About Post Author

Hristiyanlar için Kanıtlar

Hristiyanlar için Kanıtlar
Oğul, Baba, Tanrı’nın Oğulları

“Tevhid Kitabı: Tevhid Suresi Tefsiri” Kitabı’ndan bir bölüm; yazan: Imam Ahmed el Hasan (as):

Oğul:
Tevrat ve İncil’de (Babam, Baban, Oğul, Baba, Tanrı’nın Oğulları).
4 …. Edomlular, “Biz ezildik, ama yıkıntıları yeniden kuracağız” deseler de, Her Şeye Egemen RAB şu karşılığı verecek: “Onlar kurabilirler, ama ben yıkacağım. Ülkeleri kötülük ülkesi, kendileri de RAB’bin her zaman lanetlediği halk olarak tanınacak. 5 Bunu gözlerinizle görünce, ‘RAB İsrail sınırının ötesinde de büyüktür!’ diyeceksiniz.” 6 Her Şeye Egemen RAB, adını küçümseyen siz kâhinlere, “Oğul babasına, kul efendisine saygı gösterir” diyor, “Eğer ben babaysam, hani bana saygınız? Eğer efendiysem, hani benden korkunuz? “Oysa siz, ‘Adını nasıl küçümsedik?’ diye soruyorsunuz. [1].
21 O anda İsa Kutsal Ruh’un etkisiyle coşarak şöyle dedi: «Baba, göğün ve yerin Rabbi! Bu gerçekleri bilge ve akıllı kişilerden gizleyip küçük çocuklara açtığın için sana şükrederim. Evet Baba, bunun böyle olması senin isteğindi. 22 «Babam her şeyi bana emanet etti. Oğul’un kim olduğunu Baba’dan başka kimse bilmez. Baba’nın kim olduğunu da Oğul ve Oğul’un O’nu tanıtmayı dilediği kişilerden başkası bilmez.» 23 Sonra öğrencilerine dönüp özel olarak şöyle dedi: «Sizin gördüklerinizi gören gözlere ne mutlu! 24 Size şunu söyleyeyim, nice peygamberler, nice krallar sizin gördüklerinizi görmek istediler, ama göremediler. Sizin işittiklerinizi işitmek istediler, ama işitemediler.» [2].
1 Ey ilahi varlıklar, tanıyın RAB’bi, Görkemini, kudretini tanıyın RAB’bin! 2 RAB’bin görkemini adına yaraşır biçimde övün, Kutsal giysiler içinde RAB’be tapının! [3].
1 İsa kalabalıkları görünce dağa çıktı. Oturduktan sonra, öğrencileri yanına geldiler. 2 Onlara seslenip şöyle ders vermeye başladı: 3 «Ne mutlu ruhta yoksul olanlara! Göklerin Egemenliği onlarındır. 4 Ne mutlu yaslı olanlara! Onlar teselli edilecekler. 5 Ne mutlu yumuşak huylu olanlara! Onlar yeryüzünü miras alacaklar. 6 Ne mutlu doğruluğa acıkıp susayanlara! Onlar doyurulacaklar. 7 Ne mutlu merhametli olanlara! Onlar merhamet bulacaklar. 8 Ne mutlu yüreği temiz olanlara! Onlar Tanrı’yı görecekler. 9 Ne mutlu barışı sağlayanlara! Onlara Tanrı oğulları denecek. 10 Ne mutlu doğruluk uğruna zulüm görenlere! Göklerin Egemenliği onlarındır. 11 «Bana olan bağlılığınızdan ötürü insanlar size sövüp zulmettikleri, yalan yere size karşı her türlü kötü sözü söyledikleri zaman ne mutlu size! 12 Sevinin, sevinçle coşun! Çünkü göklerdeki ödülünüz büyüktür. Sizden önce yaşamış olan peygamberlere de böyle zulmettiler. [4].

Tevrat ya da İncil’de bulunan bu sözler, bunların bazı kısımları ve -Allah Teala’nın bir oğlu olabileceğini iddia edebilmek ya da bir kişiye, mutlak Tanrılık iddiasında bulunabilmek için- amelsiz alimlerin yorumladıkları; onlara cahil/bilgisiz olanlara muğlak/komplike gelmiştir. Ve hiçbir şekilde, bir insanın ilahlığı, mutlak ilahlık demek değildir. Bilakis, bu müşterek olarak, herhangi bir kişinin, gerçek evlatlık oluşunu reddeder (belirli bir ebeveynin çocuğu olma durumu) [5]. Ve eğer buna birisi açık bir kalple dönse, tıpkı Yüce Allah Teala’nın Yarattığından istediği gibi, gerçek ilmi istese, İsa as’ı, Allah’a hamd ederken ve bu kelimeleri sarfetmeden önce de, O’na şükrederken bulacaktır. Ve eğer biri buna adalet gözüyle bakarsa, bu sözlerin, Allah’ın mahlukatı üzerine Hüccetleri ve O’nun yeryüzündeki Halifeleri olan, tüm Peygamberler, Elçiler ve Vasiler’e uygulanabilir olduğunu görecektir.

Allah’ın Hüccetlerinden olan her bir Hüccet, kendi zamanında ümmeti arasında, Allah’ı en iyi bilendir. Böylelikle de, onun zamanında ümmeti arasında Allah’ı bilen tek kişinin o olduğu ve ayrıca hiç kimsenin de, Allah’ın Halifesi’ni ve Allah’ın Hüccetini, onu yaratan Allah dışında (Oğul’un kim olduğunu Baba’dan başka kimse bilmez. Baba’nın kim olduğunu da Oğul ve Oğul’un O’nu tanıtmayı dilediği kişilerden başkası bilmez.), gerçek bir bilmeyle bilmeyeceği de kanıtlanmış olmaktadır.

Ve, Resulullah saas’ın, onun Halifesi Ali bin Ebu Talib as’a olan bir konuşmasında şöyle geçmektedir: “Ya Ali! Benim ve senin dışında kimse Allah’ı bilemez. Ve Allah ve senin haricinde de beni kimse bilemez. Ve Allah ve benim haricimde de kimse seni bilemez” [6].

Ve ayrıca, kişi gerçeği bilmelidir, bu da, tüm yaratımın, Yüce Allah Teala’nın çocukları olduğudur. O svt, onlara bir Babanın çocuklarına merhamet ettiği gibi merhamet eder. Esasen, tek çocuğu olan bir annenin merhametinden, O svt yaratımına daha çok merhametlidir. Ve kuşkusuz Peygamberler, Elçiler ve ayrıcalıklı olanlar (as), Yüce Allah’a en sevgili olan Yaratımdır. Yani onlar, Yüce Allah Teala’yı bu anlama göre, Baba olarak en çok hak edenlerdir. Çünkü O’na itaat etmiş ve itaat etmemezlik yapmamışlardır. Tıpkı salih bir oğulun, babasına itaatli ve vazifeşinas olması gibi. Bu nedenle, bu anlama istinaden, onların Allah’ın oğulları olduğunu söylemek ve fakat mutlak İlah olmadıklarını söylemek doğru olur. Bilakis, onlar lütuf ve ihsana mahzar olmuş kullardır. {Böyle iken (bazıları) “Rahmân evlât edindi” dediler. Hâşâ! O bundan münezzehtir. Bilâkis o evlât dedikleri lutuf ve ihsana mazhar olmuş kullardır.} {Enbiya Suresi: 26}.

{Eğer Allah (iddia ettikleri gibi) bir evlât sahibi olmak isteseydi elbette yarattıklarından dilediğini seçerdi. Ama O’nun böyle bir durumla ilgisi yoktur; O bir tek Allah’tır, mutlak otorite sahibidir.} {Zümer: 4}.

Ve bu da, Kuran’da onların (as), şöyle olduklarına istinaden bulunan kanıttır: {… (bu kandil) doğuya da batıya da ait olmayan, yağı neredeyse ateş dokunmasa bile ışık veren mübarek bir zeytin ağacından yakılır. Nûr üstüne nûr. …} {Nur Suresi: 35}, anlamı, onların yaratımdaki Allah olmalarıdır. Yani onlar Allah’ın bir tezahürü ve onlardan (as) olan bir hadiste de geçtiği üzere, Allah’ın suretidirler: “Esasen, Allah, Adem’i kendi suretinden yaratmıştır.” [7], Tanrı, “İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım” dedi [8], Ve onlar Yüce Allah Teala değildir. Binaenaleyh onlara bakmak, Allah’a bakmaktır. Onları görmek, Allah’ı görmektir. Ve İncil’de: Ne mutlu yüreği temiz olanlara! Onlar Tanrı’yı görecekler. Ne mutlu barışı sağlayanlara! Onlara Tanrı oğulları denecek. [9]

Ve Kuran’da da aynı konuşma şöyle geçmektedir: {Oysa o gün bir kısım yüzler rablerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır.} {Kıyame Suresi: 22& 23}.

Ebu Salt el-Herevî, İmam Ali Rıza as’ın şöyle dediğini nakleder: “Peygamber Efendimiz saas şöyle buyurmuştur: “Kim beni sağken veya ölümümden sonra ziyaret ederse Allah’ı ziyaret etmiştir.” Peygamber efendimizin cennetteki makamı herkesin makamından daha üstündür. Kim cennette kendi bulunduğu makamdan Peygamber (s.a.a)’i ziyaret ederse Allah’ı ziyaret etmiş gibidir.” Ebu Salt diyor ki; Daha sonra İmam (a.s)’dan şu soruyu sordum: Ey Allah resulünün oğlu! “Lâ ilahe illallah demenin sevabı Allah’ın yüzüne bakmaktır” şeklindeki hadisin manası nedir? İmam Rıza (a.s): Ey Ebu Salt! Kim Allah’ın kendi mahlukları gibi yüzü olduğuna inanırsa kâfirdir. Allah’ın yüzü, onun peygamber ve evliyalarıdır. Halk onların sayesinde Allah’a, dine ve Allah’ı tanımaya yönelir. Allah-u Teala buyuruyor ki: “Her şey fânidir. Yalnızca Rabbinin veçhi (yüzü) bâkidir.” (Rahman/26-27) Ve yine buyuruyor: “Onun veçhinden (yüzünden) başka her şey helak olucudur.” (Kasas/88)” [10].

Yüce Allah Teala buyurur: {De ki: Eğer Rahmân’ın bir çocuğu olsaydı, elbette ben (ona) kulluk edenlerin ilki olurdum!} {Zuhruf Suresi: 81}.

{De ki: Eğer Rahmân’ın bir çocuğu olsaydı, elbette ben (ona) kulluk edenlerin ilki olurdum!} Anlamı, Hz. Muhammed saas, Yüce Allah Teala’ya en yakın şeydir. Ve Allah Teala’nın yarattığı ilk yaratımdır. Ve Allah Teala’ya ilk ibadet edendir. Bu nedenle, eğer Yüce Allah Teala bir çocuk edinmek isteseydi (haşa, Allah Teala bundan münezzehtir), bu Hz. Muhammed saas olurdu ki; zira, Yüce Allah Teala tarafından yaratılan ilk şeyin, oğlu ya da kelamı olduğunu söylerler. Bu nedenle, Hz Muhammed saas, “Ben Yüce Allah Teala’ya en yakın yaratımım” demiştir. Ne, “Ben Yüce Allah Teala’dan ayrılmış olan oğluyum” demiştir, ne de, “Ben mutlak Tanrıyım” demiştir. Bilakis, “Ben Abdullah’ım (Allah’ın kulu)” ve “Abdullah’ın (Allah’ın kulu) oğluyum” demiştir. {Böyle iken (bazıları) “Rahmân evlât edindi” dediler. Hâşâ! O bundan münezzehtir. Bilâkis o evlât dedikleri lutuf ve ihsana mazhar olmuş kullardır.} {Enbiya Suresi: 26}.

Böylece, her kim gerçeği arıyorsa, gerçeğe ulaşabilmesi ve kendisini Yüce Allah’ın gazabından koruyabilmesi için, araştırmasında çok hassas ve samimi/dedike olmalıdır. {Hakikaten siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız. Bundan dolayı, neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecektir! Rahmân’a çocuk isnadında bulunmaları yüzünden. Halbuki çocuk edinmek Rahmân’ın şanına yakışmaz. } {Meryem Suresi: 88 – 92}.

Read More

Başı Açık Namaz Kılmak

BAŞI AÇIK NAMAZ KILMAK

Namazda tembellikten ve gevşeklikten dolayı başı açık bulundurmak mekruhtur. Tembellikten maksad, baş örtmeyi bir ağırlık saymaktır. Gevşeklikten maksad da, namazda baş örtmeyi önemsememektir. Halbuki bu bir sünnettir. Böyle olmayıp da özürden dolayı olursa, başın açık bulunmasında bir kerahet yoktur. Sadece sıcaktan veya hafiflemekten dolayı başı açık bırakmak ise, mekruh görülmüştür, bu bir özür sayılmaz.

Bir de namazda tevazu ve huşu maksadı ile başı açık bırakmakda bir kerahet yoktur, denilmiştir. Bununla beraber deniliyor ki, tevazu ve huşu bir kalb işidir. O halde kalb ile tevazu ve huşuda bulunup başı örtmek daha iyidir. Yine denebilir ki, tevazu ve huşu maksadı ile başı açık bırakmak, kalbdeki tevazu ve teslimiyetin bîr dış görüntüsüdür. Bunun için iyidir. Şu kadar var ki, namaza başlarken sadece tevazu ve huşu maksadı ile başları açık bırakacak kimseler pek az bulunur.

Şunu da ilâve edelim ki, biz namazlarımızı Peygamber Efendimizin kıldığı gibi kılmakla emrolunmuşuz. Çünkü bir hadîs-i şerîfde Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Beni namaz kılarken nasıl görüyorsanız siz de öyle namaz kılın.” Peygamber Efendimiz ise, namazlarını mübarek başları örtülü olarak kılmışlardır. Bu bir âdet işi değildir. Doğrusu namazda peygamberimizin uyguladığı sünnet işine uymak ve başkalarına benzemekten sakınmak meselesidir. İhramda başların açık bulundurulması başka bir hikmete bağlıdır. O, mahşer hayatının bir örneğidir. Namaz buna kıyas edilmez. İbadetlerde kıyas geçerli olmaz. Artık gerçek bir özür bulunmadıkça, başı güzel bir şekilde secdeye engel olmayan bir giysi ile örtmenin daha faziletli olduğu kesindir. Öyle ki, secde esnasında baştan düşen bir giysiyi (tek el ile) başa yerleştirmek faziletli görülmüştür. Fakat iki elle (çok hareket ile) yapılmaz.

Bu konuda kerahet ve fazilet erkeklere göredir. Kadınlara göre ise, başlarının namazda örtülü olması her halde şarttır. Başlarının açık bulunması, namazlarını bozar. Bu konu, din kitablarımızın bir çoğunda, özellikle “Bahr-i Raik” ile “Reddü’l-Muhtar” adlı eserlere ayrıntılı olarak yazılmıştır.

(Ömer Nasuhi Bilmen – Büyük İslam İlmihali)

Read More

Tasavvuf İlminin Fazileti

Tasavvuf İlminin Fazileti

Ulema, ümmetin yol göstericisi, delili, dinin direğidir.

Süfyan b. Uyeyne; “İnsanların en cahili, bildiği halde yapmayan ve en faziletlisi ise Allah’tan en çok korkandır.”

İlmi ile amil olmayan alimin, ilmi bereketiyle amele dönmesi umulur. İlim hem farz hem de fazilettir. Kitap ve Sünnete istinat etmelidir.
Farz ilim, ihlâs ilmidir. Tehlikeli davranışları incelikleriyle bilmektir. Vakit ilmidir. Helali bilmeye yarayan ilimdir. Alış-veriş, nikah ve talak ilmidir. Cahili olduğu ilmi elde etme ilmidir. İlm-i tevhidi öğrenmek, yerine getirilmesi farz olan şeyleri; amel etmeyi bilecek kadar öğrenmek, emir ve nehiy ilmini öğrenmek farz olan ilimdir denilmiştir.

Ebu Ali el Cüzcani: Allah’tan istikamet üzere olmayı isteyenlerden ol, keramet sahibi olmayı isteyenlerden değil.

Kırık kalpli ve amelinden ötürü kendini sorumlu tutmak, nefsini itham etmek, keramet ve keşiften üstün tutulmalıdır.

Yakin bir defa hasıl oldu mu, yeni harikuladeliklerle yakin artmaz. Bulunduğu makam istiğna makamı olduğundan, ilahi kudretin harikuladelikler vasıtasıyla bilinmesine ihtiyacı olmadığı gibi, bunda ilahi bir hikmet de yoktur.

Eğer kişi marifet yolunda ilerlerken keramet ve harikuladeliklere rastlarsa bu caiz ve güzeldir, rastlamazsa bu mühim olmadığı gibi eksiklik de değildir.

Bütün ilimlerin tahsili esnasında dünya muhabbeti ve takvanın hakikatlerinden uzak kalmak tahsile mani olmaz, hatta bazen bu ilmi elde etmeye yardımcı olur. (çünkü ilimle uğraşmak çok zordur)

Ehl-i tasavvufun ilmi, dünya ile elde edilmez, heva ve hevesten kaçınmadıkça bu ilmin hakikatlerine ulaşılmaz. Takva medresesi dışında da öğrenilemez.

Sufiler, muhabbetin her çeşidine vakıftırlar. Muhabbet-i Zati’den, muhabbet-i sıfatın; kalbi muhabbetten, ruhi muhabbetin farkını bilirler.

Saf bir takva ve zühdde kemal, ilimde üstün olmakla elde edilir.

Kalp aynası cilalanmış kimse, Levh-i Mahfuz’dan bazı bilgilere sahip olabilir. Külli ilimleri ihata edenin, cüz’i ilimlere dönmeye onlarla uğraşmaya ihtiyacı yoktur.

Yaşanmayıp, çok ilim elde etme düşüncesi şeytanın bir aldatmacasıdır.

İlm-ül verase ilm-ül diraseden geçer. Hakka’l yakin derecesi ilimleri vicdanidir. Müşahede makamından üstündür.

Sahabe, yakin ilmini kendileri hallederken, fetva ilmini tabiine havale ediyordu. Mufassal bilgi, kalp temizliği, üstün seciye ve kabiliyetle elde edilir. Mücmel bilgi ilmin aslıdır.

Allah (cc) kuluna hayır murad etti mi onu taate muvaffak kılar.

Salih amel, salih amele götürür. Alim ve zahid sufi kendini kimseden üstün görmez. Tercih edildiğinde aleyhinde bir fitne olmasından korkar.

Read More

Saliha Hanımlar için tavsiyeler

Huzur dolu bir âile ortamı için sâliha bir hanımın kocasıyla münâsebetlerinde gözeteceği incelikler…

Beyini hiçbir zaman ihmal etmemeli, âile fertleri arasındaki sıralamada onu ikinci sıraya düşürmemelidir. Bu hâl, yaratılışa ters düşeceği için normal bir erkek, kadının böyle bir davranışını kabullenemez.

Bir insanı memnun etmek için onu iyice tanımak gerekir. Bu yüzden hanım; kocasını anlamaya, onun ideallerini, alâkalarını, hislerini, zevklerini paylaşmaya ve ondan kopmamaya çalışmalıdır. Buna mukâbil erkek de hanımına karşı aynı şekilde hareket etmelidir. Eğer bunu önemsemezlerse, hayat arkadaşlığının tabiî îcâbı olan “beraberlikler, ortak noktalar ve paylaşmalar” gittikçe azalır ve eşler birbirinden zamanla uzaklaşır. Vakitlice tedbir alınmazsa bu bir müddet sonra öyle bir hâl alır ki; eşler arasındaki muhabbet ve birliktelik, yerini ayrılık ve nefrete bırakabilir. Bunun en kötü mevsimi ihtiyarlıktır. Birlikte geçirdikleri yıllar boyunca birbirini tanıyıp anlamaya çalışmamış kimselerin ihtiyarlık demlerindeki ayrılığı ise, hazîn bir yalnızlık, geri dönülmez bir hasret ve nedâmettir.

HANIM NASIL BAŞ TACI OLUR?

Hanım, beyine hayırlı ve meşrû her işinde yardımcı ve destek olmalıdır. Onun akrabalarına da hürmette kusur etmemelidir. Tercih ve fedâkârlık durumunda kalırsa, onun âilesine daha fazla yakınlık göstermelidir.

Hayat sürprizlerle doludur. Felâket ve buhran zamanları olabilir. Böyle zamanlarda beyinin yanında bulunması ve onun yükünü hafifletmeye çalışması gerekir. Büyüklerimiz ne güzel demişler:

“Halı ol, üzerinde kırk tane ayak dolaşsın ki, baş tâcı olasın.”

Buna emsâl nice atasözleri ve vecîzeler söylenmiştir. Bu sözlerden ilhamla ifade edecek olursak, sıkıntı anlarında “ağzından kan damlasa, kızılcık şurubu içtim” denilmeli, kol kırılıp yen içinde kalmalıdır. “Yuvasına gelinlikle girmeli, yuvayı saâdetle doldurmalı ve bu kapıdan ak, lekesiz bir kefenle ebedî yolculuğa çıkmalıdır.” Nitekim Sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz, ilk hanımı olan Hazret-i Hatice’nin sabır, anlayış, teslimiyet ve fedâkârlıklarını, bir ömür boyu unutamamış ve her zaman hayırla yâd etmiştir.

Read More

Hazreti Musa ve Azrail

Ebû Hureyre radıyallahu anh Peygamber aleyhisselâmın şöyle buyurduğunu anlatıyor:

Ölüm Meleği Azrail aleyhisselâm, Hazreti Musa’ya gönderilmişti. Musa aleyhisselâm, karşısına çıkar çıkmaz Azrail’in gözüne bir tokat attı ve gözünü kör etti.

Azrail aleyhisselâm, Hazreti Allah’a geçen hadiseyi nakletti ve:

— Ey Rabbim, beni ölümü istemeyen bir kuluna gönderdin, dedi. Bunun üzerine Allahü Teâlâ, Azrail’in gözünü iade etti ve:

— Git, o kula de ki, elini bir öküzün üzerine koysun, elinin kapladığı yerde ne kadar kıl varsa, onların sayısı kadar kendisine ömür verdim, diye söyle, dedi.

Azrail aleyhisselâm gelip Allahü Teâla’nın bu emrini söyleyince Musa aleyhisselâm:

— Ey Rabbim, sonra ne olacak? diye sordu. Aîlahü Teâlâ da cevaben:

— Ondan sonra yine ölüm, buyurdu. Musa aleyhisselâm da: — O halde Azrail şimdi canımı alsın, dedi. Kabrinin de, Beyt-i Mukaddes’e bir taş atımı mesafede yakın olmasını niyaz etti. Zira bu sırada Musa aleyhisselâm Tiyh sahrasında bulunuyordu.

Peygamber aleyhisselâm daha sonra şöyle buyurdular:

— Orada olsaydım, size Musa aleyhisselâmın kabrini gösterirdim. Kesib-i Ahmar’in altında yol tarafındadır.

(Buharî, Müslim)

Read More

Fetih Suresi son 3 ayet

And olsun ki Allah, Peygamberinin rüyasının gerçek olduğunu tasdik eder. Ey inananlar! Siz, Allah dilerse, güven içinde, başlarınızı tıraş etmiş veya saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescidi Haram’a gireceksiniz. Allah, sizin bilmediğinizi bilir. Size, bundan başka, yakın zamanda bir zafer verecektir.
Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini, doğruluk rehberi Kuran ve hak din ile gönderen O’dur. Şahit olarak Allah yeter.
Muhammed Allah’ın elçisidir. Onun beraberinde bulunanlar, inkarcılara karşı sert, birbirlerine merhametlidirler. Onları rükua varırken, secde ederken, Allah’tan lütuf ve hoşnudluk dilerken görürsün. Onlar, yüzlerindeki secde izi ile tanınırlar. İşte bu, onların Tevrat’ta anlatılan vasıflarıdır. İncil’de de şöyle vasıflandırılmışlardı: Filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş, ekincilerin hoşuna giden ekin gibidirler. Allah böylece bunları çoğaltıp kuvvetlendirmekle inkarcıları öfkelendirir. Allah, inanıp yararlı işler işleyenlere, bağışlama ve büyük ecir vadetmiştir.
Read More

Yunus ( A.S ) Peygamber

Adı Kur’ân’da geçen peygamberlerden biri.

Soyu, Bünyamin vasitasiyla Ya’kûb (a.s)’a ve onun vasıtasıyla de İbrâhim (a.s)’a dayanmaktadır. Bazı alimlerin naklettiğine göre, isa (a.s) annesinin adıyla İsa b. Meryem diye anıldığı gibi, Yûnus (a.s) da annesinin adıyla Yûnus b. Matta diye anılmaktadır. (ibn Sa’d, Tabakatü’l-Kübra, Beyrut 1957, I, 55). Buhârî’nin verdiği bilgiye göre ise, bu görüş yanlıştır. Aslında Matta, Yûnus (a.s)’in annesinin değil, babasının adıdır. Yani Yûnus (a.s), Yûnûs b. Matta diye anılınca, babasının adıyla anılmış olur (ez-Zebîdî, Sahihi Buhârî Muhtasari Tecridi Sarih Tercemesi ve serhî, trc: Kamil Miras, Ankara, 1971, IX, 152). Yûnus (a.s)’in Ya’kub (a.s)’in torunlarından olduğu, Kur’ân’da şöyle haber verilmiştir:

“Nûh’a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. Nitekim İbrâhim’e, İsmail’e, İshâk’a, Yakub’a, torunlarına, İsa’ya, Eyyûb’a, Yûnus’a, Harûn’a, Süleyman’a da vahyetmiş ve Davud’a da Zebûr’u vermiştik” (en-Nisâ, 4/163).

Bu âyette ifâde edildiği gibi İsâ (a.s), Eyyûb (a.s), Harun (a.s) ve Süleyman (a.s)’da Yunus (a.s) ile ayni soydan, Yakub (a.s)’in torunlarındandırlar.

Yûnus (a.s)’in nüfusu yüz bini aşkın bir şehrin halkına uyarıcı ve tevhide çağrıcı bir peygamber olarak gönderildiği, Kurân’da şöyle geçmektedir:

“Ve onu yüz bin İnsana, ya da daha fazla olanlara peygamber gönderdik” (es-Saffat, 37/147).

O’nun peygamber olarak gönderildiği bu yerin Ninova şehri olduğu nakledilmiştir. Ninova şehri, Dicle nehrinin kıyısında, şimdiki Musul’un yerinde bulunmaktaydı. Bu beldenin İnsanları küfrün içinde bulunuyorlardı ve putlara tapmakta idiler. Yûnus (a.s) onları küfürden ve putperestlikten nehyetmek bir de onlara, küfürlerinden dolayı tevbe etmelerini, Yüce Allah’ın varlığına ve birbirine inanmalarını emretmek üzere gönderilmişti (ez-Zemahserî, el-Kessâf, Kahire, t.y., V, 126; et-Taberî, Tarih, Mısır 1326, II, 42).

Yûnus (a.s)’in adi, Kur’ân’ın çeşitli yerlerinde geçmekle berâber, Kur’ân’daki sûrelerden birine isim olarak verilmiştir. Kur’an’ın onuncu sûresinin adı, Yûnus sûresidir.

Yûnus (a.s) milletini otuz üç yıl Allah’a imân etmeye, küfürden kurtulmaya davet etti, tebliğde bulundu ve peygamberlik vazifesini yerine getirdi. Ancak sadece iki kişi ona imân etti (ibn Esir, el-Kâmil, Beyrut 1965, I, 360; Sahihi Buhâri ve Tecridi Sarih Tercümesi, IX, 152).

Milletinin bu şekilde küfürde direnmesi ve imâna gelmemesi, Yûnus (a.s)’in zoruna gitti. Yüce Allah onun bu kızgınlığını ve bunun neticesinde milletini terketmeye kalkışmasını şöyle haber vermiştir:

“Zünnûn (Yûnus)’a gelince, o, öf keli bir halde geçip gitmişti. Bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihâyet karanlıklar içinde; “Senden başka hiç bir ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!” diye niyaz etti.” (el-Enbiyâ, 21/87).

Bu âyette Yûnus (a.s)’dan Zünnûn diye bahsedilmiştir. Zünnûn, balık sahibi demektir. Kur’ân’ın başka bir yerinde de, Yûnus (a.s) bu lâkapla anılmıştır:

“Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani, o dertli dertli Rabbine niyaz etmişti” (el-Kalem, 68/48).

Hem bu âyette hem de yukarıdaki âyette Yûnus (a.s)’in sabretmemesine, Allah’ın emri olmadan milletini terk etmeye kalkışmasına işâret edilmiştir. Onun bu hali üzerine, Yüce Allah söyle buyurmuştu:

“O halde, peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret” (el-Ahkâf, 46/35).

Allah’ın müsaadesi olmadan Yûnus (a.s)’in ayrılmaya kalkışması, iyi netice vermemişti. Ninova’dan ayrılmak için bir gemiye binmişti. Geminin batmaya yüz tutması üzerine, hafiflemesi için yolculardan birinin suya atılması gerekti. Kimin suya atılacağını tespit için kur’a çekildi ve kur’a Yûnus (a.s)’a isâbet etti. Bu durum kur’ân’da söyle haber verilmiştir:

“Gemide onlarla karşılıklı Kur’a çektiler de yenilenlerden oldu” (es-Saffat, 37/141).

işin daha acısı, Yûnus (a.s) denize atıldıktan sonra bir balık onu yutmuştu. Yüce Allah Kur’ân’da onun bu durumunu söyle haber vermiştir:

“Yûnus, (Rabbinden izinsiz olarak kavminden ayrıldigi için) kendisi kötülüklerken, onu bir balık yuttu” (es-Saffat, 37/142).

Burada Yûnus (a.s) hatasını anlamış ve nefsini kınamaya başlamıştı. Balığın karnındaki karanlıklarda:

“Senden başka ilâh yoktur. Sen eksikliklerden uzaksın, yücesin. Ben zalimlerden oldum!” (el-Enbiyâ, 21/87) diye dua etmeye ve Allah’a yalvarmaya başladı. Bu şekilde imân ve inançla Allah’a sığınması neticesinde, Yüce Allah onu affetmişti (el-Maverdî, en-Nuketu ve’l-Uyûnu, Beyrut 1992, III, 465 vd). Yûnus (a.s)’in duasının kabul edildiği ve Allah tarafından bağışlandigi, Kur’ân’da şöyle dile getirilmiştir:

“Biz de onun duasını kabul ettik ve onu tasadan kurtardık. iste biz, insanları böyle kurtarırız” (el-Enbiyâ, 21/88).

“Eğer tesbih edenlerden olmasaydı, (insanların) yeniden diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı” (es-Saffat, 37/143, 144).

Gücü her şeye yeten Yüce Allah, balığın karnındaki Yûnus (a.s)’i öldürmedi. Bir süre sonra balık onu ağzı ile sahile bırakmıştı. Onun kurtuluş ve daha sonraki hali, Kur’ân’da şöyle haber verilmiştir:

“(Ama balığın karnında bizi andı, tesbih etti), biz de onu hasta bir halde agaçsız, boş bir yere attık ve üzerine (gölge yapması için) kabak türünden bir ağaç bitirdik” (es-Saffat, 37/145, 146).

Yûnus (a.s)’in Allah tarafından affedilmesi ve büyük bir tehlikeden kurtarılması, Kur’ân’ın başka bir yerinde dile getirilmiştir:

“Sen Rabb’inin hükmüne sabret, balık sahibi (Yûnus) gibi olma. Hani o, sıkıntıdan yutkunarak (Allah’a) seslenmişti. Eğer Rabb’inden ona bir nimet yetişmeseydi, yerilerek çıplak bir yere atılırdı. Fakat (böyle olmadı), Rabb’i onun duasını kabul etti de onu salihlerden kıldı” (el-Kalem, 68/8, 49, 50).

Yûnus (a.s)’i bu sıkıntılardan kurtaran Yüce Allah, onun milletine de neticede hidâyeti nasib etti. Onlar da sonunda Allah’a imân edip tevhid’e sarıldılar. Onların tevbe edip hakka dönüşlerini ifâde eden âyetin meâli şöyledir:

“inandılar, biz de onları bir süreye kadar geçindirdik” (es-Saffat, 37/148).

Yûnus (a.s)’in milletinin bu şekilde tevbe etmeleri, küfürden dönüp Allah’a inanmaları, Allah tarafindan övülmüş, methedilmiştir:

“Keşke (azabı gördükten sonra) inanıp da, inanması kendisine fayda veren bir memleket olsaydı! (Azabı gördükten sonra inanmak, hiç bir memlekete yarar sağlamamıştır). Yalnız Yûnus’un kavmi, (azab henüz inmeden önce) inanınca, dünya hayatında onlardan rezillik azabını kaldırmış ve onları bir süre daha yaşatmıştık” (Yûnus, 10/98).

Yûnus (a.s)’in faziletli bir İnsan olduğu, Yüce Allah tarafından şöyle haber verilmiştir:

“ismâil, el-Yesa’, Yunus ve Lut’a da (yol gösterdik). Hepsi iyilerden idiler” (el-En’âm, 6/86).

Hz. Muhammed (s.a.v) de onu söyle övmüştür:

“Her kim ben Yûnus b. Mattâ’dan hayırlıyım derse, yalan söylemiştir” (Buhârî, Tefsiru süre 6, 4).

Yûnus (a.s) da, diğer peygamberler gibi, insanları küfrün şerrinden nehyetmiş ve Allah’a imân etmeye davet etmiştir. inanan insanlar için, onun hayatından alınacak çeşitli ibretler vardır.

Read More

Sami Yusuf – Hasbi Rabbi

Read More

Muhteşem Sözler

 

Dininizin elden gitmesi (zehab-ı diniküm) dört şeyle olur :

Birincisi , bildiklerinizle amel etmemeniz ;
ikincisi , hakkında bilmediğiniz şeylerle amel etmeniz ;
üçüncüsü, bilmediğiniz şeyleri öğrenmemeniz ve cahil kalmanız ;
dördüncüsü ise , insanların bilmedikleri şeyleri öğrenmelerine mani olmanızdır.

Feth – Abdulkadir el-Geylani (r.a.)

” Siz kendinizi değiştirmedikçe Allah da sizi değiştirmez”
(Ra’d -11)

Yine ” Siz bıkmadıkça Allah bıkmaz ” der Resulullah ( S.A.V ) Efendimiz.

Read More