Fetih Suresi son 3 ayet

And olsun ki Allah, Peygamberinin rüyasının gerçek olduğunu tasdik eder. Ey inananlar! Siz, Allah dilerse, güven içinde, başlarınızı tıraş etmiş veya saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescidi Haram’a gireceksiniz. Allah, sizin bilmediğinizi bilir. Size, bundan başka, yakın zamanda bir zafer verecektir.
Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini, doğruluk rehberi Kuran ve hak din ile gönderen O’dur. Şahit olarak Allah yeter.
Muhammed Allah’ın elçisidir. Onun beraberinde bulunanlar, inkarcılara karşı sert, birbirlerine merhametlidirler. Onları rükua varırken, secde ederken, Allah’tan lütuf ve hoşnudluk dilerken görürsün. Onlar, yüzlerindeki secde izi ile tanınırlar. İşte bu, onların Tevrat’ta anlatılan vasıflarıdır. İncil’de de şöyle vasıflandırılmışlardı: Filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş, ekincilerin hoşuna giden ekin gibidirler. Allah böylece bunları çoğaltıp kuvvetlendirmekle inkarcıları öfkelendirir. Allah, inanıp yararlı işler işleyenlere, bağışlama ve büyük ecir vadetmiştir.
Read More

Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukezzibân” (Ledün Manası)

 

Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukezzibân”

 

Rahmân Suresi içerisinde 31 defa tekrarlanan ayettir. Bu ayet tekrar gibi görünse de önceki ayet veya ayetler üzerinden Allahü Teâlâ’nın bizlere uyarılarını iletir. Şeklen tekrar görünse de hakikat da farklı manalara sahiptir. Ayetin genel manası; “Bu kadar ilmi size verdiğimiz halde hâlâ bunlarla neden iştigal etmezsiniz?” anlamındadır. Allahü Teâlâ’nın ilimleri en büyük nimetlerinden birisidir.

 

Allahü Teâlâ sureleri içerisinde bir ayeti bu kadar sık söylüyorsa mutlaka altında hikmetleri vardır ve bizimde bunlar üzerinde durup düşünmemiz lazımdır:

 

“Bunlara şahit olduğunuz halde, bu bilgileri bildiğiniz halde neden onunla amel etmez ve o noktaya gelmezsiniz? Rabbinizin nimetlerini gördüğünüz, bildiğiniz halde onları nasıl yalanlarsınız?”

 

Allahü Teâlâ ayetteki “yalanlama” kelimesi ile insanın oradaki cehaletini ortaya koyuyor. Yalan; bir gerçeğin üstünü kapatmak veya olmayan bir şeyi varmış gibi göstermektir. Unutkanlık da bir manada örtülü yalanlama bir manada da üstü kapatılmış, körlenmiş demektir.

 

“Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukezzibân”; “Yaratılış gayenden, yaratılış yapından uzaksın. Biz seni bu kadar ilimle donattık, seni kâinatı yaydık. Sana Rahmân halimiz ile istiva ettik ve seninle beraber Rahmân halimizle varlık âleminde yürüyoruz. Bu halde yapman gereken şeyler varken sen bütün hayatını iğne deliğinden baktığın hal ile gördün. Varlık âleminde zerre bile etmeyen varlıklar biriktirdin, onları bir araya koydun ve onlarla avunmaya çalıştın. O yüzdendir ki Rabbinin sana öğrettiği büyük ilimleri ve İnsan-ı Kâmil hallini, Halife halini fark etmedin, görmedin ve o görevlerini yapmadın. Böylelikle sen onu yalanlayanlardan oldun.”

 

“Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukezzibân” ayeti insanın her gün ayna karşısına geçip kendine söylemesi gereken bir ikazdır. Elest gününde, ilk hitap gününde Allahü Teâlâ “Ben sizin Rabbinizim” dediğinde bizler de “evet sen bizim Rabbimizsin, biz seni tanıdık kabul ettik” dedik fakat bizler yeryüzüne geldiğimizde bu sözlerimizi unuttuk. Allahü Teâlâ Rahmân Suresi ile bize tekrar tekrar o halimizi hatırlatıyor ve; “Sen Rabbin ile olan irtibatını, iştigalini, o gün beraber hem cem halini yalanladın, unuttun” diyor…

“Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukezzibân”; “Bu halleri yaşadığınız halde, biz Elest’e size kendi yaratılışınızı ve kâinatın yaratılışını, onun tüm inceliklerini ve bilgilerini de gösterip işlediğimiz halde, bu bilgileri sizlerin kendi Levh-i Mahfûzlarınız olan genlerinize satır satır yazdığımız halde bunları hatırlamak için niye çaba göstermiyorsunuz? Esfel-i safilinden insan makamına çıkmak için, gerçek manada insan olmak için, gerçek manada kâinatta veya bulunduğunuz yerde Allahü Teâlâ’nın ilmini temsil etmek için niye çaba göstermiyorsunuz?”

 

Rahmân Suresi içerisinde de göreceksiniz ki tekrar olarak algılansa da ayet hiç bir zaman kendini tekrarlamamakta, mutlaka yeni manalarını açmakta ve ortaya koymaktadır.

 

Rahmân Suresi’nde 31 kez tekrarlanan “Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukezzibân” ayetini daha iyi anlamak için ilk tekrar olan 13’ncü ayeti açalım.

 

Ayete manasını vermemiz için Rahmân Suresi 12’nci ayetini hatırlayalım;

“Vel habbu zul asfi ver reyhân”; “Bütün tohumların içerisindeki o kokulara, o yapılara, o dizaynlara sahip bir İnsân-ı Kâmil vardır”

 

Bu ayetten sonra gelen “Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukezzibân” ayeti ile Allahü Teâlâ bizlere suredeki ilk uyarısını, hatırlatmasını yapıyor; “Varlık alemine geldin ve o ilimler senin hayal aleminden silindi ama senin içindeki çekirdekten o çekirdeği elinde tutan Asfi’nin yani İnsân-ı Kâmil’in haberi var. (Yasin Suresi’nin son ayetleri de bunu tamamlıyor; “Eğer unuttuysan, bilmiyorsan, bunu bir bilene sor!”). Allahü Teâlâ size bu ilimleri öğrettiği halde hâlâ kendi habbenizi çoğaltma gücünü elde edemediniz mi? Size öğretilen bu ilimleri unutuyor musunuz? Örtüyor musunuz, gizliyor musunuz?”

 

Gördüğünüz gibi tekrar gibi görünen ayet bir çok derin manayı habbe gibi içinde taşımaktadır. Bir sure içerisinde aynı ayeti Allahü Teâlâ 31 kez söylüyorsa bunu kopyala yapıştır mantığıyla “O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?” olarak ortaya koymak ne kadar doğru olabilir?

 

Rahmân Suresi sırlarını yavaş yavaş açıyor. Bu sırlar sizin varlık aleminize ayette buyrulduğu üzere İnsân-ı Kâmil’in sahip olduğu tohum gibi düşer ve içinizde büyür. Anlatır büyür, anlatır büyür, gelir sizi kucaklar. Anlatır büyür, alır götürür, geri getirir, alır götürür, geri getirir. Sever yaratır, yeniden getirir, Zatına katar, çok hoşlanır; Zatına katar “sen benimsin” der, alır zatına katar, katar mahveder, yok eder, O’nda fenâ eder. Fenâ mahvı gerektirir, mahv yoku gerektirir.

 

O içinde dayanamaz; “bir daha göreyim, bir daha zahir alemde bakayım, bir daha ona tecelli edeyim, bir daha halifem olarak onu göreyim” der ve tekrar varlık alemine gönderir. Bu böyle sürer gider…

 

Rahmân Suresi içerisindeki “Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukezzibân” ayetlerine genel bir bakış ile farklı boyutlardan yansıyan hallerini anlatmaya çalıştık. “Rahmân – İsm-i Azâm Sırrı” isimli kitabımızda daha detaylı halini bulacaksınız inşallah.

 

Cafer İSKENDEROĞLU

Read More

İsra Suresi 44. Ayet

سَبِّحُ لَهُ السَّمَاوَاتُ السَّبْعُ وَالأَرْضُ وَمَن فِيهِنَّ وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدَهِ وَلَكِن لاَّ تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ إِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا ﴿٤٤﴾
Tusebbihu lehus semâvâtus seb’u vel ardu ve men fîhinne, ve in min şey’in illâ yusebbihu bi hamdihî ve lâkin lâ tefkahûne tesbîhahum, innehu kâne halîmen gafûrâ(gafûran).

 

Bu mübarek âyetler, bütün kâinatın Cenab-ı Hak’ki hamd ve teşbihle bulunduklarını bildiriyor. Kur’an’ı Kerim’e ve Yüce Peygamber’e karşı inkarcıların iddialarını, düşmanca tavırlarını beyan ediyor ve onların nasıl bir sapıklık içinde yaşadıklarını gözler önüne seriyor. Şöyle ki: (Ona) o Yüce Yaratıcıyı (yedi gök ve yer, ve onlarda olanlar) bütün akıl ve irfan sahipleri (teşbihte bulunurlar) onun yüceliğini kabul eder, eş ve ortaktan uzak olduğunu itiraf ederler (ve hiçbir şey yoktur ki) gerek hayat

sahiplerinden ve gerek bitki ve cansız varlıklardan (illâ onu) o Kerem sahibi Mabudu (hamd ile teşbihle bulunurlar) onun lütuf ve ihsanına hamd ve şükr eder, onun yüce zatını lâyık olmayan şeylerden tenzihte bulunur dururlar, (fakat siz) Ey Müşrikleri. Ey Gafilleri, (onların teşbihlerini anlayamazsınız) onlar kendilerine mahsus bir lisan ile, bir doğal kabiliyette, bir kulluk vaziyetiyle o teşbihe devam ederler, (şüphe yok ki, o) Yüce Mabud (halimdir, gafurdur) bunun içindir ki, müşrikleri, inkarcıları derhal cezaya uğratmıyor, onlara mühlet veriyor ve onlardan tövbe edecek olanları da affedecek ve bağışlayacaktır. Ne büyük bir izin ve keremi.

Bilinmektedir ki, mahlûkatın en çoğunu teşkil eden melekler ve mümin olan insanlar ile cinler: “Subhanallahü ve bihamdihi” demek suretiyle Allah Teâlâ’yı hamd ve teşbihte bulunurlar. Diğer hayat sahibi mahlûkat ile ağaçlar, bitkiler, cansız varlıklar dahi bizim bilmediğimiz bir kabiliyete, yeteneğe sahip olup onlar da Hak Teâlâ Hazretlerini kendilerine mahsus bir şekilde tevhit ve teşbihle ve ona hamd ve senada bulunurlar. Bununla beraber bütün bu mahlûkatın varlıkları, kendilerinde görülen çeşitli, eşsiz kabiliyetler, özellikler, vaziyetler de birer lisanı hâl ile Kâinatın Yaratıcısının varlığına, birliğine şahitlik ederek hamd ve teşbihte bulunmaktadırlar. Binaenaleyh müşriklerin, inkarcıların varlığı da, hayata kavuşmaları da kendilerini yaratan, besleyen bir Yüce Yaratıcının varlığına, birliğine, eş ve ortaktan münezzeh olduğuna lisanı hâl ile şahitlik eder. Fakat o cahiller, gaflet ve sapıklık içinde yaşadıkları için bu şahitliği idrâk edemezler. Birliği açık olan o Yüce Yaratıcıya bir takım mahlûkatı ortak kabul etmek veya onun o kutsî varlığını tamamen inkâr eylemek cehaletinde, alçaklığında bulunurlar. Bütün bu varlıklar, kendilerini yalanlar da onların bundan haberleri olamaz.Evet.. Dağlar, denizler, ağaçlar bütün teşbih ile meşguldurlar. Fakat bu sırlan öyle her işiten kimseler anlayamazlar. Bunun farkına varamazlar.

 

 

Read More

Karia Suresi

KÂRİA Suresi Kuran Meali
الْقَارِعَةُ ﴿١﴾
101/KÂRİA-1 (Meâlleri Kıyasla): El kâriatu.
Kâria.
مَا الْقَارِعَةُ ﴿٢﴾
101/KÂRİA-2 (Meâlleri Kıyasla): Mâl kâriatu.
Kâria nedir?
وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْقَارِعَةُ ﴿٣﴾
101/KÂRİA-3 (Meâlleri Kıyasla): Ve mâ edrâke mâl kâriatu.
Kâria’nın ne olduğunu sana bildiren nedir?
يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ ﴿٤﴾
101/KÂRİA-4 (Meâlleri Kıyasla): Yevme yekûnun nâsu kel ferâşil mebsûs(mebsûsi).
O gün insanlar dağılmış kelebekler gibi olurlar.
وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنفُوشِ ﴿٥﴾
101/KÂRİA-5 (Meâlleri Kıyasla): Ve tekûnul cibâlu kel ıhnil menfûş(menfuşi).
Ve dağlar (atılmış rengârenk yünler) gibi olur.
فَأَمَّا مَن ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ ﴿٦﴾
101/KÂRİA-6 (Meâlleri Kıyasla): Fe emmâ men sekulet mevâzînuhu.
Fakat, artık kimin tartıları ağır gelirse(pozitif dereceleri negatif derecelerinden daha çok olursa).
فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَّاضِيَةٍ ﴿٧﴾
101/KÂRİA-7 (Meâlleri Kıyasla): Fe huve fî îşetin râdiyetin.
İşte o, razı olduğu bir yaşayış içindedir.
وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ ﴿٨﴾
101/KÂRİA-8 (Meâlleri Kıyasla): Ve emmâ men haffet mevâzînuhu.
Ve amma, kimin tartıları hafif gelirse (pozitif dereceleri negatif derecelerinden daha az olursa).
فَأُمُّهُ هَاوِيَةٌ ﴿٩﴾
101/KÂRİA-9 (Meâlleri Kıyasla): Fe ummuhu hâviyetun.
Artık onun anası (onu saracak olan), haviyedir (cehennem ateşidir).
وَمَا أَدْرَاكَ مَا هِيَهْ ﴿١٠﴾
101/KÂRİA-10 (Meâlleri Kıyasla): Ve mâ edrâke mâ hiyeh.
Ve onun (haviyenin) ne olduğunu sana bildiren nedir?
نَارٌ حَامِيَةٌ ﴿١١﴾

1. O çarpacak olan felâket..
1. Bu mübârek sûre, meydana gelecek olan kıyamet gününün pek müthiş vasıflarını bildiriyor. O günde kimlerin selâmet ve saadete ereceklerini, kimlerin de felâketlere uğrayarak cehenneme atılacaklarını haber vermektedir. Şöyle ki: (O çarpacak olan felâket..) O pek büyük hâdise, yâni Kalpleri parçalayacak derecede şiddetli olan kıyamet günü, onun belirtileri ne kadar müthiştir.
“Karia”: Kâri demektir ki: Şiddetli çapmak mânâsınadır. Ondan şiddetli bir ses meydana gelir, bu, kıyametten ibarettir. Çünkü, kıyametin başlangıcı bir ilk sûra üfürme ile vuku bulacaktır. Bunun tesiriyle bütün mahlûkat, hayattan mahrûm kalırlar, bütün gök ve yer cisimleri parçalanır, darmadağın olur, işte bu âyet-i kerîme: O müthiş güne işaret ederek insanlığı harekete ve uyanmaya dâvet ediyor.
2. O çarpacak olan felâket, nedir?
2. (O çarpacak olan felâket nedir?.) O hâdise, ne kadar şiddetlidir. Onun yüceliği, büyük tesirleri ne kadar enteresandır, ne kadar korkunçtur!. Bu ilâhî beyan, bir beyan üslûbudur ki: Bildirilen şeyin ne kadar mühim, ne kadar hayret feza olduğuna dikkatleri çeker.
3. O çarpacak olan felâketin ne olduğunu sana ne bildirdi?
3. Evet.. (O çarpacak olan felâketin) büyük mûsibetin (ne olduğunu sana ne bildirdi?.) elbette ki: Bildirilen şeyin ne kadar mühim, ne kadar hayret feza olduğuna dikkatleri çeker.
4. Bir günde ki: İnsanlar çırpınıp dağılacak pervaneler gibi olacaktır.
4. O hâdise, o kıyamet felâketi (bir günde) meydana gelecektir, (ki) o gün, bütün (insanlar çırpınıp dağılacak, pervaneler gibi) geceleri ateş etrafında uçuşarak kendilerini alevlerin içine atan kelebekler gibi bir hâle gelmiş (olacaktır.) öyle çokça dağılmış, ıstıraba uğramış bir vaziyette bulunacaktır.
“Fıraş” geceleri kendilerini kandillerin ışığına atan pervane gibi haşarat demektir ki: Bunlar sonra kanatlarını yayıp döşedikleri için kendilerine böyle “Fıraş” denilmiştir. “Mebsûs” da yayılmış, ayrılığa uğramış demektir.
Böyle “Fıraşi mebsûs” ibaresi, âkıbetlerini bilemeyenler hakkında darb-ı mesel olarak zikredilir.
5. Dağlar da atılmış renkli yünler gibi olacaktır.
5. O kıyamet gününde (Dağlar atılmış renkli yünler gibi olacaktır.) o kadar büyük ve kuvvetli varlıkların bile bütün parçaları, darmadağın bir hâle gelecektir. Artık insanlar, kendi hâllerini bir düşünmelidirler.
“İhn” rengârenk olan yün demektir. “Menfûş” da tüyleri birbirinden ayrılmış, pek hafîf bir rüzgâr ile uçar bir hâle gelmiş şey demektir.
6. Artık kimin tartıları ağır gelirse..
6. (Artık) O günde, o muhasebe âleminde (kimin tartıları ağır gelirse..) yâni: Dünyadaki güzel amelleri çok bulunursa…
7. İşte o, hoşnut olacağı bir yaşayıştadır.
7. (işte o.) Öyle güzel amelleri ağırca bulunan mümîn (Hoşnut) râzı olacağı (bir yaşayıştadır.) artık o, pek mutlu ve mes’ut bir hâlde yaşayıp duracaktır. Cennete nâil bulunacaktır.
8. Fakat kimin tartıları hafif olursa..
8. (Fakat) O kıyamet gününde (kimin tartıları hafif otursa..) yâni: Sevabı bulunmazsa veya günahları, sevaplarına galip bulunursa, dünyada bâtıl şeyler ile meşgul olmuş, amel defterini onlar ile doldurmuş ise..
9. Artık onun anası sığınacağı yer hâviyedir.
9. (Artık onun anası) gideceği yer, sığınacağı yer de (haviyedir.)
Cehennemin ateşidir. Bir çocuk, anasının kucağına sığındığı gibi öyle pek günahkâr bir şahıs için için de ateşten başka sığınacak bir şey yoktur.
“Hâviye” Cehennem ateşinin isimlerinin biridir. Gâyet derin bulunduğu için kendisine bu ad verilmiştir.
10. Hâviyenin ne olduğunu sana ne şey bildirdi?
10. (Haviyenin ne olduğunu) Onun ne müthiş bir azap mahalli bulunduğunu (sana ne şey bildirdi?.) o ne kadar düşüncelerin üstünde bir azap yurdudur.
11. O çok kızgın bir ateştir.
11. O hâviye denilen şey (Çok kızgın bir ateştir.) onun yanında diğer ateşler pek hafif kalmaktadır.
“Hâmiye” harareti pek şiddetli olup parlayan, duran ateş demektir, işte küfür ve tuğyânın neticesi, böyle pek şiddetli bir azaptır.
Deniliyor ki: İlâhî adâletin bütün yaratıklara karşı tecellîsi için yarın âhirette kulların amelleri birer şekil kazanarak veya amel defterlerinde yazılı bulunarak tartıya vurulacaktır. Kimlerin güzel, amelleri galip ise sâhipleri için mükâfat vesîlesi olacaktır.

Bil’akis kimlerin çirkin amelleri galip ise onlar da bu yüzden azaba uğrayacaklardır. Bütün bunlar, birer hikmet ve fayda gereğidir, ve Allah’ın kudretine göre aslâ imkânsız görülemez. Cenab-ı Hak cümlemize güzel sonlar nasîb buyursun âmin..

Read More

Tevbe Suresi 129.Ayet

فَإِن تَوَلَّوْاْ فَقُلْ حَسْبِيَ اللّهُ لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ

Fe in tevellev fe kul hasbiyallâh(hasbiyallâhu), lâ ilâhe illâ hûve, aleyhi tevekkeltu ve huve rabbul arşil azîm(azîmi).

Bundan sonra eğer onlar dönerlerse, o zaman onlara şöyle de: “Bana, Allah yeter (kâfidir), O’ndan başka ilâh yoktur. Ben, Allah’a tevekkül ettim (güvendim). Ve O, azîm arşın Rabbidir.”

129. Yüce Resulüm!. Sen Peygamberlik vazifeni yerine getirmiş bulunuyorsun (Eğer) kendilerine İslâm dininin hükümlerini tebliğ etmiş olduğunu bir takım kimseler onları kabul etmeyip de (yüz çevirirlerse) imândan kaçınırlarsa (artık) sen üzülme, üzerine düşen vazifeyi tam bir lütf ve merhametle yerine getirmiş bulunuyorsun, o inkarcılara de ki: Allah Teâlâ bana kâfidir) size bir ihtiyacım yoktur. Bana O Kerem Sahibi Yaratıcı, yardım eder, beni muvaffakiyetlere kavuşturur, (ondan başka mâbud yoktur) Ondan başka ibadet ve itaate lâyık, onun hükümlerini redde kaadir, onun iradesine, kudretine muhalif hareketlere güç yetirebilen bir kimse bulunamaz. (Ben ancak ona) O azamet ve kudret sahibi olan, ortak ve benzerden uzak bulunan Kâinatın Yaratıcısına (tevekkül ettim) bütün vazifelerimde başarımı ondan bekledim. Bütün başarıları ondan beklerim, ondan başka hiçbir kimseden korkmam. (Ve o) Yüce Yaratıcı (pek büyük olan arşın sahibidir) bütün kâinatın hakîmidir. Artık bütün insanlık, bütün akıl ve irfan sahipleri O Kerem Sahibi Ezelî Mabuda imân etmeli değil midir?. Ona sığınarak, dayanarak bütün muvaffakiyeti onun yüce zatından niyazda bulunmalı değil midir?. Ya âlemlerin ilâhı. Biz âciz kullarını senin hidayet yolundan mahrum bırakma. Hz. Muhammed hürmetine âmin!.

§ Übeyy Ibni Kaab Radiallahü Teâlâ anhdan rivayet olunduğuna göre Kur’an-ı Mübinin en son nazil olan âyetleri bu süre’i celîlenin işbu (128 ve 129) uncu son iki âyetinden ibarettir. Gerçeği Allah bilir.

Read More

Yasin Suresi-58 Ayet

سَلَامٌ قَوْلًا مِن رَّبٍّ رَّحِيمٍ ﴿٥٨﴾
Selâmun kavlen min rabbin rahîm(rahîmin).

1. selâmun : selâm
2. kavlen : söz
3. min rabbin : Rab’lerinden
4. rahîmin : rahmet nuru gönderen

58. Merhametli olan Rab’bin söylediği bir selâm da vardır.

58. Özellikle o mes’ut cennet ehli için (Rabim olan) Allah’ın rızasını kazanmaya çalışan kulları hakkında lütf ve ihsanı sonsuz bulunan (Rab’den) o Kâinatın terbiyecisi olan Yüce Yaratıcı tarafından (söz olarak bir selâm..) da vardır ki, bu cennetlerdeki bütün nimetlerin, lütufların üstünde ilâhi bir ihsandır. Bu ilâhî selâm, ya melekler vasıtasiyle olur veya fazladan bir ikram olmak için bizzat Cenab-ı Hak tarafından vuk’u bulur. “Allah Teâlâ Hazretleri cennette kullarına ilâhi cemalini kendi sânına lâyık bir şekilde göstermek lütfunda bulunacaktır ve onlara hitaben selâm vererek onların değerini, mânevi zevkini kat kat arttırmış olacaktır.

Hz. Câbir Radiallâhü Anh’dan birçok zâtların rivayet ettikleri bir hadis-i Nebevi’de beyan buyurulduğu üzere cennet ehli, nimetler içinde bulunurken kendilerine karşı bir nur parlamaya başlayacak, başlarını yukarıya kaldırınca yukarılarından Allah’ın cemalini görmeğe muvaffak olacaklar, Yüce Allah onlara “Esselâm-ü Aleyküm ya ehlel cennet Selam üzerinize olsun ey cennet ehli” diye hitap buyuracak ve onlara lütfuyla bakacak, onlar da Hak Teâlâ’ya bakıp durdukça başka hiçbir nimete iltifatta bulunmayacaklar, sonra o tecelli onlardan ayrılınca onun nuru, bereketi onların ikametgâhlarında baki kalacaktır. Ne büyük bir muvaffakiyeti. Sirac-ül Münîr, Tefsir-i

Alûs’î.”

§ Selâm; Her çirkin şeyden emin olmaktır, her istenen şeye kavuşmaktır. Allah’ın Selâmı ise bütün ruhani ve cismani nimetlerin üstünde yüce bir lütuftur. Cenab-ı Hak cümlemize nasip buyursun. Amin..

Read More

Maun Suresi

أَرَأَيْتَ الَّذِي يُكَذِّبُ بِالدِّينِ ﴿١﴾
107/MÂÛN-1 (Meâlleri Kıyasla): E raeytellezî yukezzibu bid dîn(dîne).
Dîni yalanlayanı gördün mü?
فَذَلِكَ الَّذِي يَدُعُّ الْيَتِيمَ ﴿٢﴾
107/MÂÛN-2 (Meâlleri Kıyasla): Fe zâlikellezî yedu’ul yetîm(yetîme).
Oysa yetimi itip kakan işte odur.
وَلَا يَحُضُّ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ ﴿٣﴾
107/MÂÛN-3 (Meâlleri Kıyasla): Ve lâ yahuddu alâ taâmil miskîn(miskîni).
Ve miskini (yoksulu, çalışmaya gücü olmayanı) doyurmaya teşvik etmez.
فَوَيْلٌ لِّلْمُصَلِّينَ ﴿٤﴾
107/MÂÛN-4 (Meâlleri Kıyasla): Fe veylun lil musallîn(musallîne).
İşte o namaz kılanlara yazıklar olsun.
الَّذِينَ هُمْ عَن صَلَاتِهِمْ سَاهُونَ ﴿٥﴾
107/MÂÛN-5 (Meâlleri Kıyasla): Ellezîne hum an salâtihim sâhûn(sâhûne).
Onlar ki, namazlarından gâfil olanlardır.
الَّذِينَ هُمْ يُرَاؤُونَ ﴿٦﴾
107/MÂÛN-6 (Meâlleri Kıyasla): Ellezîne hum yurâûn(yurâûne).
Onlar riya yapanlardır (gösteriş için yapanlardır).
وَيَمْنَعُونَ الْمَاعُونَ ﴿٧﴾
107/MÂÛN-7 (Meâlleri Kıyasla): Ve yemneûnel mâûn(mâûne).
Ve mâûna (zekâta ve yardımlaşmaya) mani olurlar

1. Gördün mü o kimseyi ki: Dini yalanlar.
1. Bu mübârek sûre, dini yalan sayan, muhtaçlara yardımdan kaçınan, riyakâr olup yanılarak namaz kılan ve son derece cimri bulunan herhangi bir şahsın o pek çirkin vaziyetini nazarı dikkate sunmaktadır. Şöyle ki: Ey Peygamber!. Veya ey akıllı, düşünen insan!. (Gördün mü?) Yâni: Hâline vâkıf olup bildin mi (o kimseyi ki: Dini yalanlar.) açık ve parlak olan İslâm dininin gerçekliğini, yüceliğini tasdik etmez, küfür içinde yaşamaktan çekinmez.
Böyle “Gördün mü” gibi soru yoluyla olan hitaplardan maksat, beyan olunacak şeylere işitenlerin dikkatini çekmek ve onları güzelce anlamaya teşvik eylemektir.
Mutlak sûrette bildirilen dinden maksat da İslâm dinidir. Çünkü, Kur’an-ı Kerim ve müminlerin ıstılahınca mutlak dinden maksat, İslâm dininden ibarettir, diğer dinlere ise mutlak sûrette din denilemez, belki: Sınırlandırılarak Hıristiyanlık dini, Yahudilik dini gibi bir şekilde ifade edilir. “Tefsir-i Kebir.”
2. İmdi o kimseler ki: Yetimi itiverir.
2. (İmdi o) İslâm dinini inkâr eden şahıs (o kimsedir ki: Yetimi itiverir.) yanından şiddetle kovar, ona bir hakaret gözüyle bakar, onun bir ihtiyacını bertaraf etmeğe yanaşmaz.
3. Ve yoksula yemek yedirilmesi için teşvikte bulunmaz.
3. (Ve) O kimse, öyle cimri ve iyiliksever olmaktan öyle uzaktır ki, (yoksula yemek yedirilmesi için) başkalarını da (teşvikte bulunmaz.) bir hayra vesîle olmak istemez, başkalarının iyilikte bulunmalarını bile kıskanır.
Bu mübârek âyette şuna işaret vardır ki: İnsan, elinden geldiği takdirde yetimlere, fakirlere kendi malından yardım etmelidir. Kendi malı olmadığı takdirde başkalarını öyle bir yardımda bulunmaya güzel bir şekilde teşvik eylemelidir. İnsanîyet adına iyiliksever bulunmalıdır.
Bir rivâyete göre bu âyet-i kerîmenin bildirdiği kimseden maksat; Ebû Cehil’dir ki: Bir yetimin vasisi bulunuyordu, o yetim bir gün çıplak bir hâlde Ebû Cehl’in yanına gelmiş, onun yânındaki kendi malından bir şey istemiş, Ebû Cehil ise o yetimi fenâ bir sûrette def etmiştir. Yâhut o kimseden maksat, münâfıklardan bir şahıstır. Maamafih bu ilâhî beyan, bütün o gibi cimri kimseleri hitab etmektedir.
4. Artık vay hâline o namaz kılanların ki:
4. (Artık vay hâline!.) Yazıklar olsun, şahısları azaba lâyıktır, (o namaz kılanların ki:) Bedenen ve lisânen namaz kıldıkları hâlde o namazdan
ruhen yararlanamazlar, gafletten uyanmazlar, ahlâki fâzilet ile vasıflanmaya çalışmazlar, yoksullar hakkında bir şefkat, muhabbet duygusu beslemezler.
5. O kimseler ki: Onlar namazlarından yanılanlardır.
5. Evet, azaba lâyıktır, (O kimseler ki: Onlar namazlarından yanılanlardır.) yâni, lisânen okuduklarından gaflette bulunurlar, ona ehemmiyet vermezler, unutma ve hatadan hiç kurtulamazlar, ne için okuduklarını, rüku ve sücutte bulunduklarını aslâ düşünmezler.
Bu yanılmadan maksat, namazların vakitlerini, şartlarını gözetmemek, bütün namazları birer yanılma ve gaflet içinde kılmaktır. Namazlara ehemmiyet vermemektir. Yoksa hakikî bir mü’mîn de bâzen namazlarında yanılabilir, bunun telâfisi için sehiv secdesi ve namazı iadesi, meşrû’dur. Kasde dayalı olmayan bir yanılma ve hata bu müslümanlar hakkında affedilmiştir.
6. O kimseler ki: Onlar göstericilerdir.
6. Evet.. (O kimseler ki: Onlar, göstericilerdir.) insanlara gösteriş için namaz kılarlar, sırf Allah rızâsı için, samimi bir kalp ile ibâdette bulunmuş olmazlar, riyakârca bir hâlde yaşar dururlar, elbette ki: Onlar, azabı hak etmişlerdir.
7. Ve menedilmesi âdet olmayan bir şeyi bile menediverirler.
7. (Ve) Onlar, öyle cimri, hayırdan uzak kimselerdir ki: (men edilmesi âdet olmayan bir şeyi) yâni: Gerek fakirlere ve gerek zenginlere istedikleri zaman men edilmesi âdet olmayan en âdi şeyleri bile, meselâ: bir içim suyu, bir parça tuzu, bir ateş parçasını, bile vermezler, emaneten verilecek bir kabı, bir baltayı, bir keseri bile vermekten kaçınırlar. İşte bu gibi şeylere “Maun” denilir.
Artık öyle cimri kimseler, zekât verirler mi?. Yetimlere, yoksullara yardımda bulunurlar mı?. Onların namazları da samimî değil, bir gösteriş içindir. Böyle bir riya = gösteriş ise küfürden bir parça bulunmaktadır.

Read More

Ali İmran Suresi 8.Ayet

 

رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنتَ الْوَهَّابُ ﴿٨﴾
Rabbenâ lâ tuziğ kulûbenâ ba’de iz hedeytenâ veheb lenâ min ledunke rahmeh(rahmeten), inneke entel vehhâb(vehhâbu).

Ey Rabbimiz! Bize ihsan ettiğin hidayetten sonra kalblerimizi haktan saptırma, bize kendi katından rahmet ihsan eyle! Şüphesiz ki, Sen bol ihsan sahibisin.

Bu mübarek âyetler ilimde rüsuh sahibi olan zatların Cenab’ı Haktan hidayet ve ihsan talebinde bulunup ne suretle dua ve niyaza devam ettiklerini göstermektedir. Şöyle ki: (Ey Rabbimiz! Bizlere hidâyet buyurduktan) bizleri İslâm dinîni kabule, muhkem ve müteşabih olan âyetlere imana muvaffak kıldıktan (sonra kalplerimizi saptırma.) Bizleri hak yoldan ayırma, rızana aykırı yorumlarla müteşabihata uymaktan koru. (Ve kendi Yüce katından bizlere bir rahmet bağışla) bizlere lütfet, bizleri imanımızda, kavuştuğumuz hidayette sabit kıl veya kusurlarımızdan dolayı bizlere mağfiret buyur. (Şüphe yok ki bağış yapan) istirham ettiğimiz şeyleri, lütuf ve merhametle ihsan buyuran (ancak sensin.) Ya ilâhî!. Bu dualarımızı kabul buyur, bizleri hidayetten, rahmetinden mahrum bırakma.

Bu âyeti kerime göstermiş oluyor ki: İnsanlar dâima korku ile ümitten ayrılmamalıdırlar. Hiç bir kimse kendi ibâdet ve itaatına güvenmemelidir. Ve yine hiç bir kimse, ümitsizliğe düşüp hidayetten, Allah’ın merhametinden ümidini kesmemelidir. Nice kimseler vaktiyle âlim, tadil, âbit, zahit iken bilahara nefislerinin arzularına tabi olmuşlar, dünyevi menfaatlar arkasında koşmuşlar, bir takım bozgunculara bağlanarak hidayet caddesinden ayrılmışlardır. Bilâkis nice kimselerde vaktiyle kötülüğü emreden nefislerine uyup günahkâr bir halde yaşarken, daha sonra bir ilâhî rahmet eseri olarak kendilerinde bir uyanma meydana gelmiş, yaptıkları kötülüklerden tevbe etmişler ve affedilmelerini istemişler, dini ve dünyevî vazifelerini güzelce ifaya başlamışlar, ve son nefeslerini imanla noktalama şerefine kavuşmuşlardır.

Nitekim Rasûli Ekrem Efendimiz:: Ey kainleri, ve gözleri çeviren Allah’ım!.. Bizim kalplerimizi senin dinin üzerinde sabit kıl. Ne mühim bir dua!. İşte bu, bizim için bir uyanma dersidir. Varlığımıza güvenmeyelim, dâima Cenâb-ı Hakka sığınalım. Hidayette ve diyanette sebat etmemizi onun merhametinden, sonsuz lütuf ve ihsanından niyazda bulunalım.

Hidâyet = Hûda: Hak yolu, hak yolu beyan etmek, doğru yola gitmek, ulaşılmak istenilen şeye yol göstermek, Hak yola fiilen ulaştırmak böyle bir yola girmek manasınadır. Mübarek Peygamberlerin lisaniyla ve kitapların inmesiyle insanları Hak yola davet ve teşvik de bir hidâyet demektir.

Rahmet: Acımak, esirgemek, tabiatın eğilim ve inceliği, hayra ulaştırmayı istemek, Cenâb-ı Hakkın kullarına ölümden sonraki lütuf ve ihsanı demektir.

“Bu kadar cürmü seyylatımla”

“Rahmet ü m midimin budur sebebi”

“Ki buyurmuş hüdayi azze vecel”

“Sebekat rahmeti alâ gazabî”

Read More

Bakara Suresi 153. Ayet

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ ﴿١٥٣﴾
Yâ eyyuhâllezîne âmenustainû bis sabri ves salât(salâti), innallâhe meas sâbirîn(sâbirîne).

Ey mü’minler! Sabır ile namaz ile yardım isteyiniz. Şüphe yok ki Allah Teâlâ sabredenlerle beraberdir.

 

Bu âyeti kerime, Cenâb-ı Hakkın bir çok nimetlerine nail olan müslümanların bir hikmet gereği olarak bazı hos olmayan hallere maruz kalabileceklerini, bu takdirde sabır ile ve namaz ile yardım isteğinde bulunup mükâfata ereceklerini gösteriyor. Evet… Buyruluyor ki: (Ey İman edenler!) günahlardan kaçınmak, bazı belalara, musibetlere tahammül edebilmek, cihada, ibâdet ve itaata devamda bulunabilmek gibi hususlarda (sabır ile ve namaz ile) Allah Teâlâ’dan (yardım isteyiniz.) Ümitsizlik ve kedere kapılmayınız. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ sabredenlerle beraberdir.) Yani onların sabrını bilir, kendilerine imdat eder, mükâfatlar ihsan buyurur.

Sabır: Acıya katlanmak, insan tabiatına uygun olmayan hallere karsı telâş göstermeyip sarsılmadan tahammül etmek demektir. Akıl ve şeriata aykırı şeylerden kaçınarak nefsi tutmak ta sabırdır. Sabreden zafer bulur. Nitekim söyle denilmiştir:Evet… Sabır acıdır, müşküldür, fakat meyvesi pek tatlıdır. Bir çok eziyetler sabır ve sebat, hakka dua ve niyaz sayesinde ortadan kalkar. İste, namazda insanın ruhuna, azmine kuvvet veren en yüce dua ve niyazı kapsayan bir ibâdet olduğundan buna güzelce devam edilmesi de insanın maddî ve manevî kederlerini, üzüntülerin! gidermeğe en mükemmel bir vesiledir.

Read More

Ali İmran Suresi 190. Ve 191. Ayet

إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لآيَاتٍ لِّأُوْلِي الألْبَابِ ﴿١٩٠﴾
3/ÂLİ İMRÂN-190 (Meâlleri Kıyasla): İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).
Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır.
الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَىَ جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ ﴿١٩١﴾
3/ÂLİ İMRÂN-191 (Meâlleri Kıyasla): Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).
Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah’ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah’ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): “Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan’sın, artık bizi ateşin azabından koru.

 

Tefekkür, insana mahsus bir özelliktir.
İnsan, tefekkür sayesinde diğer varlıklardan ayrılır ve üstün olur.
Tefekkür ancak kalpte tasavvuru mümkün olan şeyler hakkında yapılabilir.
Onun için, Allah’ın yarattığı varlıklar hakkında tefekkür mümkün;
fakat Allah’ın zatı hakkındaki tefekkür mümkün değildir.
Çünkü Allah hiçbir şekilde suret olarak vasıflandırılamaz ve şekil olarak hayal edilemez.
Efendimiz (sas)’e en çok tesir eden ayetlerden biri, tefekkürle ilgilidir.
İki kişi Hz. Âîşe (r.anhâ)’yı ziyaret etmişler.
Onlardan biri, “Hz. Muhammed (sas)’de gördüğünüz etkileyici bir şeyi bize anlatır mısınız?” deyince,
Hz. Âîşe (r.anhâ) şöyle demiştir:
“Allah Rasûlü (sas) bir gece kalktı, abdest alıp namaz kıldı.
Namazda çok ağladı.
Gözlerinden akan yaşlar sakallarını ve secde esnasında yerleri ıslattı.
Sabah ezanı için gelen Hz. Bilâl (ra), “Ya Rasulullah (sas)!
Geçmiş ve gelecek bütün günahlarınız affedildiği halde, sizi ağlatan nedir?” deyince, O,
“Bu gece Yüce Allah bir ayet indirdi. Beni bu ayet ağlatmaktadır” dedi ve ayeti okudu:
“Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri
ardınca gelişinde düşünen insanlar için elbette birçok dersler vardır.” (Âl-i İmrân, 3/190)
Ondan sonra Rasulullah (sas), “Bu ayeti okuyup da üzerinde tefekkürde bulunmayan,
düşünmeyen kişilere yazıklar olsun.” dedi.
Bu ayette, tefekküre davet edilen akıl sahiplerinin durumunu açıklayan bir sonraki ayetin meâli de şöyledir: “
Onlar ki Allah’ı gâh ayakta divan durarak,
gâh oturarak, gâh yanları üzere zikreder, göklerin ve yerin yaratılışı
hakkında düşünürler ve derler ki:
“Ey büyük Rabbimiz! Sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın.
Seni bu gibi noksanlardan tenzih ederiz.
Sen bizi o ateş azabından koru!” (Âl-i İmrân, 3/191)

Read More