yüzlü, yalancı ve çok uykucu birisiyim.

Bunun üzerine Hz. Ömer kalkıp şöyle dedi: Yazıklar olsun sana be adam! Allah senin ayıbını örtmüşken, sen de örtseydin kendini rezil etmeseydin ya! Bunun üzerine Rasûlullah: Hattab oğlu Ömer! Bırak adamcağızı, dünyada rezil olmak ahirette rezil olmaktan daha hafiftir, dedi ve o zat için şöyle dua etti: Allah’ım onu doğrulukla, imanla rızıklandır, istediği anda uykusunu gider. Sonra da Ömer (r.a.) için: Ömer bendendir, ben de Ömer’denim. Hak benden sonra Ömer’le birliktedir, buyurdu. (Beyhaki, Delâilü’n-Nübüvveh, 7/180-189, Beyrut-1985)

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hakka riayetteki titizliğine dair bir çarpıcı örnek daha sunalım: Ebu Said bildiriyor: Muhacirlerden bir zat vardı. Oldukça zayıf birisiydi. Tenhada bulup da Rasûlullah’a bir ihtiyacını arzetmek istiyordu. Rasulullah ise, hac için geldiği Mekke’de Batha denen mevkide çadırını kurmuştu. Geceleyin gelip Kâbe’yi tavaf ediyor, seher vakti olunca sabah namazını kıldırıyordu. Bir gece sabaha kadar tavafla meşgul oldu. Sonra çadırına gitmek üzere devesine bindi, bu sırada muhacirlerden olan zayıf kişi gelip Rasûlullah’ın devesinin yularına yapıştı ve: Ya Rasûlallah! Sana ihtiyacım var, dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) de: İhtiyacın karşılanacaktır, deyip yoluna devam etmek istedi. Acele işi olduğundan adamın kendisini meşgul edeceğinden endişe ederek devesini kamçıyla dehlerken kamçı adama isabet etti. Efendimiz bir süre yürüdü. Bilahare sabah namazını kıldırdı. Sonra yola koyuldu. Birden topluluğa döndü. Böyle durumlarda önemli bir hâdise olduğunu anlarlardı. İnsanlar Rasulullah’ın etrafında toplandılar. Rasûlullah:

Biraz önce kırbaçla vurduğum zat nerede? dedi. Bu soruyu tekrar etti. Aranan zat da: Allah’a sığınırım. Rasulüne sığınırım demeye başladı. Rasûlullah da ona: “Yaklaş, yaklaş” buyurdu. Adam yaklaştı. Rasûlullah da onun önüne oturdu. Kırbacını ona uzattı ve: Al kırbacımı ve kısas yap, buyurdu. O zat da: Peygamberi kırbaçlamaktan Allah’a sığınırım, deyince bu sefer Hz. Peygamber (s.a.v.): Öyle ise bana hakkını helal et, buyurdu. Adam kırbacı bıraktı ve: Affettim ya Rasûlallah! dedi. Sonra Rasûlullah şöyle buyurdu: Ey İnsanlar! Allah’tan korkun, Allaha yemin ederim ki, şayet bir mü’min bir mü’mine haksızlık ederse, Allah kıyamet gününde mutlaka ondan intikam alır. (Muhammed b. Yusuf es-Salikî, Sübülu’l-hüda, 7/69)

Günümüzde en çok insan haklarından bahsedildiği ve özel olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kurulduğu, pek çok özel komisyonlar ihdas edildiği halde en fazla çiğnenip ihlâl edilen haklar insan haklarıdır. Hak, hukuk tanımayanların başında da güçlü şahıs ve devletler gelmektedir. Sahip oldukları güç ve imkanları başkalarını ezme ve sömürmede kullanmaktadırlar. Korunmaya, hakları gözetilmeye en muhtaç ve layık olan kesimler zayıf kesimlerdir. Güçlüler zaten kendi haklarını kendileri korurlar. Mühim olan zayıf ve acizlerin hukukunu korumaktır. Bu konuda öncelikle yöneticilerin çok titiz olmaları gerekir. Yöneticiler haksızlık yaparsa bu durum, başkaları için de cüret ve cesaret sebebi olur. Yöneticilerin adil olması da aynı şekilde başkalarının adil davranmasına vesile olur. Atalarımız; “Balık baştan kokar” demişler.

Bütün insanlık için en güzel örnek ve model olan Hz. Peygamber (s.a.v.) adaleti emrederken, öncelikle de bizzat uygulamış, kendisini takip eden halifeler de hukuka riayet konusunda aynı şekilde örnek olmuşlardır. Bu hususta sayısız uygulamalar vardır.

Aişe validemizin haber verdiğine göre, Mekke fethi sırasında hırsızlık yapan Mahzumiye kabilesinden bir kadının durumu Kureyşlilerce tartışma konusu oldu. Kendi aralarında: “Bu konuda Rasulullahla kim konuşabilir?” dediler. Onlara: Bu hususu Hz. Peygambere açmaya onun dostu Üsame b. Zeyd’den başkası cesaret edemez; denildi. Üsame hazretleri kadını Rasulullah’a getirdi ve şefaatçi olmak istedi. Efendimizin rengi attı ve şöyle dedi: Allah’ın bir hükmünü terk hususunda şefaatçi mi olmak istiyorsun? Bunun üzerine Üsame: Hatamdan dolayı Allah’tan affımı dile, Ya Rasûlallah! dedi. Akşam olunca Rasûlullah; hamd ve senadan sonra şunları söyledi: “Dikkat edin. Sizden öncekilerin helak sebebi; içlerinden itibarlı olanlar hırsızlık yaparsa ceza vermemeleri, zayıflar çalarsa cezalandırmalarıdır. İzniyle yaşadığım Allah’a yemin ederim ki; şayet Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık yaparsa ona da ceza uygularım.

Adalet, denklik demektir. Herkes için eşit uygulandığı zaman gerçekleşir. Terazi adaletin simgesidir. Tartıyı adamına göre ayarlamak zulüm olur. Zulümle âbâd olanın akıbeti berbad olur. Ziya Paşa’nın dediği gibi; bir kuruş çalanı kürek cezasına çarptırıp, milyonla çalanı baş tacı etmek toplumun çöküşü demektir. Balzak’ın dediği gibi kanunlar küçük sineklerin takılıp, büyük sineklerin delip geçtiği örümcek ağları gibi uygulanırsa sonunda büyük sinekler de çaresizliğe düşerler. Güçlüler kanun tanımazsa, kendi aralarındaki problemler nasıl çözülecek? Adalet herkese lazımdır. Bir noktada herkesin korunmaya ihtiyacı vardır. Kendi gücüne güvenip de başkalarını zayıf görmek son derece yanlıştır. Filin gücü olduğu gibi sivri sineğin de kendine göre bir gücü vardır. Zaman zaman güçlü insanların bile sivrisinek karşısında aciz kaldıkları görülmektedir.

Kontrolsüz güç zalimdir, sahibi için de tehlikelidir. Hak ve adalet, her türlü güç ve kuvvetten üstündür. Aslolan hukukun gücüdür, gücün hukuku değil. Halife seçildiğinde yaptığı ilk konuşmada Hz. Ebu Bekir Sıddık şöyle demişti: Benim nezdimde sizin kuvvetliniz, hakkını alıncaya kadar zayıf olanınızdır. Nezdimde zayıf olanınız ise zayıfın hakkını verinceye kadar kuvvetli olanınızdır.

Hz. Ebu Bekir, halifeliği üstlendiği günün sabahında sırtında büyük bir bohça olduğu halde evinden dışarıya çıktı. Yolda kendisine Hz. Ömer rastladı ve nereye gittiğini sordu. O da; “çarşıya” diye cevap verdi. Hz. Ömer: Müslümanların idaresini yüklendin, çarşıda ne yapacaksın? dedi. O da çoluk-çocuğumu nasıl geçindireceğim? Şayet ailemi ihmal edersem, bütün Müslümanları daha fazla ihmal etmiş olurum, dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer, durumu görüşmek üzer mescide gitmeyi teklif etti. Zira Ebu Bekir (r.a.)’ın, bütün mesaisini insanların ihtiyaç ve maslahatları için tahsis etmesi gerekiyordu. Netice mescitte Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, hazine sorumlusu Ebu Ubeyde ve ashabın ileri gelenleri toplandılar. Hz. Ömer, Ebu Bekir ailesinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere belli bir maaş teklifinde bulundu ve yetecek bir miktar belirlendi.

Hûlefâ-i Râşidinden bu konudaki hassasiyetlerine dair pek çok misaller sunmak mümkündür. Önemli olan; yönetici konumunda bulunanların öncelikle kendilerinin hakka-hukuka riayet etmeleri, topluma örnek olmalarıdır.

Hz. Ali’nin bayramda üç gün takınıp sonra iade etmek üzere kızı Zeyneb’in beyt’ul-malden kolye istemesi, hazine sorumlusu Ebu Râfi’nin bu isteği yerine getirmesi üzerine onu şiddetle azarlayıp: Kıyamet günü Allah’ın azabından beni kurtarabilecek misin, günahımı yüklenebilecek misin? demesi, Ömer b. Abdi’l-Aziz’in hanımına, kolundaki bileziği derhal hazineye iade etmesini, aksi halde kendisiyle birlikte olamayacağını söylemesi ibretlik misallerdir. Toplumu yücelten, huzur ve emniyeti sağlayan böylesine tutum ve davranışlardır. Adaletsiz, haksız tutumlar ise toplumun ve toplumsal değerlerin çürümesine yol açar. Bundan dolayı adalet mülkün temelidir.

 

Ali Rıza Temel (Allah razı olsun)

Read More

Samimi Dosluk İçin

Rasûlullah (s.a.v.) hazretleri Amr bin Âs’ı Zatü’s-selâsil nâm gazâya ordunun emiri olarak göndermişti. Amr bin Âs der ki:

Gazay-i mezkûrden avdetimizde ben Rasûlullah (s.a.v.) hazretlerinin huzûruna varıp:

– “Ya Rasûlallah! Bütün nâs içinde en ziyade kimi seversiniz!”dedim. Buna cevâben Rasûlullah (s.a.v.) hazretleri:

– “Âişe’yi severim” dedi.

Tekrar ben:

-Ya Rasûlallah! Erkeklerden en çok sevdiğiniz kimdir, dedim. Rasûlullah (s.a.v.) hazretleri:

– “Onun pederidir” buyurdu. Yani Hz. Âişe’nin pederi Ebû Bekir’i severim demek istedi. Tekrar ben:

-Ebû Bekir’den sonra kimi seversin, dedim.

– “Ömer ibni Hattab’ı” buyurdular.

Böyle bir kaç kişiyi daha saydı sonra ben de sükût ettim. Yani Amr bin Âs kendisi o seferde Ebû Bekir ve Ömer hazerâtı da içinde bulunan askerler üzerine emir ta’yîn olduğundan nâs içinde Rasûlullah (s.a.v.) hazretlerinin en sevdiği kendisi olduğunu zannetmiş idi. Halbuki öyle değil imiş.

İbn-i Ömer (r.a.) der ki:

Rasûlullah (s.a.v.) hazretleri: “Kim kibir ve azametinden dolayı esvabını yerlere sürüklerse Allah Teâlâ hazretleri yevm-i kıyamette o kimseye nazar-ı rahmetle bakmaz”, buyurdu.

Sonra Ebû Bekir (r.a.):

– Ya Rasûlallah! Benim esvabımın bir tarafını ben dikkat etmeyip de toplamasam yerlere sürünüp düşüyor, nasıl edeyim, dedi.

Rasûlullah (s.a.v.) hazretleri Ebû Bekir’e cevâben:

– “Sen onu kibir ve azametinden ve huyelâdan yapmıyorsun” buyurdu.

Sen öyle mütekebbirînden değilsin. Bu kelâmın sana şumûlü yok, demek istedi.

Hz. Ebû Bekir (r.a) fıtraten halîm, selim, son derece refîk ve şefîk idi. Bununla beraber vazife ve mes’ûliyet işlerinde zerre kadar müsamaha göstermezdi. Onun rıfk ve mülâyemeti, şahsî muâmelâtına ait idi. Din ve millet işlerinde en küçük bir tereddüdü, en basit müsamaha ile göz yumduğu görülmezdi. Ve fakat kusurlarını i’zâm etmez onlara kusurları derecesinde muamele gösterirdi.

Mücrimleri takip ve te’dip hususunda zerre kadar ihmal göstermemekle beraber siyasî mücrimleri icâbına göre muamele ve afvederdi.

Ehl-i zimmetin hukukunu, emniyet ve masûniyetini gözetirdi. Gayr-i müslimlerin hiç mâbed ve kilisesini yıktırmazdı. Ve onları çanlarını çalmaktan, âyinlerini yapmaktan men etmezdi.

Hz. Ebû Bekir (r.a.) Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) hazretlerinin en sevgili dostu esrâr-ı nübüvvetin en samîmî mahremi idi. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz hep yaptığı işleri Ebû Bekir Sıddîk ile birlikte yapardı.

Rasûlullah (s.a.v.) hazretlerinin Ebû Bekir (r.a.)’e muhabbeti başka bir neş’e ile tecelli ediyordu.

İrtihal buyuracağı sırada Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şu sözleri buyurmuştu:

– “Dostluğu, yardımı itibariyle kendisine en çok minnettâr olduğum arkadaşım Ebû Bekir’dir. Rabbimden başka bir halîl ittihaz edecek olsam yine Ebû Bekir’i ittihaz ederdim. Onunla benim aramda İslâmiyet kardeşliği ve meveddeti vardır. Mescidin bütün kapıları kapansın, yalnız Ebû Bekir’in kapısı açık kalsın.”

M.Sami Ramazanoğlu (k.s) Allah razı olsun.

Read More

Ben Dervişim Diyene

Derviş, Allah Teâlâ’ya yakın olma yolunda çabalayan, güzel ahlak sahibi bir mü’min olabilmek için maneviyat yoluna düşen insan demektir. Bu sebeple bir tasavvuf yoluna bağlanan kişilere derviş denir. Ancak dervişlik kolay bir iş değildir. Gerçek derviş olabilmek için bazı şartlar vardır. Tasavvufî eserlerin “Âdâbü’l-mürîdîn” yani dervişlerin uyması gereken kurallar hakkındaki bölümlerinde birçok madde sayılmıştır. Bu maddelerden bazıları o kitabın yazıldığı döneme ait gelenek ve edep anlayışını yansıtırken, diğer bazıları her zaman geçerli olan kurallardır. Dervişliğin bütün zaman ve mekanlar için geçerli olan değişmez şartları ve kurallarını şöyle özetlemek mümkündür:

Derviş, İslamiyet’in emir ve yasaklarına tam olarak bağlı olmalıdır.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri: “İnsanlar âhirette tasavvuftan değil, şeriattan sorguya çekileceklerdir”, buyurmaktadır. Yani kişi kabirde ve âhirette namaz, oruç, zekat gibi farz ibâdetleri ile içki, faiz gibi haramdan kaçıp kaçmadığından sorguya çekilecektir. Tasavvuf, şeriatın aşk ve şevk ile yaşanması için bir yardımcıdan ibârettir. Bu sebeple gerçek bir derviş önce dinî hükümlere sıkıca sarılmalıdır. Abdülhâlik Gucdüvânî hazretleri de müridine yaptığı tavsiyede: “Sermayen, fıkıh kitapları olsun”, buyurmuştur.

Derviş, ümmet kaygısı içinde olmalı, gerektiğinde bu yolda manevî değerleri uğruna canını fedâ edebilmelidir.
Tasavvuf tarihine bakıldığında bir Nakşibendî mensubu olan Şeyh Şâmil’in Kafkaslar’da vatan savunması adına yürüttüğü cihad, Kâdirî ve Nakşibendî olan Emîr Abdülkâdir el-Cezâirî’nin Fransızlara karşı ülkesi Cezayir’de yürüttüğü mücadele, Muhammed Ziyâüddin Nurşinî’nin 1. Dünya Savaşı’na müridleriyle birlikte katılması ve bir kolunu kaybetmesi, Üsküdar Özbekler Tekkesi’nde Şeyh Atâ Efendi’nin Anadolu’daki millî mücadeleye destek için canını hiçe sayarak yürüttüğü faaliyetler, gerçek bir dervişin nasıl olması gerektiği konusunda önümüze ışık tutmaktadır.

Derviş, Allah yolunda bir hizmet söz konusu olunca, sağa sola bakmadan “Ben varım” diyebilen kişidir.
Bahâeddin Nakşbend hazretleri tasavvufî eğitimi esnasında şeyhinin tavsiyesi ile yedi yıl boyunca Buhara sokaklarındaki taş, diken gibi insanlara zararlı olacak şeyleri temizlemiş, hasta olan sokak hayvanlarının tedavisiyle meşgul olmuş, Buhara medreselerini de temizleyerek talebelere hizmet etmiştir. Ubeydullah Ahrâr hazretleri de insanlara hizmet gâyesiyle hamama gider, insanlara kese atar, sonra da para vermesinler diye kaçıp gidermiş. Çünkü para karşılığında yapılan iş hizmet değil, ticarettir. Hoca Ahrâr şöyle buyururdu: “Biz bu yolu ve manevî hali tasavvuf kitapları okuyarak elde etmedik, insanlara hizmetle elde ettik”. Demek ki gerçek derviş, Allah yolunda bir hizmet gündeme gelince şahsî kâr-zarar hesabı yapmadan koşabilen kişidir.

Derviş, şefkatli ve cömert olmalıdır.
Şefkat ve cömertlik birbiriyle bağlantılıdır. Fakir ve muhtaç insanlara şefkat ve merhamet nazarıyla bakabilen kişiler cömertçe onlara ikramda bulunabilir. Allah dostlarından Ahmed er-Rifâî bir gece evine geldiğinde içeride bir hırsız olduğunu fark eder. Yanına yaklaşınca hırsız telaşlanır. Ahmed er-Rifâî hazretleri şefkatle: “Oğlum! Galiba bu buğday çuvalını almak istiyorsunuz. Ama buğdaydan ekmek yapmak için önce öğütmek, sonra kepeğini vs. ayıklamak lazım. Bu işler seni yorar. Oysa kilerde hazır un var. Sana ondan vereyim” der. Hırsız şaşkın vaziyette Ahmed er-Rifâî’yi takip ederek kilere gider. Rifâî ona: “Bu un çuvalını yükleyecek bineğin var mı?” diye sorar. Adam: Var, deyip kapıdaki bineğini getirir. Kasabanın kenarına kadar hırsıza refakat eden Ahmed er-Rifâî hazretleri ayrılacakları zaman: “Evlâdım! Senin ihtiyaç sahibi olduğunu önceden öğrenip ihtiyacını gidermemiz lazımdı, seni buraya kadar yorduk, bize hakkını helal et!” der. Şaşkınlığı bir kat daha artan hırsızın dudaklarından: “Helal olsun” sözleri dökülür. Ancak köyüne dönen hırsız Ahmed er-Rifâî hazretlerinin bu şefkat ve cömertliğinin tesiriyle sabaha kadar uyuyamaz ve ertesi gün gelip ona mürid olur.

Bu tür menkıbelerin tasavvufî kitaplarda kaldığı, günümüzde örneğinin bulunmadığı zannedilmemelidir. 1993 senesinde İstanbul Ümraniye’de Uhud Öğrenci Yurdu’nda idareci olarak vazife yaptığım dönemde Uhud Camii abdesthanesinde bekçilik yapan altmış yaşlarında bir amcamız vardı. Bir gün: “Allah Osman Efendi’den binlerce kez râzı olsun. Onun iyiliğini unutamam…” gibi sözler söylüyordu. Biz: “Hayrola, ne oldu?” diye sorunca anlatmaya devam etti: “Kirada oturuyordum, maddî sıkıntı içindeydim. Üsküdar’daki Hüdayi Vakfı’na gittim. Biraz yardım istedim. Belki bir kira miktarı yardım alabilirim diye düşünüyordum. Osman (Topbaş) Efendi bana: “Sizin oralarda bir evin fiyatı ne kadar” diye sordu. Ortalama bir rakam söyledim. Çıkardı o kadar para verdi ve: “Al bu parayı, kendine bir ev al, kiradan kurtulursun” dedi. Ben bu cömertliği nasıl unutabilirim, diyordu ağlamaklı gözlerle. Bu hâdiseyi ne zaman hatırlasam, rahmetli Fahrettin Tivnikli ağabeyimizin: “Muhtaç bir insana ikramda bulunurken, öylesine çok vermek lazım ki, adamın yüreği hoplasın” sözü hatırıma gelir. Demek ki derviş böyle şefkatli ve bütçesi nisbetinde cömert olmalıdır.

Derviş, nefsini yenen, nefsin kötü ahlakından uzaklaşabilen kişidir.
Nefsin kötü ahlakının başında kibir, hased, riyâ, dünya sevgisi gibi kötü huylar gelir. İnsan bu sıfatlardan kurtulduğu oranda “derviş” sıfatına yaklaşır. Ubeydullah Ahrâr hazretleri: “Ene’l-Hak demek kolay, eneyi kırmak zordur” buyurmuşlar (Raûf Ahmed Müceddidî, Dürrü’l-maârif, İstanbul 1997, s. 66). Eneyi kırmak, benliği, bencilliği, nefsi kırmaktır. Aziz Mahmud Hüdâyî hazretleri Bursa’da kadı olduğu dönemde Şeyh Üftâde hazretlerine mürid olmak isteyince Üftâde ona: “Kadı Efendi! Mesleğiniz ve mevkiiniz sizde bir benlik meydana getirmiş. Bu vaziyette manevî yolda ilerlemeniz mümkün değil. Kadılık vazifesini terk eder, sonra da Bursa pazarında sıradan bir elbise giyip ciğer satabilirseniz sizi dervişliğe kabul ederiz” der. Bu zor teklif karşısında önce tereddüt geçiren Hüdâyî nefsini kırabilmiş, denilenleri yapmış ve gönüller sultanı bir Allah dostu olmuştur.

Nefsin kötü ahlakından biri de övülme isteği ve halkın iltifatından keyif almasıdır. Allah dostu olmayı gâye edinen bir derviş bu tuzaktan da uzak durmalıdır. Rivayete göre Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri bir müridi ile hacdan dönüyordu. Bir şehre uğradılar. Halk onların etrafına toplandı. Kimisi elini öpmek istiyor, kimisi cübbesinin eteğine sarılıyor, kimisi de duâ istiyordu. Halkın bu iltifatından sıkılan Bâyezîd dağılmalarını istediyse de dağılmadılar. Bunun üzerine çantasından bir börek çıkarıp yemeğe başladı. Oysa o gün Ramazan ayı idi. Halk: “Biz de bunu büyük velî zannediyorduk, Ramazan günü oruç yiyor” deyip etrafından dağıldılar. Bâyezîd müridine dönüp: “Oğlum! Biz seferîyiz. Seferî yani yolcu olan kişinin orucunu yemesi, sonra kazâ etmesi dînen helaldir. Cenâb-ı Hakk’ın izin verdiği bir şeyi yaptık, etrafımızdan dağılıverdiler. Elhamdülillah kalabalıktan kurtulduk” demiştir (Benzeri için bkz. Hücvîrî, Keşfu’l-mahcûb, thk. M. Âbidî, Tahran 2006, s. 89).

Derviş, manevî rehberine karşı muhabbetli olmalıdır.
İnsanlar muhabbet duydukları kişilere benzemek isterler. Onların ahlâkıyla ahlaklanırlar. Bu sebeple derviş de ahlâken örnek aldığı şeyhine muhabbetle bağlanmalıdır. Hz. Mevlânâ, Konya’da Şems-i Tebrîzî’nin sohbetlerinden istifade ediyordu. Bazı müridleri: Mevlânâ artık bizimle fazla ilgilenmiyor, vaktini Şems’in sohbetini dinlemekle geçiriyor, diye dedikodu etmeye başlayınca Şems-i Tebrîzî Konya’yı terk etti. Bu duruma üzülen Mevlânâ içine kapandı. Bir gün bir müridi muziplik olsun diye Mevlânâ’ya: “Efendim! Şems-i Tebrîzî Konya’ya dönmüş” dedi. Hz. Mevlânâ çok sevindi, üzerindeki cübbeyi çıkarıp o adama hediye etti. Diğer müridler: “Efendim! Bu adam yalan söylüyor. Şems gelmedi” deyince, Hz. Mevlânâ: Biliyorum, ama yalanı bile güzel. Yalanına cübbemi verdim. Gerçek olsaydı canımı verirdim” dedi.

Müridin rehber kabul ettiği şeyhine olan muhabbeti zâhirde ve şekilde kalmamalı, öze inmelidir. Bu konuda şu rivayet meşhurdur: Müridlerinden biri Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine: “Efendim! Kürkünüzden bir parça verseniz de bereket olsun diye üzerimde taşısam”, der. Bâyezîd ona cevaben: “Oğlum! Sen adam olmazsan, kürküme değil, derimi yüzüp içine girsen fayda etmez” buyurur.

Dervişlik konusunu Yunus Emre’nin bu konudaki bazı dizeleri ile bitirelim:

“Dervîş olan kişiler, deli olagan olur,

Aşk neydügin bilmeyen, ana gülegen olur.

Gülme sakın sen ana, eyü degildür sana,

Kişi neyi gülerse, başa gelegen olur…

Dervîş Yûnus sen dahi incitme dervîşleri,

Dervîşlerün du‘âsı kabûl olagan olur…

Bize gerçek dervîş gerek, cihân doldı da‘vâ ile,

Yalan da‘vâ iderisen aşk n’eylesün senün ile…

Ben dervişim diyene, bir ün edesim gelir,

Seğirdüben sesine, varıp yetesim gelir.”

Necdet Tosun (Allah razı olsun)

Read More