Hazreti Musa ve Azrail

Ebû Hureyre radıyallahu anh Peygamber aleyhisselâmın şöyle buyurduğunu anlatıyor:

Ölüm Meleği Azrail aleyhisselâm, Hazreti Musa’ya gönderilmişti. Musa aleyhisselâm, karşısına çıkar çıkmaz Azrail’in gözüne bir tokat attı ve gözünü kör etti.

Azrail aleyhisselâm, Hazreti Allah’a geçen hadiseyi nakletti ve:

— Ey Rabbim, beni ölümü istemeyen bir kuluna gönderdin, dedi. Bunun üzerine Allahü Teâlâ, Azrail’in gözünü iade etti ve:

— Git, o kula de ki, elini bir öküzün üzerine koysun, elinin kapladığı yerde ne kadar kıl varsa, onların sayısı kadar kendisine ömür verdim, diye söyle, dedi.

Azrail aleyhisselâm gelip Allahü Teâla’nın bu emrini söyleyince Musa aleyhisselâm:

— Ey Rabbim, sonra ne olacak? diye sordu. Aîlahü Teâlâ da cevaben:

— Ondan sonra yine ölüm, buyurdu. Musa aleyhisselâm da: — O halde Azrail şimdi canımı alsın, dedi. Kabrinin de, Beyt-i Mukaddes’e bir taş atımı mesafede yakın olmasını niyaz etti. Zira bu sırada Musa aleyhisselâm Tiyh sahrasında bulunuyordu.

Peygamber aleyhisselâm daha sonra şöyle buyurdular:

— Orada olsaydım, size Musa aleyhisselâmın kabrini gösterirdim. Kesib-i Ahmar’in altında yol tarafındadır.

(Buharî, Müslim)

Read More

Namazda Patlıyan Mermi

Girit Adasının fethi, yani Venediklilerden alınışı zamanında idi… Osmanlılar Girit’teki Kandiye Kalesini almak için var güçleriyle çarpışıyorlardı. Venedikliler de sonuna kadar direniyorlardı. O zaman Venedikliler Kandiye Kalesini savunmak için humbara isimli toplar kullanıyorlardı. Bir gün Osmanlı Ordusu Kumandanlarından Zeynel Bey, namaz kılıyordu. Namaz anında seccadesinin önüne bir bumbara mermisi düştü. Namazı bozup kaçmayan Zeynel Bey, namaza devam ederek secdeye vardı. Secde anında iken de bumbara büyük bir gürültü ile patladı. Fakat Zeynel beye hiçbir şey olmamıştı. O gayet sakin bir vaziyette namazını bitirdi ve doğruca baş kumandanın huzuruna – çıkarak durumu anlattı:

— Yalnız humbaranın patlamasını bekleyerek secdede biraz fazla kaldım. Acaba namazıma bir zararı oldu mu? diye sordu.

Zeynel Bey’in bu kahramanlığı kumandanın hoşuna gitmişti. Namaza bir halel gelmediğini söyledi ve Zeynel Beye de çıkarıp bir kese altın verdi.

İşte ecdâd bu toprakları böyle kazanmışlar, bizler de masa başında düşmana centilmenlik olsun diye Lozan’da, şurda – burda ikram etmişiz…

Read More

Kel, Kör Ve Abraş

Ebû Hureyre radıyallahu anh Peygamber aleyhisselâmın şöyle buyurduğunu anlatıyor:

îsrail Oğullarından üç kişi vardı. Bunlardan biri abraş, biri kör, biri de kel idi. Allahü Teâlâ bunları imtihan etmek istedi ve bir melek gönderdi.

Abraşa gelen melek:

— En çok sevdiğin şey nedir? diye sordu. Abraş:

— Güzel renk ve güzel deri ve Allah’ın benden insanların çirkin gördükleri bu abraşlık hastalığını gidermesidir, dedi. Melek elini bir sürdü ve abraş kimsenin bu hastalığı gidip kendisine güzel bir renk ve on adet dişi deve verildi, Melek:

— Hangi malı daha çok seversin? diye sordu. Abraş:

— Deve, yahut sığır, diye sevap verdi.

Bunun üzerine kendisine on adet dişi deve verildi.

Melek:

— Allah, bunları sana mübarek eylesin! dedi.

Sonra bu melek kel kimseye geldi” ve:

— En çok sevdiğin şey nedir? dedi. Kel:

— Güzel saç ve Allahü Teâlâ’nın, bende insanların çirkin gördüğü bu illeti gidermesi, diye cevap verdi. Melek kendisine elini bir sürdü ve o kimsenin kelliği kaybolup gitti, kendisine güzel saçlar verildi.

Melek:

— En çok sevdiğin mal hangisidir? diye sordu. Kel:

— Sığır, dedi. Derhal kendisine yavrulamak üzere olan inekler verildi.

Melek:

— Allah, sana bunları mübarek etsin dedi. Melek daha sonra kör kimseye geldi ve:

— En çok hangi şeyi seversin? diye sordu. Kör:

— Allah’ın gözlerimi iade etmesini, insanları görmeyi, diye cevap verdi. Melek kendisini eli ile bir mesh etti ve Allah, o kimsenin gözlerini açtı.

Melek:

— En çok sevdiğin mal nedir? dedi.

Kör:

— Koyun, diye cevap verdi. Kendisine yavrulayıcı koyun verildi.

Sonra, abraş ile kele verilen deve ile sığırlar üredi, körün de koyunları çoğaldı. Birinin bir vadiyi dolduran develeri, diğerinin bir vadi dolusu inekleri, diğer birinin de bir vadiye sığmayan koyunları oldu.

Aradan bir müddet geçtikten sonra, melek abraşa, onun eski şekil ve suretinde gelip:

— Ben fakir bir adamım, dağları taşları aşıp geldim. Bugün Allah’tan başka bir yardım edenim yoktur, önce Allah, sonra senden, sana bu güzel rengi, bu güzel deriyi ve bunca malı veren zât’ın adına bana, yolculuğum sırasında faydalanabileceğim bir deve vermeni istiyorum, dedi.

Abraş:

— Haklar çoktur, dedi ve bir şey vermedi. Bunun üzerine melek kendisine:

— Ben, seni tanıyacak gibiyim; sen insanların kendisinden nefret ettiği abraş kimse değil miydin? Sonra Allahü Teâlâ sana bu nimetleri ihsan etmişti, dedi.

Abraş:

— Hayır, bu mal bana ecdadımdan kalmadır; dedi. Melek:

— Eğer yalan söylüyorsan, Allah seni eski haline çevirsin, diye beddua etti. Hakikaten abraş eski çirkinliğine ve fakirliğine döndü.

Melek sonra kele, kelin eski şekil ve suretinde geldi. Buna da abraş kimseye dediklerini aynen tekrarladı. Kel de aynı abraş gibi karşılıkta bulundu ve o da bir şey vermedi.

Melek de yine:

— Eğer yalan söylüyorsan, Allah seni eski haline döndürsün, diye beddua etti ve o kimse eski kel haline ve fakir durumuna döndü. Daha sonra melek, köre, onun eski sureti ve şeklinde geldi ve:

— Ben muhtaç bir kimseyim, yolcuyum; yürürken dağları aştım. Bugün Allah’tan başka bir yardım edenim yok. önce Allah, sonra senden, gözlerini açan zât’ın adına yolculuğum sırasında istifade edeceğim bir koyun vermeni isterim, dedi.

Eski kör:

— Ben önceden kör idim. Allah gözlerimi açtı. Bunlardan dilediğini al, dilediğini bırak, diye cevap verdi. Allah için almak istediğin şeyi vermek hususunda, Allah’a yemin ederim ki sana bir zorluk çıkarmam, dedi.

Bunun üzerine melek:

— Malın senin olsun; üçünüz de ilâhî imtihana tâbi tutuldunuz. Allahü Teâlâ senden razı oldu, fakat iki arkadaşın abraş ile kelden razı olmayıp onları cezalandırdı, dedi.
(Buharî, Müslim)

Read More

Cömertlik

Cömertliği meşhur Hatem-i Taî’ye:

— Senden daha cömert bir kimse var mı acaba? diye sordular. O:

— «Evet! var», dedi ve başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlattı:

Birgün bir seferim zamanında bir gence misafir olmuştum. Genç, fakir bir kimse olmasına rağmen bana bir koyun kesip hazırlattı, önüme koyunun böbreği geldiğinde: «Ben koyunun böbreklerini çok severdim» dedim. Bir ara ev sahibi genç ortalıktan kayboldu. Biraz sonra baktım ki varı yoğu olan yedi koyunun yedisini de kesmiş böbreklerini hazırlamış, önüme getirdi.

Ben şaşkınlık içerisinde kalmıştım. Çünkü biliyordum ki, genç fakir bir kimse idi. «Niçin benim için, varın yoğun olan yedi koyunu kestin. Ben sana böyle yap demedim. Sadece koyun böbreğini sevdiğimi Söyledim» dediğimde; bana şu karşılığı verdi: «Bana Hak misafiri gelmiş, hiç onun sevdiği bir şeyi ikram etmemem olur mu?» dedi.

Gencin bu misafirperverliğine hayran kalmıştım, gözlerim yaşardı… diye anlattı.

Hatem-i Taî’ye:

— Onun iyiliğine karşı sen ne yaptın? diye sordular. O:

— Derhal üçyüz deve, beşyüz koyun gönderdim, deyince…

— Demek ki sen ondan daha cömertmişsin, dediler. Hatem-i Taî:

— Hayır! O benden cömert, çünkü o bana nesi varsa ikram etti, bense ona sadece malımın bir azını gönderdim, dedi…..

Allah razı olsun….

Read More

Allahın Evi Cami Değil Kalbdir

Osmanlı Sultanlarından Yıldırım Beyazıd, Osmanlı imparatorluğunun merkezi olan Bursa’da bir cami yaptırmıştı. Caminin inşaatı tamamlandıktan sonra o zamanın mânevi büyüklerinden Emir Sultan Hazretlerini de yanına alarak camiyi gezdi. Caminin yapılışını kendisi beğenen Yıldırım, yanında bulunan Emir Sultan Hazretlerine:

— Nasıl cami güzel olmuş mu, beğendin mi? diye sordu. Bazı rivayetlere göre içki içtiği bildirilen Yıldırım’a Emir Sultan Hazretleri:

— Sultanım, cami çok güzel olmuş. Lâkin bir eksikliği var.. O da bir köşesine bir meyhane yaptırmayı unutmuşsunuz, dedi. Padişah Yıldırım, bu sözlere sinirlenmişti. Hiddetle.:

— Ne demek! Hiç Allah’ın evinde meyhane olur mu? diye gürledi.

Çünkü Yıldırım Beyazıd, kendisinin içki içtiğini kimsenin bilmediğini sanıyordu… Mânevi Sultanların her şeyden haberdar olacağını hiç düşünmemişti.

Emir Sultan Hazretleri:

— Allah’ın asıl evi, insanın kalbidir. Sen kendi yaptığın bir yapıya içkiyi koymak istemiyorsun da nasıl Allah’ın (C.C.) yapısı olan kalbe o haram şeyi koyabiliyorsun? buyurunca Yıldırım Han hatasını anlayarak bir daha içki sofrası hazırlatmadı, içki de içmedi.

Yıldırım Beyazıd’ın yaptırdığı cami Bursa’daki Ulu Camidir.

Read More

Ya Samed

Nişabur zaidlerinden rivayet edilmiştir:

Hind diyarında bir ihtiyar vardı. Yetmiş yıl puta hizmet ve ibadet edip, ulûhiyetini ikrar etmişti. Bir gün mühim bir işi zuhur etti. Kalkıp ibadet elbiselerini giyerek puthaneye gitti. Huzû ve huşu ile el bağlayıp ağlayarak şöyle tazarrû ve duada bulundu:

— Ey put! Sen bilirsin ki, sana ihlas ile hizmet ettim. Ulûhiyetini ikrar ve itiraf ettim. Şimdiye kadar asla senden bir hacet dilemedim. Şimdi ise mühim bir hacetim var. Bana onu müyesser ve mukadder eyle.

Puttan bir cevap alamayan ihtiyar, duasını tekrar ederek:

— Ey put! Benim ihtiyar ve zayıflığımı gözet. Yetmiş yıllık hizmetimi zayi etmeyip, hacetimi kabul eyle, dedi. Puttan yine bir cevap gelmedi. Daha sonra bu tazarrû ve yalvarışlarını 70 defa tekrarladı yine cevap alamadı.

Bütün ümidi kesildiği zaman, Hak Teâlâ Hazretleri, bu ihtiyarın kalbine rahmet nazarı İle nazar edince, ihtiyarın kalbine doğdu ki: «Bu puta 70 sene ibadet ve hizmet ettim. Fakat asla duamı kabul etmedi. Demek ki, bunda hiçbir şey yokmuş. Bir kerre de Hazreti Samed’e dua edeyim. Ümid ederim ki benim isyanımı afvedip, tevbe ve duamı kabul, eyler.»

Nihayet puttan yüz çevirip Hazreti Allah’a teveccüh ederek, haya ve edeb ile bir defa «Ya Samed!» deyince, derhal gizliden: «Lebbeyk! Lebbeyk ey kulum! Dile ne dilersin!» diye nida Olundu. Bütün melekler:

— Ya İlâhî! Hikmetini sen bilirsin. Bu kulun senden yüz çevirip putu tercih ederek, nice yıllar ibadet etmişti. Bugün 70 defa puta dua edip, bir defa bile cevap alamamıştı. Fakat sana bir defa «Ya Samed!» diye dua edince, duasını kabul ettin, dediler. Bunun üzerine Hazreti Hak Celle:

— Ey meleklerim! O kulum, puta dua etti kabul olunmadı. Sonra ben «Samed»e dua etti. Eğer kabul buyurmasaydım, Sanem ile Samed’in farkı olmazdı. Şimdi o kulumu bağışladım ve duasını da kabul ettim, buyurdu.

Read More

Kıyamette İlk Sorguya Çekilecek Üç Kişi

KIYAMETTE İLK SORGU ÜÇ KİŞİYE

Ebû Hüreyre radıyallahü anh’den anlatılır:

Resûlüllah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

Kıyamet gününde üç kişi ilk olarak sorguya çekilir:

Birincisi, cihad esnasında ölen kimsedir ki, Allah’ın huzuruna getirilir ve Allah, kendisine verilmiş olan nimetleri önüne serer. O da, bunlara nail olduğunu itiraf eder.

Bunun üzerine Allah kendisine:

Bu mazhar olduğun nimetler içerisinde ne yaptın? diye sorar.

O da:

Senin yolunda şehîd oluncaya kadar savaştım, cevabını verir.

Allahü Teâlâ:

Yalan söylüyorsun; sen «yiğit» desinler diye savaştın ve sana «yiğit» dediler de, der. Sonra meleklerin kendisini almalarını emreder ve yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılır.

İkincisi, ilim tahsil edip başkasına da öğreten ve Kur’ân okuyan kimsedir ki, bu da Allah’ın huzuruna getirilir ve Allah kendisine verilmiş olan nimetleri bir bir sayar ve önüne serer. O da bunları tasdik eder.

Ve Allah kendisine:

Bu eriştiğin nimetler içerisinde ne yaptın? diye sorar.

O da:

İlim tahsil ettim, ilmi başkasına öğrettim ve senin rızan için Kur’ân okudum, diye karşılık verir.

Allah kendisine:

Yalan söylüyorsun, sen ilmi, «alim» desinler diye öğrendin. Kur’ân’ı da «güzel Kur’ân okuyan kişi» desinler diye okudun. Ve sana böyle dediler de, der. Sonra meleklere kendisini almalarını emreder ve yüz üstü sürüklendirilerek cehenneme atılır.

Üçüncüsü de, Allah’ın kendisine bolluk verdiği, malların her çeşidini ihsan ettiği kimsedir ki, Allah’ın huzuruna getirilir ve Allah kendisine verilen nimetleri karşısına çıkarır. O da bütün bunların kendisine verildiğini kabul eder ve Allah sorar:

Şu nail olduğun nimetlerle ne yaptın? der.

O da:

Verilmesini istediğin ne kadar yer varsa, hep o yerlerde ve o yolda dağıttım, diye cevap verir,

Allahü Teâlâ:

Yalan söylüyorsun. Sen bütün bunları kendine «ne cömerd adam!» dedirtmek için yaptın. Ve sana böyle dediler de, der. Sonra meleklere onu almalarını emreder. Ve yüz üstü sürüklendirilerek cehenneme atılır.
(Müslim, Tirmizî, Nesei)

Read More

Kalelerin Arkası (Şeyhul Ekber Muhyiddin Arabi)

Muhyiddin-i Arabi Hazretlerinden Bir Kıssa
İnanana, imân edene ışık ve ibret
Cahile, inanmayana masal…
Bir zamanlar Irak’ta büyük bir çiçek hastalığı salgını olur. Bütün ülke, bu hastalıktan ölenler, gözleri kör olanlar, kulakları sağırlaşanlarla dolar. Bu durum karşısında zamanın hükümdarının karşısına gelen biri:
“Efendimiz, Kerbelâ’da fakir bir nalıncı var. Bu zat, Fahr-i Kâinat Efendimizin, Ehl-i Beyt’in, cümle Allah Dostlarının âşıklarındandır. Kendisine müracaat eden tabiplerin iyi edemedikleri hastaları, bir dua okuyarak ve bazı öğüdlerde bulunarak iyi ediyor.
Belki himmet eder de, dua buyurur ve bu âfetten kurtulunur. Kendisine usûlünce bir başvuruda bulunulursa iyi olur kanaatindeyim.” der.
Bunun üzerine, nereden ne arayacağının, kime başvuracağının şaşkınlığı içerisinde bunalan hükümdar birkaç adamını göndererek kemâli hürmetle ihtiyarı sarayına davet ettirir.
Yaşamının gayesi sadece Allah’ın kullarına yardım ve hizmetten ibaret olan Allah Dostu, bu davet üzerine hükümdarın adamları ile birlikte hükümdarın huzuruna varır. Hükümdar, nalıncı Sultan’a hitaben:
“Görüyorsunuz ki; alınan bütün tedbirlere, uygulanan tedavi yöntemlerine rağmen hastalık önlenemediği gibi, gittikçe yayılmaktadır. Himmet buyurur da bu hastalık önlenirse sizi baş imam yaparım.” der.
Bunun üzerine ihtiyar sert bir ifade ile:
“Hâşâ, Biz yapılan bir hizmetin karşılığında, dünya sultanlarından hiçbir karşılık beklemeyiz. Ama müsaade ediniz, bir odada yalnızca Rıza-i İlâhi için iki rekât namaz kılayım. Zira, sunulan himmetle şimdiye kadar hastalara tek tek şifayâb olunmakta idi. Bu durum ise, kütleye himmetle ilgili olup, Hakk’a karşı bir cür’et olmasın.” der.
Kendisini bir odada yalnız bırakan hükümdar ve erkânı, dışarıda merakla ve heyecanla bekleşirler. Bir süre sonra ihtiyar tertemiz, beşuş bir yüz ifadesiyle kapı önünde görünerek:
“Hükümdarım, bütün âfetlerin nedeni; beşerin, toplumların, kişilerin kulluk çizgisinden, hak ve adalet ölçülerinden sapmalarıdır. Dosdoğru, apaydınlık yoldan ayrılmayınız.
Evet dualarımız, BİR ŞEYE OL DEYİNCE, OLUVEREN saltanatın içinde erimiş, hüküm icrâ olunmuştur. Bundan sonra hastalığın çekileceğini ümit edebilirsiniz.” diyerek çıkar, gider…
Arkasından bakanlar, şüpheden şüpheye düşerlerse de, o günden sonra hastalık seyrini değiştirir ve kısa bir süre sonra da tamamen kaybolur.
Bunun üzerine hükümdar zora düştüğünde aynı duayı okuyarak güçlüklerin önlenebilmesi düşüncesiyle, Nalıncı Baba’ya müracaatla, okuduğu duayı öğrenmek ister.
Her ne kadar Nalıncı Baba:
“Kalelerin arkasına ermeden, bu duanın metnini öğrenseniz de, etkili olmaz.” diye uyarırsa da, hükümdarın ısrarı üzerine;
“O halde nedenini anlatayım” diyerek şöyle devam eder:
“Muhyiddin-i Arabi Hazretleri Mısır’da yüce Allah’ın ilim güneşi olarak parladığı dönemde… O’nun eğitiminde nasibi olan kullar Hakikat İlmiyle feyizyâb oldukları sırada… etrafında toplanan kalabalıktan ürken vaktin zahiri sultanları, etraflarındaki vehim ehli ile birlikte hased, kıskançlık, şüphe ateşini körükleyerek; güya, Hakk’ın insanlara bir rahmet ve kurtuluş olarak sunduğu O Güneşi karartmak için kendilerince tedbir alıp, tertipler düzenlemeye niyet ederler…
Bu arada deliller edinmek üzere, emniyet teşkilatında hizmette bulunan beni görevlendirdiler. Böylece, bir vesile ile Muhyiddin-i Arabi Hazretleri’nin öğrencileri arasına karıştım. Zamanla, O Yüce Zat’ın o derece sevgisinin, şefkatinin, hilminin, ilminin ve şahsiyetinin tesirinde kaldım ki; maksadı değiştirip bütün benliğim ve imkânlarımla O’na yardımcı olmaya çalıştım.
Bu derece samimiyet ve bağlılığımın farkında olan O Ulu Hazret, bir gün beni karşısına alarak;
‘Bak oğul, bir kişi bir çok evrimlerden geçerek kemâle erer, kul olur, insan olur. İlk önce kendi ceset şehrinde faal olan ve tüm yaşamını düzenleyen cüz’i ruhunun mevcudiyetini ve O olduğunu idrâk eder.
Bu hakikate açılan gerçek kapı olup, olgunluğa doğru atılan ilk adımdır. Ruhun ölümsüz olduğunu, bedene dokunan tüm zararlardan uzak bulunduğunu idrâk eder. Aslına doğru seyirle ikinci adımını atarak, Hakk’ın varlığı, kudret, azamet ve tasarrufu ile tüm halleri ve âlemleri kuşattığını anlar. Bu anlayışla yepyeni görüş kapıları açılır. Hakk’ın azametinden titreyen ruhu; unsurların karanlık vasıflarının örtülerinden, etkilerinden temizlenip kurtulabilmek ve böylece aslına dönebilmek için yolu üzerindeki engelleri kaldırmak maksadıyla mücadeleye (savaşa) başlar.
Böylece, nefsi emmarenin esaretinden, baskılarından kurtulup, arınan ve özünün saflığına karışan ruh, yeni bir aşamaya kavuşarak; Aslının Hak olduğunu ve dolayısıyla bütün olanaklarının kaynağının Aslından olduğunun idrâkiyle;
Külli Sevgiyle, akılla, hikmetle bütünleşerek, yepyeni gerçek bir zindelik kazanır. İlerleme devam ederek, “CÜBBEMİN GERİSİNDE O’NDAN BAŞKA BİR ŞEY YOK.” diyenlerin safına karışır.
Zahirde ve batında (dışta ve içte) var olanın, tecelli halinde ayân olanın Hakk’ın kendisi olduğunun idrâkine erişerek; içten ve dıştan ayrı söyleyişler, ayrı aykırı görüşler ortadan kalkar.
Daha ilerideki safhada, zahir ehlinin anlayışı kalkar; zaman, mekân, cihet kayıtları silinir, ezel ebed bir demde haşrolunur. Her anı kuşatan Nur zuhur eder, önceki haller bu Nur da cem olur.
Böylece zamanın hükümlerini taşıyan ve o hükümlere, emirlere göre hareket eden “İBN’ÜL VAKT” (Vaktin Oğlu) tecelli eder. İlerleme devam eder. Bu defa kul, her şeye ayna olur. Her şeyde de kendi aksini görür. Tüm zamanların üstüne çıkar. Bu hali anlatmanın sonu yoktur.
Bundan önce her şeye Hak’tır derken, bu makamda Enel Hak der. Nihayet kul aslına, ALLAHÛ SIRF DERYASI’na gark olur. Bu gark oluşta “MUTLAK FENA VE YOKLUK” hali tecelli eder.
Kul, her şeyiyle Hakk’ın Zat’ında yok olur. Ne kendiliği, ne müşâhede, ne mârifet kalır. Düşünce, anlatış, tasavvur, kalem işlemez. Hiç kimse bu hali izaha muktedir olamaz. Ancak, zevk ve tadış yolu ile anlaşılır!
Onun içindir ki “BEN OL DA TAD” diye buyurulmuştur.’
Nalıncı Sultan devamla:
“Muhyiddin-i Arabi Hazretleri’nin bu sözlerinden, o zamanlar pek bir şey anlamamıştım. Seneler seneleri kovaladı… Emekli olup Basra’daki ailemin yanına dönmek için müsaade istedim. Müsaade çıkınca da,
‘Efendim; sizi ararsam, tekrar nerede bulurum?’ diye sorduğumda,
‘Evlât, Bizi Kalelerin Ardında bulabilirsin.’ demişti.
Daha sonra Basra’ya, ailemin yanına döndüm. Birkaç yılı ailem ile birlikte geçirdim. Ancak bu arada hasretlik ve aşk ateşi beni yaktı kavurdu… Basra’da duramaz oldum. Ailemin yaşamı ile ilgili tedbirleri alıp, tavsiyelerde bulunarak, sonunda vedalaşıp Sultanıma kavuşabilmek için yola koyuldum. Yolda her önüme çıkan surlarla çevrili şehirlere uğrayarak Sevgiliyi sordumsa da, kimseden olumlu bir cevap alamadım.
Neticede Yaradan’ın yardımı ile Şam şehrine ulaştım. Şehrin ileri gelenlerine O Ulu Hazreti sorduğumda; ebediyete intikal ettiğini derin üzüntüler içerisinde öğrendim.
Cebel-i Kasyon’daki kabrini ziyaret ederek üzerine kapandım. Doya doya ağladım… belki bu kucaklaşış saatler sürmüştü. Göz yaşlarım toprağını ve sakalımı adeta sırılsıklam etmişti. Kendimde değildim. Ezan-ı ilâhi okunmaktaydı. O an içimden gayri ihtiyari bir seda yükseldi:
EY ÂLİ SULTAN, BU FAKİRİN SENİ TAŞTAN KALELER ARDINDA ARADI DURDU… MEĞER SEN GÖNÜL KALELERİ ARDINDA, CAN İÇRE CANAN İMİŞSİN!
Şükürler içerisinde doğrularak emrolunan istikâmete yöneldim.”
Nalıncı baba hikâyesinin ilgili kısmını tamamlayınca göz yaşları içerisinde ayağa kalkarak:
“İşte efendim,ondan sonra yollar açıldı… Naz ve niyaz devresi bitti. Artık, kalelerin ardına geçmiş ve bir şeye ol deyince oluveren Kül’de eriyip gitmiştim. Mesele bundan ibarettir.” diyerek müsaade istemiş.
Hükümdar ise sonsuz bir sevgi ve hürmetle, göz yaşları içerisinde ellerini öperek, himmetlerini niyaz ederek uğurlamıştı. O tarihten sonra da bir daha kendisini gören olmamıştı. Himmetleri bâki olsun!
Kişiler, kendi gerçeklerinin ârifleri olup, mânâ kalelerini aşabildikleri nispette saflaşırlar… Üstün meziyetlere, âlemlere, hikmetlere, hürriyete, barışa ve huzura kavuşur, İnsanlık (Kulluk) âlemine dahil olurlar!
AKSİ TAKDİRDE; BEDEN DAĞINDAKİ CEVHERDEN BÎHABER, BİLGİ YÖNÜNDEN HABERDAR DAHİ OLSA; ÇALIŞIP, ZAHMETLER ÇEKİP O’NU BULUP, TEMİZLEYİP, ASLİYETİNE YAKIŞIR MAHİYETTE SAFLAŞTIRMADAN;
KİŞİ İNSAN OLUR,
KİŞİ KÖLELİKTEN KURTULUR,
KİŞİ HÜRRİYETE,
KİŞİ HUZURA,
KUL VÛSLATA
KAVUŞUR SANILMASIN!
Cevherleri nefislerinin örtüleri (vasıfları) altında unutulmuş olan kişi ve toplumlar, nefsani vasıf ve arzular tarafından örülen kapkaranlık hücreler içerisinde hapistedirler. Onların arzuları ise; nefsi arzularının çığlıklarından başka bir şey değildir.
Hangi tarafta olurlarsa olsunlar… Ağızları ne söylerse söylesin, onların dinleri dünya ve dünya şehvetleridir…
İŞTE YÜCE ALLAH’IN NESİL NESİL TÜM BEŞERİYET İÇİN DİN OLARAK SEÇMİŞ OLDUĞU “İSLÂM”: BEDEN DAĞINDA HAPİSTE OLAN O GÜZELİM ŞEHZADENİN KURTULUŞU, TEMİZLENİP, SAFLAŞIP TÜM GÜZELLİKLERLE, ÜSTÜN MEZİYETLERLE TAÇLANIP; O EŞSİZ VE TEK PADİŞAHLAR PADİŞAHININ MÜLKÜNDE,
YÜCE ŞANINA YAKIŞIR BİÇİMDE, KULLUK HİZMETLERİNE KOYULABİLMESİ,
SONUNDA YARADAN’INA KAVUŞABİLMESİ İÇİN RAHMET YOLUDUR!
Haydi durma kalk, o apaydınlık yola sende gelsene!..
Dinleyiniz ey dostlar;
Sevgilinin has bahçesinden bülbül sesleri gelmekte:
HER AN SEVGİLİYE GİDİYORSUN A GÖNÜL, HEM NE DE GİZLİ GİDİYORSUN GÖZLERDEN!
AY GİBİ ELBİSELER PARALADIN DA, PARLAK MI PARLAK GÜNEŞ’İN ARDINA DÜŞTÜN GİDİYORSUN SEN!
A YERYÜZÜNDE ARKADAŞLARLA OTURMUŞ ER, İÇYÜZDEN YEDİ KAT GÖĞÜ AŞMIŞ GİDİYORSUN!
GÖRÜNÜŞTE KONUKLARIN ÖNÜNDESİN AMMA, GERÇEKTE İSE KONUKLUĞA GİDİYORSUN SEN!
SUYA BENZİYORSUN AMMA, ÖRTÜ ALTINDA ÂBU HAYATSIN, BAHÇEYE GİDİYORSUN SEN!
ÖYLESİNE SALINA SALINA GİDİYORSUN Kİ, GÖZLER GÖREBİLSEYDİ SENİ; DÜNYADA BİR TEK YASLI KALMAZDI!
NE OLURDU ŞU HALK SENİ GÖREBİLSEYDİ, SEN OLUR, SENİNLE AKAR GİDERDİ..
AMMA NE MÜMKÜN, BÜTÜN HALKTAN GİZLİ GİDİYORSUN SEN!
MADEM Kİ PADİŞAHA GİDİYORSUN, NE OLUR HALİMİZİ GÖR, ÇARESİZLİĞİMİZİ, HABERLERİMİZİ, YAKARIŞLARIMIZI BİLDİR O’NA.
HİÇ OLMAZSA, BENZERSİZ, BEZEYİCİ, NAZARIYLA LÛTFETSİN DE ŞU BEDEN EVİ MEYVALI BİR BAĞA, BİR GÜL BAHÇESİNE DÖNSÜN, DÖNSÜN DE; GÖNÜL BUCAĞI BİR “CUMA MESCİDİ” HALİNE GELSİN.
İNŞAALLAH, AŞIKLARA ŞÖLEN, TEK GÖREN YOK-YOKSULLARA SECDEGÂH OLSUN!
A GÖNÜL, “NE DE GÜZEL YATILACAK YER SEÇMİŞSİN” DEDİM DE, GÜLDÜ DE DEDİ Kİ, “GÜL ALICI, GÜL BAHÇESİNDEN GÜL ALIR ELBETTEKİ, O GÜL AYAKLARIN ALTINDADIR GERÇİ, AMMA İNSAF ET, İNKÂR EDENLERİN MECLİSİNDE NASIL SÖYLENEBİLİR?”

Read More

Melikşah İle Muhafız

Bir gece pek şiddetli kar yağmıştı. Sultan Melikşah yoldaydı. Bir yerde çadır kuruldu. Soğuktan kuşlar da bir tarafa büzülmüştü, balıklar da. Herkes bir bucağa sığınmıştı. Padişah düşündü ve,
“Yâ rabbi! Acaba bu gece benim gamımı kim yiyecek? Gizlice gidip bir bakayım? Bu soğukta kapımda kim yatıyor acaba?” dedi.
Çadırdan çıkınca üstüne karlar yağmaya ve onu üşütmeye başladı. Hiçbir yanda muhafızlardan eser görünmüyordu. Yalnız oracıkta gönlü uyanık bir bekçi yatmaktaydı. Üstüne bir yün elbise atrmış, çadırın kazığını yastık edinmiş, başını toprağa koymuş, yatmıştı. Bütün gece ayakkabısı ayağındaydı. Bir tarafa büzülüp kalmıştı.
Ey oğul! Bilmem ki sen din derdiyle bu kapıda böyle bekledin mi hiç? Eğer bir zerrecik olsun gönlün yansaydı, o gece sonunda bir nasip elde ederdin elbette.
Derken bekçi, padişahın ayak sesini duyunca yerinden fırladı ve padişaha bağırdı:
“Hey kimsin?” Padişah,
“Ey müşfik adam! Ben yüce padişahım. Söyle bakalım, ya sen kimsin? Kimsin ki böyle bir gecede padişahı beklemektesin?” dedi.
Adam dedi ki:
“Padişahım! Ben yurtsuz bir garibim. Vatanım, ancak padişahın kapısı. Ona hizmet etmekten başka hiçbir vazifem yok. Bu can ve ten, bana yoldaş oldukça başım, padişahın ayağının bastığı yerdir.”
Padişah,
“Ferman ettim. Sana Horasan’ın amirliğini verdim” dedi.
Padişah o gece adamı o yüce mevkiye eriştirdi.
Ey gönül! Sen de bir gececik sevgilinin kapısında gündüzlersen, devlete erişirsin. Bir gece uyanık olarak sabahlarsan vefakârlık sınırına ulaşırsın. Sana yokluktan dokunmuş ebedî bir elbise bağışlarlar, böylece bütün zerreleri güneş görürsün. O gözü elde ettin mi kör bile olsan sahib-kıran kesilirsin.
Zira yüce zatlar eşyayı yokluk gözüyle gördüler. Sen de yokluk gözüne sahip olursan şeker, sana zehir kesilir; gül, gözüne diken görünür…

Read More

Yıkalamayan Türbe

YIKILAMAYAN TÜRBE
Nevşehir – Göreme yolu üzerinde bir türbe vardı. Hasan Baba Türbesi. Nevşehir Belediyesi, şehrin çıkışındaki yolu genişletme gayesiyle, bazı tadilâtlar yaptı. Bu arada yolun genişletilmesi ve gidiş – gelişli bir yolun yapılmasına da karar verilmişti. Yol yapımı türbenin bulunduğu yeri de’ içine alıyor ve türbenin yıkılması icab ediyordu. Fakat bir gün Belediye Başkanına bir şikâyet geldi.
Bazı işçiler ellerinde kazma olduğu halde türbeyi yıkmak istiyorlar,fakat yıkamıyorlardı.
Bu hâdise üzerine halk ve belediye başkanı türbenin bulunduğu mevkie geldiler ve elleriyle türbeyi yıkmak istediler. Fakat Allah Teâlâ, onun yıkılmasına müsaade etmediği takdirde nasıl yıkacaklardı. Türbeyi yıkmak için kazmayı alıp da elini kaldıran işçilerin elleri, halkın bakışları arasında havadan inmiyor ve adam yıkmaktan vazgeçip geri çekildiği zaman ise, hiçbir şey yokmuş gibi eski haline avdet ediyordu.
Bu durum karşısında, Belediye türbeyi yıkmaktan vazgeçti ve gidiş – gelişli yol türbenin sağından ve solundan verilerek türbe iki yolun ortasında kaldı.
Halkın, tevekkülü, çalışkanlığı ve üstün ahlâkı ile çok sevdiği ve hürmet gösterdiği bir velî idi. Sohbetleri ve güzel ahlâkı ile insanlara çok faydalı olmuştur. Gariplerin, yetimlerin ve hastaların yardımına koşar, onlara her yönden destek olurdu.
Hasan Baba, bir gün dostlarından birisi vefât etmek üzere iken başında bulunup ona duâ etmişti. Hasta son anlarını yaşadığı sırada armut istemişti. Mevsim kıştı. Dışarda şiddetli tipi vardı. O mevsimde armut bulmak mümkün değildi. Hastanın başında bulunan yakınları ne yapacaklarını şaşırarak, Hasan Baba’nın yüzüne bakıp;
-Bize yardımcı ol, ne yapalım, hastanın bu arzusunu yerine getiremeyeceğiz.” dediler.

Hasan Baba çâresiz kalan ve çok üzülen bu insanlara;

– Üzülmeyiniz, buluruz. Allahü teâlâ bir imkân ihsân eder. Biraz bekleyin, diyerek dışarı çıktı.

Kısa bir müddet sonra elinde küçük bir armut dalı ile içeri girdi. Armut dalı üzerinde yemyeşil tâze yapraklar ve olgunlaşmış sapsarı armutlar vardı. Sanki yaz mevsiminde dalından kırılmış gibi idi. Hastanın başında bulunanlar bu hâli görünce, bu işin Hasan Baba’nın bir kerâmeti olduğunu anladılar. Ona olan derin muhabbetleri ve gösterdiği yakın alâka hepsini ağlattı. Armutları verip, hastanın gönlünü hoş ettiler. Hasta kısa bir süre sonra vefât etti.

Read More