23 Şub

Allahın Sevgili Kulu Olmak

Bizim bu kâinatta asıl vazifemiz, Allah’ın sevgili kulu olmaktır, sevgisini kazanmaktır. Bunun ilmi, bunun yolu tasavvuftur kardeşlerim!.. Allah’ı tanımanın, sevmenin, Allah tarafından sevilmenin yolu tasavvuftur. Başka bir ilim değil… Mekanik değil, matematik de değil; fizik de değil, kimya da değil, tarih ve coğrafya da değil…

Allah’ı öğretmeyi hedef alan, Allah’ı sevmeyi bize öğretecek olan, Allah’ın sevmesini sağlayacak yolları gösteren bir kitap, bir ilim, bir yol, bir mektep, bir dersane biliyor musunuz?.. Allah’ı sevmenin, Allah tarafından sevilmenin yolunu gösteren ilim, bilgi, yol, metod, tasavvuftur.

Belki bir hikâye, belki aslı var, belki abartılmış, büyütülmüş bir şey ama, çok güzel bir kıssası var… İbrâhim ibn-i Edhem, Belh şehrinin padişahı imiş. Padişahmış adam…

O zaman küçük devletler var… İşte etrafındaki bir kaç şehri de alırsa, biraz daha büyüyor. Biraz daha güçlü ise imparatorluk oluyor; İran’a da sahib oluyor, Turan’a da sahib oluyor, Rum’a da sahib oluyor, Acem’e de sahib oluyor… Büyüyemeyen küçük kalıyor… filân.

Geceleyin yatmış. Yatak odasının üstünde tıkırtı… Tak tak tak, patır patır patır… Yukarıdan bir ses… Kızmış. Padişahın yatak odasının üstünde gürültü yapılır mı, gezilir mi?.. Olur mu böyle şey?.. Açmış camı, bağırmış:

“–Kim o?.. Ne arıyorsun orda, ne yapıyorsun bire edepsiz, iz’ansız?..”

“–Hiç, devem kayboldu da onu arıyorum.” demiş.

Tabii, daha kızmış İbrâhim ibn-i Edhem:

“–Bire nâdân, bire deli, bire mecnun, bire divâne!.. Kaybolan deve geceleyin sarayın damında mı aranır, hiç aklın yok mu senin?..”

O da yukarıdan aşağı demiş ki:

“–E peki, Allah-u Teâlâ Hazretleri de atlas döşeklerin içinde mi aranır?.. Böyle saltanatın, lüksün, konforun, rahatın, rehavetin, atlas döşeklerin, ipeklerin, kuştüyü yastıkların içinde mi aranır Allah?..”

Bu ne biçim söz… Nöbetçileri çağırmış:

“–Yâ, şu yukarıdaki adamı getirin!” demiş.

Aramışlar, taramışlar; yok kimse… Uykusu kaçmış, zihnine saplanmış bu söz…

Adamı bulamamışlar. Allah Allah!.. Bu adam yukarıdaydı, nereye gitti? Yukarıdaki bir adamın yukarıda yakalanması lâzımdı. Yukarıda bulunmamış adam… E bağırdı, konuştu. Soru da önemli?.. “Allah atlas döşeklerin, keyfin, rehâvetin, rahatın, eğlencenin, lüksün, konforun içinde mi aranır?”diyor.

Canı sıkkın… Ertesi gün divân-ı hümâyun toplanmış. O tahtına oturmuş, vezirler iki tarafa oturmuşlar. Koca salon… Nöbetçiler var kapıda… Adamın birisi rap rap yürümüş. Nöbetçiler de tutulmuşlar, müdahale de edememişler. Ak sakallı bir adam yürümüş gelmiş, ordaki boş bir divana oturmuş. Herkes işi gücü bırakmış, konuşmayı bırakmış. Fesübhànallàh!.. Bu adam kim yâ?.. Böyle padişahın, vezirlerin toplantısı anında, nöbetçilerin arasından yürüyüp geliyor, oraya oturuyor…

“–Ne yapıyorsun burda?” demişler.

“–Hiç, dinlenmeğe geldim. Ben yolcuyum, oturmağa, dinlemye geldim. Burası bir yolcunun dinlenme yeri, kervansaray değil mi?..” demiş.

İbrâhim ibn-i Edhem demiş ki:

“–Burası kervansaray filân değil, burası benim sarayım!” demiş.

“–Yâ, senin sarayın mı; peki senden önce kimindi?..”

“–Babamdan kaldı bana…”

“–Peki babandan önce kimindi?..”

“–Dedemin sarayıydı, dedemden kaldı.”

“–Ondan önce kimindi?..”

“–Falancanındı.”

“–Onlar nereye gittiler?..”

“–Ahirete gittiler.”

“–Birilerinin gelip, biraz kalıp, göçüp gittikleri yer kervansaray değil de nedir be adam?.. Kervansaray işte… Onlar konmuşlar, göçmüşler. Sen de konup göçeceksin, sana da kalmayacak!” demiş.

Kalkmış, rap rap yürümüş. Ne vezirler engelleyebilmişler, ne nöbetçiler… Yürümüş gitmiş. Tutulmuş kalmış adamlar…

Allah Allah!.. Fesübhânallàh!.. Geceleyin bir acaiblik oldu. Bir ses duydu, bir adamla konuştu, adamı yakalayamadılar. Bu sefer bir adam geldi konuştu, tutamadılar, engelleyemediler, tutuldular filân..

Birisi teklif etmiş:

“–Padişahım biraz canınız sıkıldı. Açılmak için şöyle bir av partisi tertipleylim, şöyle bir avlanalım!” demiş.

“–Peki…” demiş.

“Kırlara bayırlara gideriz, biraz ceylan vurursak kızartma yaparız, çevirme yaparız, kebap yaparız.” diye düşünmüşler. Avlanmaya çıkmışlar. Önüne bir ceylan çıkmış ibrâhim ibn-i Edhem’in… Okunu hazırlayıp, atını dehleyip, vurmak için onun peşinden koşarken; ceylan birden durmuş ve ona dönmüş:

–(E bizâlike hulikte, em bizâlike ümirte?) “Sen bunun için mi yaratıldın? Sana başka şey emredilmedi de sadece bu iş mi emredildi?..” diye konuşmuş ceylan…

Tabii artık, nasıl oluyor bu işler, bilmem… Ama benim bir üvey eniştem vardı Edremit’te.. İyi bir insandı, Allah rahmet etsin… “Çok iyi avcıydım. Elime tüfeği aldım. Bahçede ağacın üstünde çok güzel, iri bir kuş gördüm. Sülün mü desem, başka bir kuş mu desem. İyi bir av yâni… Bu civarda da görünmeyen bir kuş…

Nişanladım, çiftenin tetiğini çektim. Patladı. Nişancı bir insanım, duran kuşu vuramaz mı bir avcı?.. Uçan kuşu vuruyorlar. Tetiği çektim, kuş orda hâlâ duruyor. Vuramamam bana göre acaib, mümkün değil… Allah, Allah, ne oldu? Fişekte mi bozukluk var, bilmem ne derken ikinci tetiğe de nişan alıp asıldım. Kuş ordan kanatlarını açtı, heybetle üstüme doğru bir geldi. Çok korktum, sırtüstü düştüm, bayıldım.” diyor.

Ayıldıktan sonra, avı filân bırakmış, “Artık bundan sonra av avlamayacağım!” demiş. Bu onun başından geçen bir olay… Demek ki Allah bazı kimselere, bazı olayları, bazı uyarmalar için vesile yapıyor. O kuş, belki bir melek… Ötekisi de ceylan değil, belki bir melek…

Belki hayalinde Allah öyle gösteriyor, o duyguları ona söylettiriyor. İşin mahiyetini Allah bilir ama, sen bu iş için mi yaratıldın? Allah Allah!..

Bir de yolda böyle atını sürerken, atının eğerinden “İntebih!.. İntebih!.. İntebih!..” diye ses geliyormuş. İntebih, Arapça intibaha gel, uyan demek…Ya öyle bir ses geliyor, ya öyle duyuyor; neyse… Bütün bu olaylardan sonra, tacı tahtı bırakmış, büyük evliyâullahtan birisi olmuş.

Sonra onu Bağdat’ta, Dicle’nin kenarında güneşli bir günde, hırkasını çıkarmış, yamarken görmüş tanıyanlar… Kırk tane yaması var hırkasında…

“–Yâhu, bir zamanlar Belh padişahıydın! Önünde kırk tane asker giderdi, arkanda kırk tane asker giderdi. Altınlı, gümüşlü, sırmalı insanlar giderdi. Onları bıraktın, şimdi şu fakir haline bak!.. Evsiz barksız, yersiz yurtsuz, fakir bir kimse olarak Dicle kenarında, zaten yamalı bir hırkayı böyle yamamaya çalışıyorsun!” demişler.

Onlara hiç cevap vermemiş. Elindeki iğneyi suya atmış:

“–Balıklar şu iğnemi getirin!” demiş.

Biraz sonra bir balık, ağzında iğne ile yanaşmış. İğneyi almış, tekrar dikmeğe başlamış.

Niye bıraktı o saltanatı?.. Bıraktı ama, Allah’ın sevgili kulu olmuş, onu gösteriyor. Belki bunlar birer sembolik hikâyedir, bazı şeyleri anlatmak içindir. Ama işin içyüzüne gidecek olursak, ben her zaman şöyle düşünüyorum:

“–Yâ Rabbi, bana öyle bir ömür sürmeyi nasib et ki, son demimde ömrümü düşündüğüm zaman, pişmanlık duymayayım!”

Yâni, yatağa yattın. Doktorlar diyor ki, “Artık senin çaren yok, öleceksin, ölmek üzeresin!..” Eş dost geliyor, kelime-i şehâdet getiriyorlar, Yâsin okuyorlar… Ömür bitmiş yâni… İnsan o zaman nasıl bir durumda olmalı?.. Pişman olmayacak bir ömür geçirmiş olmalı! Arkasına baktığı zaman, “Tüh be, keşke ömrü böyle geçirmeseydim!” dememeli!.. Ben böyle düşünüyorum,

En son andaki değerlendirme çok mühim!.. “Keşke şunu şöyle yapmasaydım… Keşke filânca ile hiç uğraşmasaydım… Keşke işimi şu taraftan tuttursaydım…” vs. İnsan keşke der. Ahlar vahlar olmadan insan ömür sürmeli, işin gerçeği bu, doğrusu bu…

Dikkat edilirse hem tarihte, hem Peygamber Efendimiz’in hayatında, hem diğer peygamberlerin hayatında, hem evliyâullahın hayatında, hem örnek aldığımız sahabe-i kirâmın hayatında şunu görüyoruz; onlar hayatı terketmiş, hiç bir faaliyet yapmayan, bir kenara çekilmiş insanlar değil… Hepsi faal insan, cevval insan, çalışan insan… Memleketini terketmiş, harıl harıl birtakım işler yapmış, cihad etmiş kimseler…

Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri yaşlı halinde kalkmış, İstanbul’a gelmiş, orada şehid olmuş. Ötekisi Kusem ibn-i Abbas RA, gitmiş Semerkand’a; orada şehid olmuş. Birisi gelmiş Ahlat’a, ötekisi gelmiş Diyarbakır’a, ötekisi gelmiş Adıyaman’a… Her yerde bir mübarek zatın kabri var, türbesi var… Çalışmışlar, gayret göstermişler.

Biz de madem ki ahirete inanıyoruz, mâdem ki ahirette Mahkeme-i Kübrâ var… Mâdem ki insanlar hesaba çekilecek… Mâdem ki zerre kadar hayır işleyen işlediği hayrın karşılığını görecek, zerre kadar şer işleyen işlediği şerrin karşılığını görecek… O halde hayatımızı imanımıza göre, Kur’an’a göre, irfana göre düzenlemeliyiz.

İrfan dediğimiz şey, tasavvuftur. Hayatımızı Kur’an’a göre, Allah’ın rızasını kazanacak şekilde, akıllıca, uyanık, zekî, basîretli bir şekilde planlamalıyız. Bunun yolu yöntemi, işte o ilmin içindedir. Ona çalıştığı zaman insan, Allah nasib ederse olur.

Zâten ayet-i kerime de net olarak, sarih olarak bunu bildiriyor; bismillâhir-rahmânir-rahîm:

(Vemâ halaktül-cinne vel-inse illâ liya’budûn.) “Ben Azîmüşşan Allah-u Teâlâ, insanları ve cinleri sadece bana iyi bir kulluk yapsınlar diye yarattım; başka bir şey için değil…”

(Vemâ halaktü) Ben yaratmadım… (elcinne) Cin, göze görünmeyen mahlûk demek… Çünkü cenne, bir şeyi örtüp, katlayıp göstermemek demek… Cin de; üstü örtülü, kapalı olup da insan gözüne görünmeyen mahlûklara derler.

Etiketler:

Konu Yazari