Saliha Hanımlar için tavsiyeler

Huzur dolu bir âile ortamı için sâliha bir hanımın kocasıyla münâsebetlerinde gözeteceği incelikler…

Beyini hiçbir zaman ihmal etmemeli, âile fertleri arasındaki sıralamada onu ikinci sıraya düşürmemelidir. Bu hâl, yaratılışa ters düşeceği için normal bir erkek, kadının böyle bir davranışını kabullenemez.

Bir insanı memnun etmek için onu iyice tanımak gerekir. Bu yüzden hanım; kocasını anlamaya, onun ideallerini, alâkalarını, hislerini, zevklerini paylaşmaya ve ondan kopmamaya çalışmalıdır. Buna mukâbil erkek de hanımına karşı aynı şekilde hareket etmelidir. Eğer bunu önemsemezlerse, hayat arkadaşlığının tabiî îcâbı olan “beraberlikler, ortak noktalar ve paylaşmalar” gittikçe azalır ve eşler birbirinden zamanla uzaklaşır. Vakitlice tedbir alınmazsa bu bir müddet sonra öyle bir hâl alır ki; eşler arasındaki muhabbet ve birliktelik, yerini ayrılık ve nefrete bırakabilir. Bunun en kötü mevsimi ihtiyarlıktır. Birlikte geçirdikleri yıllar boyunca birbirini tanıyıp anlamaya çalışmamış kimselerin ihtiyarlık demlerindeki ayrılığı ise, hazîn bir yalnızlık, geri dönülmez bir hasret ve nedâmettir.

HANIM NASIL BAŞ TACI OLUR?

Hanım, beyine hayırlı ve meşrû her işinde yardımcı ve destek olmalıdır. Onun akrabalarına da hürmette kusur etmemelidir. Tercih ve fedâkârlık durumunda kalırsa, onun âilesine daha fazla yakınlık göstermelidir.

Hayat sürprizlerle doludur. Felâket ve buhran zamanları olabilir. Böyle zamanlarda beyinin yanında bulunması ve onun yükünü hafifletmeye çalışması gerekir. Büyüklerimiz ne güzel demişler:

“Halı ol, üzerinde kırk tane ayak dolaşsın ki, baş tâcı olasın.”

Buna emsâl nice atasözleri ve vecîzeler söylenmiştir. Bu sözlerden ilhamla ifade edecek olursak, sıkıntı anlarında “ağzından kan damlasa, kızılcık şurubu içtim” denilmeli, kol kırılıp yen içinde kalmalıdır. “Yuvasına gelinlikle girmeli, yuvayı saâdetle doldurmalı ve bu kapıdan ak, lekesiz bir kefenle ebedî yolculuğa çıkmalıdır.” Nitekim Sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz, ilk hanımı olan Hazret-i Hatice’nin sabır, anlayış, teslimiyet ve fedâkârlıklarını, bir ömür boyu unutamamış ve her zaman hayırla yâd etmiştir.

Read More

Avrete Bakan Göz

 

AVRETE BAKAN GÖZ

Harama ve özellikle de karşı cinsten görmemesi gereken uzuvlara, yani “avrete” bakmanın ne kötü bir günah olduğunu bildiren bir çok âyet-i kerime ve hadîs-i serîfler vardır. Tek cümle ile, hadîsi kutsi de buyurulduğu gibi, “bakma, şeytanın zehirli oklarından bir oktur.” Ancak yaklaşık olarak sizin verdiğiz mânâda bir söz (hadîs) fıkıh kitaplarında zikredilirse de müdekkik âlimlerce aslı bulunamamıştır. Hidâye dahil, fıkıh kitaplarının “Haram-helâl” bölümlerinde zikredilen şekliyle meali şöyle dir: “Kim yabancı bir kadının güzelliklerine şehvetle bakarsa Kıyamet günü gözlerine eritilmiş kurşun dökülecektir.” Bakabıldiğimiz kadarı ile bu anlamda bir hadîs meşhur hadîs kaynaklarında olmadığı gibi, Ibn Kesîr’in Mecma’uzzevâid’i ve el-Hindî’nin Kenzü’1-Ummâl’i gibi müracaat kitaplarında da yoktur. Ibn Hacer ed-Dirâye’sinde bunu bulamadığını söyler.(Ibn Hacer, ed-Diraye I/225)

Zeyla’î “gariptir” der.(Zeylâî Nasbu’r-râye) Ancak “garib”i hadîs istilahındaki meşhur mânâsı ile değil “bulunamamıştır” gibi bir anlamda kullanır. Her ikisi de bunun değil de buna benzer bir hadîsin var olduğundan söz ederler. “Istemedikleri halde bir topluluğa kulak verip dinleyenin kulağına Kıyamet günü eritilmiş kurşun dökülecektir.” anlamındaki o hadîs meşhur kaynaklarda vardır ve sahîhtir.(bk. Buhari, ta’bir 45; Ebu Davud, edeb 88; Tirmizi, libas 19 vb.) Ibnü’1-Esîr de meşhur hadîs lugatinda, sadece ikinci hadîse işaret etmektedir.(Ibnü’I-esîr, en-Nihâye I/77) Buna göre muhtemelen kulak için vârid olan tehdit bir kelime değiştirmekle yanlışlıkla göz için de kullanılmıştır. Ya da hadîs kitaplarına geçmemekle beraber fıkıhçılar kanalı ile nakledilegelmiştir. Her halükârda hadîsçilerin bu söze verdikleri not “aslı yoktur” şeklindedir. Yani hadîs olduğunu gösteren bir senedi bulunamamıştır, demektir.

Avrete Bakmanın Etkisi

Kadının kadına ve erkeğin erkeğe gösteremeyeceği yerlerinin göbekle dizkapağı arası olduğunu biliyoruz. BuraIarın isteyerek gösterilmesi halinde kırk günlük sevabın boşa gitmesi diye bir şey var mıdır?

Insan ruh ve beden ikilisinden oluşan bir varlıktır. Beden nasıl helâl ve faydalı gıdalara muhtaç ise, zararlı ve zehirli gıdalardan korunması gerekiyor ve korunmadığı takdirde kötü yönde ve bazan uzun süreli etkileniyorsa ruh da öyledir. Gıdası olan ibâdetler ve zikirle beslenmeli, maddî ve manevî haramlardan korunmalıdır. Korunmadığı takdirde, haramın derecesine göre ruh ondan etkilenecek ve insanın manevî mekanızması(letaifi, manevi alıcıları) bozan bir tel kopmakla, bazan arap saçına dönmekle, bazan da (Allah korusun) tamiri mümkün olmayacak biçimde parçâ parça hale gelmekle zarar görecektir. İşte her günahın insanın manevi dünyasında üç gün, beş gün, kırk gün; ömür boyu sürecek bir izi olur, sevabı da o nisbette azalır. Meseleyi -Allahu a’lem- böyle anlamak gerekir. Yoksa göbekle dizkapağı arasını gösteremeyeceği insana gösterenin bütün amelleri boşa gider; hiç bir hayrı kalmaz diye anlamamalıdır: Bir lokma haramın ibâdetler üzerinde kırk gün kötü tesiri vardır, mealindeki hadisde bize bu noktada ışık tutar.

Read More

EDEP İLLA EDEP

 

(Ey İnsanoğlu! Allah’ı sevmek, Allah’a gitmek istiyorsan,

maddi ve manevi her işinde edeb ile gir, irfan ile çıkmaya çalış.)

– Beni Rabbim edeblendirdi. Ve ne güzel edebledi.

– Âdemoğlunun edebden nasibi yoksa insan değildir.

– İnsanla hayvan arasındaki fark, edebdir.

– Edeble süslenmeyen akıl, silahsız kahramandır.

– Edeb: Aklın dıştan görünüşüdür.

– Edeb: Eline, diline ve beline sahip olmaktır.

– Edeble varan, lütufla döner.

– Edeblerin anası, az konuşmaktır.

– Edeb, evliyaullahın delilidir. Allah’a kavuşma sebebidir.

– Edeb olmadıkça asalet düzelmez.

– Edeb, şeytanı öldüren bir silahtır.

– Edeb, en hayırlı sanattır. Hakk’a giden yolun azığıdır.

– Edeb, her şeyin başıdır. Tasavvufun tamamı, edebdir.

– Edeb, olgunlaşmanın ilk şartıdır.

– Edebi terk eden, arif değildir.

– Edebi berk et! Her şeyi terk et!

– Edebden mahrum olanlar, Hak dergahından kovulurlar.

– Edebi olmayanın güvenilir ilmi yoktur.

– Emir, edebin üstündedir.

– Hakikat’tan maksat, ancak edebdir.

– Hakiki edeb, nefsi terketmektir.

– Ayıplarınızı edeble örtünüz.

– Hakiki güzellik; ilim ve edeb güzelliğidir.

– İnsanın ziyneti, edebin tamamıdır.

– Babası ölen değil, ilim ve edebi olmayan yetimdir.

– Evladına edeb öğretmeyen, düşmanlarını sevindirir.

– Ruhen yükselmek, ancak edeble mümkündür.

– Akıllı, edebi edebsizden öğrenir.

– İlim şerefi ve edeble Âdem, melekten üstün oldu.

– Şeytan Allah’ın huzurundan, edebi terkettiği için kovulmuştur.

– Edeb dışı hareketler, feyzi keser. Ve sahibini sultanın gönlünden uzaklaştırır.

– Sohbet bir cesettir. Edeb ise, o cesedin ruhudur.

– İmanın hakikatına ermek için, yakın bilgi; yakın bilgi için, ihlâslı amel; ihlâslı amel için, farzları eda; farzları eda için, sünneti tatbik; sünneti tatbik etmek için de, edebi korumak lazımdır.

– Edeb; insanı her türlü hatadan koruyan bilgi ve prensiplere sahip olmaktır.

– Sofilerin terbiye etmediği kimse, edebin hakikatini anlayamaz.

– Her şey çoğaldıkça ucuzlar. Fakat edeb çoğaldıkça, değeri artar.

– Edeb; kendisinden yükseğini çok görmemek, kendisinden aşağısını da hor görmemektir.

– Üstadının edebi ile edeblenmeyen, sünnet ve hadisle edeblenemez. Sünnet ve hadisle edeblenemeyen de ayet ve Kur’an’la edeblenemez.

– Üstadının meclisine edeble girenler, ondan nihayetsiz feyizlere erişirler.

– Üstadına edeble hizmet edenler, ondan Arş derecesinde mertebeye kavuşurlar.

– Şeyhlerin edebi ile edeblenmedikçe, şeyhlerden nasip almak mümkün değildir.

– Edeb güzelliği, kişiyi nesebe muhtaç etmez.

– Edeb, insanı kalbden sevdirir.

– Edeb, insanı utanılacak şeylerden koruyan melekedir.

– Edeb, sünnet-i Resulullah’a uygun hareket etmektir.

– Edebden daha üstün şeref yoktur.

– Edeb kaidelerinin en alt derecesi, bir kimsenin, cehaletini sezdiği yerde durup, onu gidermesidir.

– İlim elde etmek isteyen, edebli olsun.

– İyi amel sahibi olmak isteyen, edebli bir şekilde ilim sahibi olmaya baksın.

– Muhabbet ehli, sevgi işinde iyi niyete sahip oldukça, edebleri artmaya başlar.

– Edeb; nefsi gerektiği şekilde terbiye etmek ve güzel ahlâk ile süslemektir.

– Edeb, insanın mutlak bir fazilet kaynağıdır. Cennetteki makamllara, amel ve edeble ulaşılır.

– Edebin dostları: hayâ, samimiyet, teslimiyet, muhabbet, niyet, itaat, gayret, sohbet ve hizmettir.

 

İlim meclisinde aradım, kıldım taleb,

İlim en geridedir, illa edeb, illâ edeb.

 

Setreder ayıbını insanın hep:

Ne güzel elbiseymiş esvab-ı edeb.

 

Ehil diller arasında aradım, kıldım taleb,

Her hüner makbûl imiş; illâ edeb, illa edeb.

 

Edeb bir tac imiş nûru Hüda’dan

Giy ol tacı, emin ol her belâdan.

Read More

Hikmetli Konuşurlardı

Allah adamları çok az konuşurlar, konuştuklarında da hikmetli konuşurlardı. Nitekim Peygamber efendimiz de, “Bana, hikmet ve mana dolu kelimeler verildi; bana kelâm gerçekten muhtasar kılındı” buyurmuştur.
Ebul-Hasan el-Hirevî buyurdu ki: “Hikmet dört şeyden fışkırır:
1- Günaha karşı nedamet; 2- Ölüme hazırlanmak; 3- Midenin boş olması; 4- Dünyaya düşkün olmayanlarla beraber bulunmak.”
Süfyan-ı Sevrî buyurdu ki: “Muhammed bin Yusuf kendisini ibâdete verdi ve hikmete vâris oldu. Biz de kendimizi ilme verdik ve birtakım didişmelere vâris olduk.”
Yahyâ bin Muaz da şöyle buyurdu: “Gökten hikmet yağar; fakat içinde şu dört şeyden birisi bulunan gönüle hikmet inmez: 1- Dünyaya meyletmek, 2- Yarının tasasını yüklenmek, 3- Kardeşine hased etmek, 4- İnsanlara karşı üstünlük sevdasına düşmek. Kimde bunlardan biri varsa, onun kalbine hikmet girmez.”
Hâtem’ül-Esam buyurdu ki: “Kimin söylemiş olduğuna bakma; söyleyen ne söylemiş ona bak!”; “Hikmeti nerede bulursan al, çünkü hikmet mü’minin kaybolmuş malıdır; onu bulunca da sağlam bir şekilde kaydet, sonra bir diğer hikmeti ara.” İslam büyüklerinin sözleri hep hikmetli idi.
Ebu Süleyman Darani buyurdu ki: “Dünyalığı düşünmek, ahirete perdedir. Ahireti düşünmek ise, gafletten kurtarır ve hikmet konuşturur.”
Bişr-i Hafi buyurdu ki: “Allahü teâlânın azametini düşünebilen insan, Ona asla isyan etmez.”
Hazreti İsa buyurdu ki: “Sözü zikir, sükutu fikir, bakışı ibret olanlar, bana benzemiş olur.”
Hasan-ı Basri buyurdu ki: “Tefekkür etmeyenin sükutu ve ibretle nazar etmeyenin bakışları hatadır.”
Süfyan bin Uyeyne buyurdu ki: “İnsan, mütefekkir olursa, her şeyden bir ders, ibret alır.”
Fudayl bin Iyad buyurdu ki: “Tefekkür bir aynadır. İyilik ve kötülüğünü sana gösterir.”
Ma’rûf-i Kerhî buyurdu ki: “Amelsiz Cenneti istemek ve emredileni yapmadan rahmet beklemek, câhillik ve ahmaklıktır.”, “İlim sahibi, ilmiyle amel ettiği takdîrde, bütün Müslümanlar onu sever.”

Read More

Nimeti Şükür İle Bağlayın

 

Nimetler ürkektir, onları şükür ile bağlayın, yoksa kaçırırsınız, buyurulmuştur. Fudayl bin Iyad hazretleri buyurdu ki: “Nimete karşı şükürden ayrılmayın! Bir kavimden alındığı takdirde geri gelen çok az nimet vardır!”
Allah’ın kul üzerindeki nimetleri büyüdükçe insanların ihtiyacı onun yanına düşer. Bu bakımdan insanların ihtiyacında gevşeklik gösteren, nimetini yok olmaya mâruz bırakır. Ayet-i kerimede, “Bir kavim kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah onların durumlarını değiştirmez.” (Ra’d/11) buyurulmuştur.
İnsanoğluna Allahü tealanın vermiş olduğu pek çok nimetler varsa da, özellikle, iman, ilim, Kur’anı kerim, sıhhat, emniyet, zaman gibi nimetler diğerlerinden öndedir.
Nitekim Peygamber efendimiz, “Kim cemaatinden emin, bedeni de âfiyetli ve günlük nafakası olduğu halde sabahlarsa sanki dünya bütün varlıklarıyla onun emrine sevk edilmiştir” buyurdu.
Şükür, ilim, hâl ve amelden meydana gelir. İlim, asıldır ve hâli gerektirir. Hâl de ameli gerektirir. İlim, nimeti onu verenden bilmektir: Hâl, nimet verenin nimet vermesinden dolayı meydana gelen sevinç demektir. Amel, nimet vereni maksudu ve mahbubu yapmaktır.
Amel ise, kalp, azalar ve dil ile ilgilidir. Bu bakımdan bütün bunları belirtmek gerekir ki onların toplamı ile şükrün hakikati ihâta edilebilsin; zira şükrün tarifinde söylenen şeyler, onun bütün mânâlarını kapsamaktan uzaktır.
Şükrü sadece niyette ve dilde bırakmayıp amele de intikal ettirmelidir. Nimete karşılık verilmelidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Size bir iyilik yapana karşılığını verin. Eğer karşılığını vermeye gücünüz yetmiyorsa, o iyiliğinden ötürü kendisine hayırlı duâ ve senâlarda bulunun. Onun karşılığını vereceğinizi kesinlikle tahmin edinceye kadar dua etmeye devam edin!”
Abdullah bin Ömer hazretleri, sofra getirildiği zaman şöyle derdi: “Hamdolsun Allaha ki, bana bu nimet için iştah vermiştir. Niceleri vardır ki, nimeti bulur da yemek için iştahı yoktur.”

Read More

Yürüyüş Adabı

İnsan her hal ve hareketlerinde mütevazi olmalıdır. Yürürken, kibirli kibirli, kasıla kasıla yürümemelidir. Böyle bir yürüyüş şekli Rabbimiz tarafından yasaklanmıştır. Bu hususla ilgili ayet-i kerimelere mealen bakalım:
“Yeryüzünde büyüklük taslayarak yürüme. Sen ne yeri yarabilir, ne de dağlarla boy ölçüşebilirsin.” (İsra sûresi/37)
“Gururlanıp insanlardan yüzünü çevirme; yeryüzünde kasılarak yürüme. Çünkü Allah büyüklük taslayan ve övünenleri sevmez.” (Lokman sûresi/18)

Yürürken kibirli yürümek gibi, otururken de ayak ayak üzerine atarak oturmak caiz değildir. Bu mütekebbirlerin oturuşudur. Sırt üstü yatarken dizi dikerek ayak ayak üstüne atmak da doğru değildir. Bu hususta Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır:
“İnsan sırt üstü yatıp da, dizini büküp ayağını ayak üzerine koymasın.” (Ramûz el-Ehadis, c.2/488-5)

“Sizden biri sırt üstü yatıp ayağını ayak üzere atmasın.” (a.g.e., c.2/488-6) Peygamberimizin yürüyüş tarzı
“Kim nefsinde büyüklük taslayarak yürümesinde kasılırsa Allah’a kendisine gazaplı olduğu halde mülâki olur.” (a.g.e., c.2/413-2) buyuran Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), yürürken hafif bir şekilde öne doğru eğilerek, her nerede olursa olsun yokuştan aşağı iner gibi bir tavırla yürürlerdi.
Yolda yürürken kibir sahibi gibi göğsünü gere gere yürümez, sağına, soluna salınarak gezmezdi. Peygamber Efendimiz, mescidde otururken, dizlerini dikip oyluklarını karnına bastırarak ve ellerini bacakları üzerine bağlayarak veya iki ellerini bacakları üzerine bağlayarak otururlardı. Onu bu mütevazi oturuş şeklinde bile heybet vardı. (Şemail-i Şerif, 15

Read More

Konuşma Adabı

Müslüman; Güler yüzlü tatlı dilli olmalı; kaba-saba konuşmamalı; ağzından asla çirkin sözler çıkmamalı; yâ hayır söylemeli yâ da susmalıdır.
Güzel konuşma Müslümanın şiarı olmalıdır. İnsanları güldürmek için yahut bilgiçlik taslamak için boş boş konuşmak bir Müslümana yakışmaz.

Konuşma âdâbıyla ilgili genel esaslara bakalım:
* Güzel konuşmak için ilk önce lisanı iyi öğrenmek zengin bir kelime hazinesine sahip olmak gerektir. İmlâ kaidelerini bilmeden; kelimelerin kafasını gözünü yararak cümle kuruluşuna dikkat edilmeyerek yapılan konuşmalar ekseriyetle tesirsiz olur.

Sahabelerin nakline göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.) fesih ve beliğ bir şekilde konuşurlardı. Onun konuşmasına doyum olmazdı. O kadar net ve berrak ifadeler kullanırdı ki dinleyenler neredeyse kelimeleri sayabilirler ve ezberlemek isteyen ezberlerdi. Peygamber Efendimiz bu güzel konuşmasıyla ilgili şöyle buyurmaktadır: “Allah Teâlâ Hazretleri beni gayet güzel bir şekilde yetiştirdi ve bütün arap lügatlarına vâkıf kıldı.”

* Konuşurken bağırıp çağırarak konuşmak sesi yükseltmek çok kaba bir davranıştır. Hele anne-baba ile hoca ile konuşurken sesi yükseltmek caiz değildir. Her zaman nazikâne ve mülayim bir şekilde konuşmak lazımdır.

Rabbimiz Hucurat sûresinin 2. Âyetinde sahabelere seslerini Peygamber Efendimizin sesinden fazla yükseltmemelerini emretmektedir. Nur-u Muhammedi mevcuttur. Peygamberimiz’in (s.a.v.) rûhaniyatı Ümmetinin halinden haberdar olmaktadır. Bu bakımdan Mescid-i Nebeviyi ziyaret edenler o mübarek beldelere gidenler oralarda seslerini yükseltmemelidirler.

Bu hususla ilgili İlâhî emri ölçü alan İslâm âlimleri anne-baba âlim salih kişiler gibi simaların yanında da sesi yükseltmenin caiz olmadığını belirtmişlerdir.
* Bir cemiyet içerisinde fısıltı ile konuşmak oradakileri üzer ve şüpheye sevk eder.
Bu bakımdan toplulukta “gizlice konuşmak” caiz görülmemiştir. Bu hususta Rabbimiz meâlen şöyle buyurmaktadır: “Ey îmân edenler! Gizlice konuştuğunuzda sakın günah işlemek mü’minlere düşmanlık etmek ve peygambere karşı gelmek üzere fısıldaşmayın. Aranıza iyilik ve takvayı konuşun. Huzurunda toplanacağınız Allah’tan da korkun. “Gizlice konuşmalar şeytandandır; imân edenleri bununla üzmek ister. Halbuki Allah izin vermedikçe şeytan onlara hiçbir zarar verecek değildir. Öyleyse mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” (Mücâdele süresi/9-10)

Bir toplulukta fısıltıyla konuşmak kadar o toplulukta olanların anlamadığı bir lisanda konuşmak ta doğru değildir. Zira bu durum merak ve üzüntüye sebebiyet verir.
* Konuşurken tartışmaktan sakınmak lazımdır. Hele din konusunda tartışmaktan şiddetle kaçınılmalıdır. Zira haramdır. Şayet muhatap ısrar ediyorsa o vakit Kur’ân’a sünnete icma ve kıyasa göre doğruyu söyleyip bırakmak lazımdır. Tartışmaya girmemek gerekir. Kişi hakkı anlattıktan sonra muhatabı münakaşaya girişince orayı terk etmek gerekir. Terk ederken de dargınlığa yol açmamalıdır.

Din konusunda tartışmanın ne kadar tehlikeli olduğunu belirten şu hadis-i şerife bakalım:
Ebû Hüreyre’den (r.a.) Resûlullah’ın (s.a.v.): “Kur’ân hakkında münakaşa etmek küfürdür” dediği rivayet edildi. (Tergib ve Terhib c. 1 /195)

* Hayatta çok konuşmamayı yerinde ve ölçülü konuşmayı prensip edinmek lazımdır. Arkadaşlarını güldürmek maksadıyla çokça konuşanların tehlikeli sözler söylemesi ihtimali çoktur. İyisi mi boş konuşmaktan geri durulmalıdır.

İbn Ömer (r.a.) Resûlullah’ın (s.a.v.) bu mevzu ile ilgili şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir. “Allah’ın zikrinden başka şeyleri çok konuşmayın. Kuşkusuz çok konuşmak kalbi karartır. Allah’tan da en uzak olanlar kalpleri kara olanlardır.” (Tergib ve Terhib c. 5/440-47)
* Konuşunca hep hakkı ve doğruyu söylemek gerektir.

İbn-i Mes’ud’dan (r.a.) rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle demiştir: “Doğru sözlülük iyiliğe götürür; iyilik de Cennet’e götürür. Adam doğru söyleye söyleye Allah nezdinde sıddıklar derecesine çıkar. Yalan söylemek fenalığa fenalık da Cehennem’e götürür. İnsan yalan söyler (durur da) nihayet Allah nezdinde yalancı diye yazılır.” (Riyazü’s Salihin c. 1/86)

Burada; “Her söylediğin hak olsun ama her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur” “Her söylediğin doğru olmalı ama her doğruyu demek doğru değildir” prensiplerini her zaman göz önünde bulundurmak lazımdır.

* Söz söylerken lafı eveleyip gevelememeli dolaştırmamak bir şey istenecekse önceden yağcılık mânâsına gelebilecek sözler söylememelidir. Meramı sözü uzatmadan doğrudan ifade etmelidir.

Konuşurken Uymamız Gereken Ahlâk Kuralları Kısaca Şunlardır:
– Söyleyeceği sözün sonunu düşünerek ona göre konuşmak
– Dünya ve ahiret için yararı olmayan sözleri söylememek
– Sözleri ile kimsenin gönlünü kırmamak konuşurken başkasının sözünü kesmemek
– İnsanların makam ve şahıslarına göre konuşmak
– Bir insanı öğerken aşırı gitmemek
– Büyüklerin yanında yüksek sesle konuşmamak
– Boşboğazlık gevezelik etmemek
– Konuşurken ağzını eğip bükmemek bilgiçlik taslamamak başkalarının sözlerinde kusur aramamak
– Dilini kötü sözlere alıştırmamak yalan söylemekten yalan yere yemin etmekten başkalarının aleyhinde konuşmaktan koğuculuk yapmaktan yalan yere söz vermekten sakınmak.
– Başkalarıyla alay etmemek kimseye kötü bir ad takmamak
– Söylenmemesi istenen bir sırrı başkalarına söylememek.

Peygamberimiz kurutuluş yolu nedir? diye sorana şu cevabı vermiştir: «Dilini muhafaza et.» (Riyazü’s-Salihin c.3 s.107)
Ashabdan biri Peygamberimize: Kendim için korkacağım en tehlikeli şey nedir? dedi. Sevgili Peygamberimiz mübarek dilini eliyle tutarak: «İşte budur» (a.g.e. c.3 s.106) buyurdu.
Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadisi şeriflerinde de şöyle buyurmuştur: «Allah’a ve âhiret gününe inanan kimse ya hayırlı söz söylesin veya sussun.» (a.g.e. c.3 s.103)

Görülüyor ki dilimize sahip olmamız söyleyeceğimiz sözlere dikkat etmemiz çok önemli bir ahlâk kuralıdır.

Read More

Cuma Günü Yapılacak Güzel İşler

Cuma günü güzel işlerden bazıları neler olabilir? Hadis-i şerif bilgilerimizi yoklayarak düşünelim:

Bir kere temizlik. Bu temizliğin en büyük yapılış şekli nedir?.. Cuma günü cuma abdesti, cuma guslü almak. Yâni ne demek cuma guslü, cuma abdesti?.. Banyoya girmek, güzelce niyet edip, “Cuma guslü almaya niyet ettim!” diyerek, tepeden tırnağa tertemiz, güzelce yıkanmak. Yağlar gidecek, ter kokuları gidecek, tertemiz yıkanacak. Ondan sonra kullanılan güzel sabunlardan hoş kokular, saçlarında, vücudunda güzel güzel kokular meydana getirecek.

Saçları böyle yapış yapış değil, kazık gibi değil, ipek gibi olacak. Oraya salladığı zaman bu tarafa sallanacak, bu tarafa döndüğü zaman o tarafa sallanacak. Tertemiz, güzel… Tırnak kesmek, dişleri misvaklamak… Bunlar yüzyıllardan beri müslümanların uyguladığı temizlikle igili güzel şeyler. Ağzın temizliği, vücudun temizliği, koltuk altlarının temizliği, parmakların, tırnakların temizliği… Ne kadar güzel!

–Pekiyi, cuma günü bir insan bu temizliği yaparsa ne sevap kazanır?

Yedi günlük geçmiş günahı affediliyor, üç gün arttığı ile, ziyadesiyle on gün ediyor. Yâni on günlük günahı siliniyor. Her cuma böyle abdest aldığı zaman günahları siliniyor, tertemiz oluyor. Ne kadar güzel! Zaten bir cuma namazı, bir evvelki cuma namazıyla aradaki günahların silinmesine sebeptir.

–Kadınlar cuma namazına gitmiyorlar onlara mükâfat yok mu?

Onlar da cuma abdesti alarak o sevabı kazanabilirler. Bir de Kehf Sûresi’ni okurlarsa; Kehf Sûresi Kur’an-ı Kerim’in ortasındadır, onbeşinci, onaltıcı cüzde… Onu okurlarsa ne oluyor? Yine on günlük günahları affediliyor, sevap kazanıyorlar.

Bu bir, sabah temizliği. Sabahleyin evinden çıkmadan önce bu temizliği yapacak. Sonra camiye, güzel elbiselerini giymiş olarak cumaya tertemiz gidecek.

İkincisi nedir?.. Zikrullah… Zikrullah, Kur’an-ı Kerim’in ve hadis-i şeriflerin biz müslümanlara çok şiddetle ve çok fazla miktarda olarak tavsiye etmiş olduğu, çok sevaplı bir ibadettir ve çok kolay bir ibadettir. Çünkü en güçsüz, en hasta, hatta yatalak olan bir insan bile zikir yapabilir. Hatta felçli, konuşamayan insan bile içinden zikir yapabilir. Hem en sevaplı, hem en kolay… Sevabı çok olunca, zahmetli olması lâzım. Çünkü ibadetin sevabı çok olanı, zahmetli olanıdır diye biliyoruz, genel kural bu. Amma zikrullah hem kolay, hem de sevabı çok…

Onun için cuma günü meselâ Peygamber Efendimiz’e yüz defa, bin defa salavât-ı şerife getirmek zikrullah.

Sonra, mübarek kelimeleri ihtiva eden ibareleri yüz defa söylemek:

“Sübhânallàhi vel-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallàhu vallàhu ekber, ve lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm.” gibi.

“Subhânallàhi ve bihamdihî, subhânallàhil-azim, ve bihamdihî estağfirullah.”

Bunlar hadis-i şeriflerde tavsiye edilmiş zikirler. Yüz defa söylemek.

“Hasbunallàhu ve ni’mel-vekîl.” demek,

“Allàhümmerham ümmete muhammeden rahmeten âmmeh.”

“Estağfirullàhel-azîm ve etûbu ileyh.”

İşte bunun gibi zikirleri çokça yapmalıyız.

–Ne zaman yapacağım hocam bunu, bir sürü şey söylüyorsun?..

Bunlar iş yerine giderken, okuluna giderken, dükkânına giderken, yolda yaptığın zaman çoğunu bitirebileceğin zikirlerdir. Sevabı kazanabilirsin. İş yerinde müşteri gelmediği zaman, serbest olduğun zaman, yaptığın zaman kazanabileceğin büyük kazançlardır. Çok da şereflidir. Çünkü bir kul Allah’ı zikrederse, Allah da o kulunu zikreder.
(Fezkurûnî ezkurküm) [Siz beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim!] buyruluyor.

Onun için zikir bizim yolumuzun, mâneviyat yolumuzun, tasavvuf yolumuzun, bütün tasavvuf yollarının birinci faaliyetidir. Sevabı çok olduğundan böyledir.

Demek ki, sabahleyin tertemiz gusl abdestimizi alıp çıkacağız. Sonra zamanımızı zikirle geçireceğiz.

Sonra?.. Cuma namazına erken gitmek, çok sevap. İlk gidene deve kesmiş gibi sevap veriliyor. Yâni yedi kurban kadar. Sonra bir kurbana iniyor. Sonra daha az, sonra daha az… Artık imam hutbeye çıkıp konuşmaya geçtiği zaman, melekler de onu dinleyecekleri için, camiye gelenlerin ismini yazmaktan artık defterler kapınıyor. Yâni geç kalmış oluyor. Erken gitmesi lâzım. Cuma namazını kılması lâzım!

Sonra?.. Geçmişlerinin kabirlerin ziyaret etmek. Annesinin, babasının, dedelerinin, akrabasının, hocalarının, sevdiklerinin kabrini ziyaret etmesi. Ziyaret edemezse, uzaktan Yâsin okumak, Tebâreke okumak, çeşitli sûreler okuyup, hatim indirip sevabını onlara bağışlamak.

Cumadan çıktıktan sonra, arkadaşlarla musafaha etmek, cumalarını tebrik etmek, bayramlaşmak.

Sonra?.. Hasta ziyareti. Cuma günü hasta ziyareti son derece sevap. Hastalar hastanelerde boynu bükük, dertleriyle mücadele ediyorlar, dertleşiyorlar. Bir müslüman onlara gidip ziyaret ettiği zaman, gönülleri hoş oluyor. Gönül yapmak da, Kâbe’yi yapmak gibi, tamir etmek gibi, imar etmek gibi sevaplı oluyor. Gönül yıkmak da, Kâbe’yi yıkmak gibi günah oluyor. Bizim dinimizin esası bu.

Onun için birisi kalkıp da böyle yüksek perdeden konuşup, atıp tutup da müslümanların kalbini kırarsa, binlerce Kâbe’yi yıkmış gibi oluyor. Müslümanların gönlünü hoş edecek sözler söyleyen de, ne kadar sevap kazanıyor. Tatlı dilli olacak, kimseyi üzmemeye çalışacak.

Hasta ziyareti güzel. Bunu da yapmaya çalışmalı cuma gününde…

Sonra?.. Tabii fakir insanlar var, yoksul insanlar var. Onların bildiklerimiz, mahallemizdeki işte dul teyze, çocuğu şehid olmuş, annesi kalmış, evleri kira… Çarşıdan pazardan her şeyi alamazlar vs. Komşuları bilir bunları… Böyle kimselere, tanıdıklara, yakın çevreden başlayarak bildiği insanlara hayır ve sadaka yapmak. Akrabaya sıla-i rahim yapmak. Hani hem ziyaret etmek, hem de ihtiyacı varsa onun ihtiyaçlarını görmek.

Yardıma muhtaç kimselerin işini görüvermek. Meselâ, bizim burda dil bilen kardeşimiz oluyor, mevzuâtı bilen kardeşimiz oluyor. Buraya yeni gelmiş olduğu için dil bilmeyen, derdiğini anlatamayan, istediğini söyleyemen kimseler oluyor. Bilenler arabalarına alıyorlar onları, gidiyorlar, onun işini görüveriyorlar.

Yâni, haceti olan bir kardeşin işini görüvermek. Bu da İslâm’da çok önemli bir şey. Kim dünyada bir müslüman kardeşinin işini görürse, Allah da ahirette sıkışık zamanda onun hacetlerini görür, dileklerini kabul eder, işini görür, onu sevindirir. Onun için, müslüman sevindirmeye gayret etmeli!

Tabii annesi babası sağsa; gidip onların duasını almalı, ziyaret etmeli, ellerini öpmeli! Çünkü Peygamber Efendimiz SAS, bir hadis-i şerifinde şöyle bir ifadeyle buyuruyor:

“Bir adam, bir kişi, annesine babasına yetişmişse…” Yâni bu ne demek? Adam olduğu zaman, büyüdüğü zaman annesi babası hâlâ sağsa demek. Çünkü bazen anne baba küçükken vefat ediyor. Çocuk da onları pek tanıyamıyor, hizmet imkânını bulamıyor. Küçük olduğundan hizmeti de bilmiyor. Ama hizmet çağına geldiği halde, büyüğü zaman, iş güç sahibi olduğu zaman annesi, babası sağsa… Annesine babasına eriştiği dediği bu. Veya bir tanesine, sadece babasına, sadece annesine; birisi daha önce ölmüş de, ötekisi sağ. Tamam babası sağ, babasına hizmet ediyor. Annesi babası sağ, ikisine birden hizmet ediyor. Yok, babası vefat etmiş de sırf annesi kalmış, annesine hizmet ediyor.

Diyor ki Peygamber Efendimiz: “Ana-babasına, yahut bir tanesine eriştiği halde, o evlât cenneti kazanamamışsa, Allah onu ne yapacaksa yapsın, rahmetinden uzaklaştırsın, burnu yerde sürtsün, cezasını versin!” diyor.Yâni anne-babaya güzel hizmet edip, duasını alıp, cenneti kazanmak varken, onu yapmadığı için, Peygamber Efendimiz, “Her şeye müstehaktır.” demiş oluyor.

Demek ki anneleri, babaları sağ olan kardeşlerimiz gidecekler, anne ve babalarına sevgilerini, saygılarını sunacaklar; ellerini öpecekler, dualarını kazancaklar.

–Benim annem-babam şöyle, böyle…

Tamam. Annen-baban ne olursa olsun, sana günahı emretmediği müddetçe, ona evlâtlığını güzel yapmaya devam et! O sana nasıl davranırsa davransın; sen ona iyi davran, Allah’ın rızasını kazan!

–Ben bütün kalbimle, bütün iyi niyetimle iyi davranıyorum da, o bana şöyle yapıyor, böyle yapıyor, veya beni anlamıyor, veya benim müslümanlığıma kızıyor, veya benim İslâm’ı yaşamamı uygun görmüyor. Bana İslâm dışı şeyleri yaptırmak istiyor. Ben de tabii imanım dolayısıyla onu yapmak istemiyorum.

Tamam, sen evlâtlığını güzel yaparsan, o kabul etmezse; o zaman sorun onun sorunu olur. Allah sana sevabı verir. O artık iyi bir baba/anne olmadığı için hesabını Allah’a verecek. Yâni demek istiyorum ki, her ne olursa olsun anne babanıza iyi muamele edin!

Tabii anneden, babadan daha kıymetli kimseler de var İslâm’a göre… İslâm’a göre anneden, babadan daha kıymetli kimseler kimlerdir?.. İnsanın hocasıdır, kendisine cennet yolunu gösteren, güzel ahlâkı öğreten kimselerdir. Tabii onlara da, o ilmiyle âmil Allah’ın mübarek kullarına da, olanca hürmeti göstermesi lâzım! Anne-baba gibi, onu da sevip sayması lâzım!..

Evet, bir hadis-i şerifle sohbetimizin müddetini doldurduk. Bunun içinde güzel güzel işaretler var, hepimizin alacağı ibretler var. Bu ibretleri alalım, bu işaretleri anlayalım ve bu sevapları kazanmaya hepimiz çalışalım!..

Hadis-i şerifi daha yakından öğrenmek isteyen olursa Râmûzül-Ehâdîs’in 383. sayfasının 9. hadis-i şerifi.

Allah hepinizden razı olsun… Hepinizi Peygamber Efendimiz’in şefaatine erdirsin… Şu fitnenin, fesadın, küfrün, şirkin, günahın çok olduğu asırda, Peygamber Efendimiz’in sünnetine sarılıp, sünnet-i seniyyesi yolunda yürüyüp, Kur’an yolunda yürüyüp şehid sevapları kazanmayı Allah cümlemize, cümlenize nasib eylesin…

Read More

Utanmada ( Haya) 3 Derece

Hayâ, üç derece olarak bildirilmiştir; yanî kötü iş yapınca utanmak üç kısımdır. Birincisi; hayâ mertebelerinin en yükseğidir ki, takvâ sahiplerinin ve Allahü teâlânın velî kullarının hayâsıdır. Bunlar, Allahü teâlâdan hayâ ederler. Bu hayâ, Allahü teâlânın emirlerine itaat edip, yasaklarından sakınmaktır.
Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Allahü teâlâdan hakkıyla hayâ ediniz.” “Bu nasıl olur Yâ Resûlallah?” dedikleri zaman; “Kim kafasını ve kafasında bulunanları, karnını ve karnında bulunanları korur, dünyâ hayâtının süsünü terk ederse, ölümü ve ölümden sonra cesedinin çürüyeceğini çok hatırlarsa, Allahü teâlâdan hakkıyla hayâ etmiş olur” buyurdu.
Hayânın ikinci kısmı; insanlardan hayâ etmek olup, bu da güzel ahlâktandır. Hattâ, dolaylı olarak bu da Allahü teâlâdan hayâ etmeye dâhildir denilebilir. Mürüvvet, bu kısım ile kemâl bulur. İnsanın iyiliği, başkalarına eziyetten sakınması, doğru söylemesi, emâneti yerine teslim etmesi, iyi ve güzel yaşayışı, kalb güzelliği ve temizliği, insanlardan hayâ etmekle olur.
Hazreti Huzeyfe buyurdu ki: “İnsanlardan utanmayan kimsede hayır yoktur, insanlardan utanmak, neticede Allahü teâlâdan utanmaya bağlıdır.”
Kâ’b-ül-Ahbâr buyurdu ki: “Görünen hâllerinizde, insanlardan hayâ ettiğiniz gibi, sırrınızda da (gizli hâlinizden de) Allahü teâlâdan hayâ ediniz.”
Hayânın üçüncü kısmı; kişinin kendi kendisinden hayâ etmesidir. Bu hayâ da, neticede Allahü teâlâdan hayâ etmeye dâhildir. İnsanın kendinden hayâ etmesi, yalnız iken avret mahallini açmaması, bakmaması, başkalarının yanında yapmaktan sakındığı bir hareketi, yalnız başına olduğu zaman da terk etmesidir.
Bildirilen bu üç hayâdan birinde noksanlığı bulunan kimsenin dînî hayâtına zarar gelir. Sâlih zâtlardan birisi buyurdu ki: “Allahü teâlâ kalblere bazı cezalar verir. Allahü teâlâ hiçbir kalbi, ondan hayâyı çekip almaktan daha şiddetli bir ceza ile cezalandırmamıştır. Kalbinden hayâ duygusu gitmiş olan bir kimse, çirkin bir iş yapacağı zaman, onu bu işten alıkoyacak bir mâni kalmamıştır.”

Read More

Hukuka Saygı

Abbas oğlu Fazl anlatıyor: Rasûlullah bana geldi. Şiddetli ağrısı vardı. Ağrısından dolayı başını sıkıca bağlamıştı. Bana: Ey Fazl! Elimden tut, dedi. Ben de elinden tuttum. Varıp minbere oturdu ve; Ey Fazl! İnsanları çağır, deyince. Ben de: Haydin namaza diye seslendim. İnsanlar toplandı ve Allah Rasulü yerinden doğrulup şu hitabede bulundu:

“Ey insanlar! Aranızdan ayrılma, helalleşme vakti yaklaştı. Bundan sonra bu makamda beni aranızda göremeyeceksiniz. Aranızda hakkı yerine getirmedikçe hiç bir şeyin veya kimsenin bana fayda sağlamayacağına inanıyorum. Dikkatinizi çekerek diyorum ki; Kimin sırtına vurmuşsam, işte sırtım, gelip vursun. Kimden bir mal almışsam, işte malım, gelip hakkını alsın. Kötü söz söyleyerek kimin onurunu zedelemişsem gelip aynısını iade etsin. Hiç kimse kalkıp da: Hakkımı almağa yeltenirsem Rasûlullahın düşmanlığını celbederim demesin. Zira düşmanlık benim şanımdan ve ahlâkımdan değildir. Sizin bana en sevimliniz, hakkı olanın gelip benden hakkını alan ve helalleşendir. Böylece üzerimde kimsenin hakkı kalmamış olarak Cenab-ı Hakka kavuşmuş olurum. Bu esnada birisi kalkıp: Sizden üç dirhem alacağım var, dedi. Rasûlüllah da: Ben hak iddia eden hiç kimseyi yalanlayacak, alacağı hususunda kendisine yemin teklif edecek değilim, buyurdu. Hak iddia eden zat da: Hatırlıyor musunuz? Bir zat sizden yardım istedi. Siz de bana, ona üç dirhem vermemi emretmiştiniz, ben de üç dirhem vermiştim. Bunun üzerine Rasûlullah: Ey Fazl! Bu zâta üç dirhem ver dedi. Fazl da verdi ve adam yerine oturdu.

Rasûlullah tekrar sözün başına dönerek şöyle buyurdu: Ey insanlar! Kim içinden ne geçiriyorsa kalkıp söylesin. Kendisi için Allah’a dua edivereyim. Birisi kalkıp şöyle dedi: Ya Rasûlallah! Ben iki yüzlü, yalancı ve çok uykucu birisiyim.

Bunun üzerine Hz. Ömer kalkıp şöyle dedi: Yazıklar olsun sana be adam! Allah senin ayıbını örtmüşken, sen de örtseydin kendini rezil etmeseydin ya! Bunun üzerine Rasûlullah: Hattab oğlu Ömer! Bırak adamcağızı, dünyada rezil olmak ahirette rezil olmaktan daha hafiftir, dedi ve o zat için şöyle dua etti: Allah’ım onu doğrulukla, imanla rızıklandır, istediği anda uykusunu gider. Sonra da Ömer (r.a.) için: Ömer bendendir, ben de Ömer’denim. Hak benden sonra Ömer’le birliktedir, buyurdu. (Beyhaki, Delâilü’n-Nübüvveh, 7/180-189, Beyrut-1985)

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hakka riayetteki titizliğine dair bir çarpıcı örnek daha sunalım: Ebu Said bildiriyor: Muhacirlerden bir zat vardı. Oldukça zayıf birisiydi. Tenhada bulup da Rasûlullah’a bir ihtiyacını arzetmek istiyordu. Rasulullah ise, hac için geldiği Mekke’de Batha denen mevkide çadırını kurmuştu. Geceleyin gelip Kâbe’yi tavaf ediyor, seher vakti olunca sabah namazını kıldırıyordu. Bir gece sabaha kadar tavafla meşgul oldu. Sonra çadırına gitmek üzere devesine bindi, bu sırada muhacirlerden olan zayıf kişi gelip Rasûlullah’ın devesinin yularına yapıştı ve: Ya Rasûlallah! Sana ihtiyacım var, dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) de: İhtiyacın karşılanacaktır, deyip yoluna devam etmek istedi. Acele işi olduğundan adamın kendisini meşgul edeceğinden endişe ederek devesini kamçıyla dehlerken kamçı adama isabet etti. Efendimiz bir süre yürüdü. Bilahare sabah namazını kıldırdı. Sonra yola koyuldu. Birden topluluğa döndü. Böyle durumlarda önemli bir hâdise olduğunu anlarlardı. İnsanlar Rasulullah’ın etrafında toplandılar. Rasûlullah:

Biraz önce kırbaçla vurduğum zat nerede? dedi. Bu soruyu tekrar etti. Aranan zat da: Allah’a sığınırım. Rasulüne sığınırım demeye başladı. Rasûlullah da ona: “Yaklaş, yaklaş” buyurdu. Adam yaklaştı. Rasûlullah da onun önüne oturdu. Kırbacını ona uzattı ve: Al kırbacımı ve kısas yap, buyurdu. O zat da: Peygamberi kırbaçlamaktan Allah’a sığınırım, deyince bu sefer Hz. Peygamber (s.a.v.): Öyle ise bana hakkını helal et, buyurdu. Adam kırbacı bıraktı ve: Affettim ya Rasûlallah! dedi. Sonra Rasûlullah şöyle buyurdu: Ey İnsanlar! Allah’tan korkun, Allaha yemin ederim ki, şayet bir mü’min bir mü’mine haksızlık ederse, Allah kıyamet gününde mutlaka ondan intikam alır. (Muhammed b. Yusuf es-Salikî, Sübülu’l-hüda, 7/69)

Günümüzde en çok insan haklarından bahsedildiği ve özel olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kurulduğu, pek çok özel komisyonlar ihdas edildiği halde en fazla çiğnenip ihlâl edilen haklar insan haklarıdır. Hak, hukuk tanımayanların başında da güçlü şahıs ve devletler gelmektedir. Sahip oldukları güç ve imkanları başkalarını ezme ve sömürmede kullanmaktadırlar. Korunmaya, hakları gözetilmeye en muhtaç ve layık olan kesimler zayıf kesimlerdir. Güçlüler zaten kendi haklarını kendileri korurlar. Mühim olan zayıf ve acizlerin hukukunu korumaktır. Bu konuda öncelikle yöneticilerin çok titiz olmaları gerekir. Yöneticiler haksızlık yaparsa bu durum, başkaları için de cüret ve cesaret sebebi olur. Yöneticilerin adil olması da aynı şekilde başkalarının adil davranmasına vesile olur. Atalarımız; “Balık baştan kokar” demişler.

Bütün insanlık için en güzel örnek ve model olan Hz. Peygamber (s.a.v.) adaleti emrederken, öncelikle de bizzat uygulamış, kendisini takip eden halifeler de hukuka riayet konusunda aynı şekilde örnek olmuşlardır. Bu hususta sayısız uygulamalar vardır.

Aişe validemizin haber verdiğine göre, Mekke fethi sırasında hırsızlık yapan Mahzumiye kabilesinden bir kadının durumu Kureyşlilerce tartışma konusu oldu. Kendi aralarında: “Bu konuda Rasulullahla kim konuşabilir?” dediler. Onlara: Bu hususu Hz. Peygambere açmaya onun dostu Üsame b. Zeyd’den başkası cesaret edemez; denildi. Üsame hazretleri kadını Rasulullah’a getirdi ve şefaatçi olmak istedi. Efendimizin rengi attı ve şöyle dedi: Allah’ın bir hükmünü terk hususunda şefaatçi mi olmak istiyorsun? Bunun üzerine Üsame: Hatamdan dolayı Allah’tan affımı dile, Ya Rasûlallah! dedi. Akşam olunca Rasûlullah; hamd ve senadan sonra şunları söyledi: “Dikkat edin. Sizden öncekilerin helak sebebi; içlerinden itibarlı olanlar hırsızlık yaparsa ceza vermemeleri, zayıflar çalarsa cezalandırmalarıdır. İzniyle yaşadığım Allah’a yemin ederim ki; şayet Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık yaparsa ona da ceza uygularım.

Adalet, denklik demektir. Herkes için eşit uygulandığı zaman gerçekleşir. Terazi adaletin simgesidir. Tartıyı adamına göre ayarlamak zulüm olur. Zulümle âbâd olanın akıbeti berbad olur. Ziya Paşa’nın dediği gibi; bir kuruş çalanı kürek cezasına çarptırıp, milyonla çalanı baş tacı etmek toplumun çöküşü demektir. Balzak’ın dediği gibi kanunlar küçük sineklerin takılıp, büyük sineklerin delip geçtiği örümcek ağları gibi uygulanırsa sonunda büyük sinekler de çaresizliğe düşerler. Güçlüler kanun tanımazsa, kendi aralarındaki problemler nasıl çözülecek? Adalet herkese lazımdır. Bir noktada herkesin korunmaya ihtiyacı vardır. Kendi gücüne güvenip de başkalarını zayıf görmek son derece yanlıştır. Filin gücü olduğu gibi sivri sineğin de kendine göre bir gücü vardır. Zaman zaman güçlü insanların bile sivrisinek karşısında aciz kaldıkları görülmektedir.

Kontrolsüz güç zalimdir, sahibi için de tehlikelidir. Hak ve adalet, her türlü güç ve kuvvetten üstündür. Aslolan hukukun gücüdür, gücün hukuku değil. Halife seçildiğinde yaptığı ilk konuşmada Hz. Ebu Bekir Sıddık şöyle demişti: Benim nezdimde sizin kuvvetliniz, hakkını alıncaya kadar zayıf olanınızdır. Nezdimde zayıf olanınız ise zayıfın hakkını verinceye kadar kuvvetli olanınızdır.

Hz. Ebu Bekir, halifeliği üstlendiği günün sabahında sırtında büyük bir bohça olduğu halde evinden dışarıya çıktı. Yolda kendisine Hz. Ömer rastladı ve nereye gittiğini sordu. O da; “çarşıya” diye cevap verdi. Hz. Ömer: Müslümanların idaresini yüklendin, çarşıda ne yapacaksın? dedi. O da çoluk-çocuğumu nasıl geçindireceğim? Şayet ailemi ihmal edersem, bütün Müslümanları daha fazla ihmal etmiş olurum, dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer, durumu görüşmek üzer mescide gitmeyi teklif etti. Zira Ebu Bekir (r.a.)’ın, bütün mesaisini insanların ihtiyaç ve maslahatları için tahsis etmesi gerekiyordu. Netice mescitte Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, hazine sorumlusu Ebu Ubeyde ve ashabın ileri gelenleri toplandılar. Hz. Ömer, Ebu Bekir ailesinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere belli bir maaş teklifinde bulundu ve yetecek bir miktar belirlendi.

Hûlefâ-i Râşidinden bu konudaki hassasiyetlerine dair pek çok misaller sunmak mümkündür. Önemli olan; yönetici konumunda bulunanların öncelikle kendilerinin hakka-hukuka riayet etmeleri, topluma örnek olmalarıdır.

Hz. Ali’nin bayramda üç gün takınıp sonra iade etmek üzere kızı Zeyneb’in beyt’ul-malden kolye istemesi, hazine sorumlusu Ebu Râfi’nin bu isteği yerine getirmesi üzerine onu şiddetle azarlayıp: Kıyamet günü Allah’ın azabından beni kurtarabilecek misin, günahımı yüklenebilecek misin? demesi, Ömer b. Abdi’l-Aziz’in hanımına, kolundaki bileziği derhal hazineye iade etmesini, aksi halde kendisiyle birlikte olamayacağını söylemesi ibretlik misallerdir. Toplumu yücelten, huzur ve emniyeti sağlayan böylesine tutum ve davranışlardır. Adaletsiz, haksız tutumlar ise toplumun ve toplumsal değerlerin çürümesine yol açar. Bundan dolayı adalet mülkün temelidir.

 

Ali Rıza Temel (Allah razı olsun)

Read More