Hazreti peygamberimiz (sav) inin sünnetlerinden bazıları

Hazreti peygamberimiz (sav) inin sünnetlerinden bazıları
En çok Pazartesi ve Perşembeleri oruç tutardı. Neden böyle yaptığı Pazartesi ve Perşembe Allah’a sunulur.sorulduğunda da şu cevabı verirdi: ” Ameller her pazartesi ve perşembe Allah’a ( c.c.) sunulur. Oruçlu iken amelimin Allah’a (c.c.) arz olunmasını severim. Her Müslüman affedilir. Ancak dargın olan kişi müstesna. Cenab-ı Hak meleklere onlar için “bunları geri bırakın” der.

Cumartesi ve pazar günleri de umumiyetle oruç tutardı. ve şöyle derdi: ” Bu iki gün müşriklerin bayram günleridir. Onlara muhalif olmaktan hoşlanırım.

Yüzüğü gümüştendi, yüzüğü akik taşıydı.

Gözleri uyurdu lakin kalbi uyumazdı.

Umumiyetle cuma günü yıkanırdı, bazen de terk ederdi.

Çocuklara karşı çok merhametliydi.

Su içtiği zaman 3 defa nefes alır, üç nefeste içerdi ve ” Bu daha mutlu, daha afiyetli ve daha sağlıklıdır. ” buyurdu.

Gece kalktığı zaman ağzını misvaklardı.

Son derece merhametliydi. Birisine bir şey vaad ettiği zaman imkanı olduğunda mutlaka o vaadini yerine getirirdi.

Sukunu uzun, gülmesi azdı.

Hizmetçiye söyledikleri sözlerden biri de ” Bir ihtiyacın var mı? ” idi.

Eza veren kötü huyu olmazdı. Birisinin diğeri aleyhine olan sözünü de kabul etmezdi.

Kendisine meleklerin gelmesi ve Hz. Cebrail (as) ile konuşması sebebiyle pırasa, sarımsak, soğan gibi şeyler yemezdi.

Yaslanarak yemek yemezdi. Arkasından iki kişi yürüyemezdi.

Gece ağzına misvak sürmeden kalmazdı.

Gusulden sonra abdest almazdı.

Tebbessüm etmeden kesinlikle konuşmazdı.

Ramazan Bayramında bir şey yemeden camiye çıkmazdı.

Kurban Bayramında kurban kesilmeden evvel bir şey yemezdi.

Gece veya gündüz uyuyup da uyandığı zaman mutlaka misvak kullanırdı.

İkram edilen kokuyu geri çevirmezdi.

Bir yudum su ile dahi olsa iftar etmeden akşam namazını kılmazdı.

Hastayı ancak üç günden sonra ziyaret ederdi.

Şu beş şeyi hiçbir zaman yanından ayırmazdı; Ayna, sürme kabı, tarak, misvak ve ustura.

Lamba ile kendisine aydınlık yapılmadıkça karanlık evde oturmazdı.

Bir yerden kalkarken mutlaka ” Subhaneke Allahümme Rabbi vebi hamdike la ilahe illa ente estağfiruke ve etübi ileyke” der ve şöyle buyururdu: ” Yerinden kalkarken kim bunu söylerse mutlaka mecliste kendisinden südur eden günahları bağışlanır.”

Hiçbir şeye hayır demezdi. Kendisinden bir şey istendiği zaman eğer yapmak isterse evet derdi. İstemezse sükut ederdi.

Abdestini kendisi alırdı. Kimseden yardım istemezdi. Vereceği sadakayı da bizzat kendi eliyle verirdi, kimseyi bunun için rahatsız etmezdi.

Ne yemek ne de başka bir şey O’nu akşam namazından alıkoyamazdı.

Dişlerini temizlemeden uyumazdı.

Daima misvağı başucunda bulunurdu, öylece uyurdu. Uyanınca hemen onunla dişlerini fırçalardı.

Kahkaha ile gülmezdi.

Sarığın kuyruğunu sağ taraftan kulağa doğru sarkıtırdı.

Yanına çocuklar geldiği zaman onları tebrik eder, güzel karşılar ve onalara dua ederdi.

Read More

Merhamet

Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimizin öğrettiği merhamet…

Bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Nefsim kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, birbirinize merhamet etmediğiniz müddetçe cennete giremezsiniz!..” buyurmuşlardı.

Ashâb-ı kirâm:

“–Yâ Rasûlâllah! Hepimiz merhametliyiz.” (Evlâdımız, çoluk-çocuk, akraba…) dediler.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şu îzâhatı yaptı:

“–Benim kasdettiğim merhamet, sizin anladığınız şekilde yalnızca birbirinize olan merhamet değildir. Bilâkis bütün mahlûkâta şâmil olan merhamettir, evet bütün mahlûkâta şâmil merhamet!..” (Hâkim, IV, 185/7310)

Kediden mesʼûlüz, köpekten mesʼûlüz, uçan yaralı kuştan mesʼûlüz.

Velhâsıl bir müʼmin, kendisini bütün mahlûkattan zimmetli olarak bilecek. Zira bütün mahlûkat, insan için yaratıldı. Diğer, yıldızlarda diğer mahlûkat yok. Hepsi de Cenâb-ı Hakkʼın “el-Bârî, el-Musavvir” sıfatının ayrı ayrı tecellîleri, kula yardımcı.

PAYLAŞ.

Read More

Peygamberimize Mahsus Üç Büyük Sıfatı

Bunlar:

1. Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, Habîbullâh’tır, bütün peygamberlerden efdaldir ve O, insanlığın en şereflisidir. Şâir Necip Fazıl, O’nu kısaca şöyle tasvîr eder:

Itrını süzmüş ezel,

Bal sensin varlık petek…

2. Bütün insanlara ve cinlere gönderilmiştir. Yâni Rasûlü’s-sekaleyn’dir. Getirdiği dîn, kıyâmete kadar bakîdir. Diğer peygamberler ise geçici bir zaman için ve belli bir kavme gönderilmişlerdir. Bu itibarla her peygamberin mûcizesi kendi zamanına münhasırken Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in mûcizeleri bütün zamanlara şâmildir. Bilhassa Kur’ân-ı Kerîm O’na verilen en büyük mûcize olarak kıyâmete kadar cârîdir.

3. Hâtemü’l-enbiyâ, yâni peygamberlerin sonuncusudur. Diğer taraftan Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in:

“Ben, Âdem su ile toprak arasında iken nebî idim.” (Keşfu’l-Hafâ, II, s. 132) beyânı vechile O, ins ü cin âlemine peygamber olarak gönderilişiyle en son olmasına mukâbil yaratılış bakımından “ilk”tir.

Bunlardan ayrı olarak bir de Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e kıyâmet günü için makâm-ı mahmûd ve şefâat-i uzmâ bahşedilmiştir. Bu sebeple o merhamet peygamberi, mahşerde ümmetin günâhkârlarına şefâat edecek ve bu şefâati de makbûl olacaktır. Âyet-i kerîmede buyurulan:

“… Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allâh’tan bağışlanmayı dileseler, Rasûl de onlar için istiğfar etseydi Allâh’ı ziyadesiyle afvedici, esirgeyici bulurlardı.” (en-Nisâ, 64) şeklindeki hakîkat de, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in ümmetinin afvı husûsunda şefâat ve istiğfârda bulunmasının ne kadar ehemmiyetli ve müessir olduğunun âdetâ vaad ve müjde kabîlinden ilâhî bir ifâdesidir.

Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in şu beyânı da gönüllere ümîd ve rahmet ilkâ eden müstesnâ bir müjde-i peygamberîdir:

“Kıyamet günü olunca insanlar birbirlerine karışırlar. Âdem -aleyhisselâm-’a gelirler. Ona:

«–Bize Rabbin katında şefâat eyle!» derler.

O:

«–Ben bu durumda değilim; ancak siz İbrahim’e gidiniz! O Rahmân’ın yakın dostudur..» der.

İbrahim -aleyhisselâm-’a gelirler. O da:

«–Ben bu durumda değilim; ama siz Mûsâ’ya gidin! O Allâh’la konuşandır..» der.

Mûsâ -aleyhisselâm-’a gelirler: O da:

«–Ben bu durumda değilim, ancak siz Îsâ’ya gidin! O Allâh’ın rûhu ve kelimesidir…» der.

Îsâ -aleyhisselâm-’a gelirler. O da:

«–Ben bu durumda değilim, ancak siz Muhammed -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e gidin!» der.

Bana gelirler. Ben de:

«–Evet bana bu mevki bahşedilmiştir.» derim.

Sonra Rabbimin huzûruna çıkmak üzere izin isterim. İzin verilir. O vakit bana şu anda bilmediğim birtakım hamd sözleri ilhâm edilir; bu hamd sözleri ile Rabbime hamdederim. O’na secde ederim. (O esnâda bana):

«Ey Muhammed, başını kaldır! Söyle; söylediğin dinlenecek! İste; istediğin verilecek! Şefâatte bulun; şefâatin kabul edilecek!» denilir.

Ben:

«Ey Rabbim! Ümmetimi istiyorum, ümmetimi istiyorum!..» derim.

Hakk Teâlâ:

«Ey Muhammed! Çık, kalbinde bir arpa tanesi ağırlığınca îmânı bulunan herkesi oradan (yâni cehennemden) çıkar!» diye buyurur.

Ben de çıkar ve bildirileni yaparım. Sonra tekrar döner, aynı hamd sözleriyle O’na hamdederim. Sonra secdeye kapanırım. (Tekrar):

«Ey Muhammed, başını kaldır! Söyle; söylediğin dinlenecek! İste; istediğin verilecek! Şefâatte bulun; şefâatin kabul edilecek!» denilir.

Ben (yine):

«Ey Rabbim! Ümmetimi istiyorum, ümmetimi istiyorum!..» derim.

Hakk Teâlâ:

«Çık, kalbinde zerre miktarınca yahut hardal tanesi büyüklüğünde îmân bulunan herkesi oradan (cehennemden) çıkar!» diye buyurur.

Ben de çıkar, söyleneni yaparım. Sonra yine dönerim, aynı hamd sözleriyle O’na hamdederim. Sonra secdeye kapanırım. Hakk Teâlâ (tekrar):

«Ey Muhammed, başını kaldır! Söyle; söylediğin dinlenecek! İste; istediğin verilecek! Şefâatte bulun; şefâatin kabul edilecek!» diye buyurur.

Ben (yine):

«Ey Rabbim! Ümmetimi istiyorum, ümmetimi istiyorum!..» derim.

Hakk Celle ve Alâ:

«Çık, kalbinde bir hardal tanesinden çok daha küçük miktarda îmân bulunan herkesi cehennemden çıkar!» diye buyurur.

Ben de çıkar bunu yaparım. Sonra dördüncü kez dönerim, aynı hamd sözleriyle O’na hamdederim. Sonra O’na secdeye kapanırım. (Tekrar):

«Ey Muhammed, başını kaldır! Söyle; söylediğin dinlenecek! İste; istediğin verilecek! Şefâatte bulun; şefâatin kabul edilecek!» denilir.

Ben (bu defa):

«Ey Rabbim! Lâ ilâhe illallâh/Allâh’tan başka ilâh yoktur diyen herkes için bana izin ver!..» derim.

Hak Teala:

«İzzetime, celâlime, yüceliğime ve büyüklüğüme yemîn olsun ki, Allâh’tan başka ilâh yoktur diyen herkesi oradan (cehennemden) çıkaracağım!» buyurur.” (Buhârî, Tevhîd, 36)

Hâsılı peygamberler, saydığımız üstün sıfatlar ile insanlığın hidâyet rehberleri olmuş ve ümmetlerine, onlara îmân edip tâbî olmaları emredilmiştir. Allâh Teâlâ buyurur:

“(Ey mü’minler!) «Biz, Allâh’a ve bize indirilene; İbrahim, İsmail, İshak, Ya’kub ve esbâta indirilene, Mûsâ ve Îsâ’ya verilenlerle Rableri tarafından diğer peygamberlere verilenlere, onlardan hiçbiri arasında fark gözetmeksizin inandık ve biz sadece Allâh’a teslim olduk.» deyin.” (el-Bakara, 136)

“İşte o peygamberler Allâh’ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna tâbî ol…” (el-En’âm, 90)

Bu emr-i ilâhîye riâyet edenler, dünyâ ve âhırette seâdet ve selâmet içinde olurlar. Onların her iki cihânda da makâm ve dereceleri âlîdir. Allâh Teâlâ buyurur:

“Kim Allâh’a ve Resûl’e itaat ederse işte onlar, Allâh’ın kendilerine lutuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehitler ve sâlih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel dostturlar!” (en-Nisâ, 69)

Bu hâlin aksine hareket edenler de iki cihan bedbahtı olarak ebediyyen hüsrânda kalırlar:

“… Yeryüzünde gezin; peygamberleri yalanlayanların âkıbetlerinin nasıl olduğunu görün!” (en-Nahl, 36)

“… Kim Allâh’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyamet gününü inkar ederse tam mânâsıyla sapıtmıştır.” (en-Nisâ, 136)

Gerçekten de tarih boyunca dünyânın fânî yaldızlarına aldanan nice gâfiller, peygamberlerin açtığı nûrlu ufuklardan ayrılmışlar, ebediyyet bedbahtlığının korkunç enkâzı hâline gelmişlerdir. Toplumlarını da vîrâneye çevirmişlerdir. Onlar, sefâletlerini seâdet zannetmenin hüsrânına uğramışlar, yaratılış hikmetini ve esrârını kavrayamayıp hayvanların hayatlarını taklîd etmişler ve neticede ilâhî gazablara dûçâr olarak helâk olmuşlardır.

Kur’ân-ı Kerîm’de buyurulur:

“Biz onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Sen, onlardan herhangi birinden (bir varlık emâresi) hissediyor veya onlara âid cılız bir ses işitiyor musun?” (Meryem, 98)

“Onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin âkıbetlerinin nice olduğuna bakmadılar mı? Ki onlar, kendilerinden daha güçlü idiler; yeryüzünü kazıp altüst etmişler, onu bunların îmâr ettiklerinden daha çok îmâr etmişlerdi. Peygamberleri, onlara da nice açık deliller getirmişlerdi. Zâten Allâh, onlara zulmedecek değildi; fakat onlar, kendi kendilerine zulmetmekteydiler.” (er-Rûm, 9)

Geçmişten geleceğe sayısız ilâhî işâret, tebliğ ve îkâzlara rağmen îmânsızlıkta ısrar eden böylesi gâfiller hakkında Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur:

“… İnanmayan millet, rahmetten ırak olsun!” (el-Mü’minûn, 44)

Hâsılı peygamberlerin hepsi de vahdâniyet esası üzerinde insanlığa rehberlik etmiş mübârek birer şahsiyettirler. Onlardan Kur’ân’la sâbit olmuş herhangi birinin nübüvvetini inkâr, insanı îmân dâiresinden çıkarır. Meselâ bir insan Hazret-i Îsâ’nın nübüvvetini inkâr etse mü’min olamaz. Zîrâ bütün peygamberler hep aynı esasları tebliğ etmişler ve bu sebeple onların tebliğâtında ifâdesini bulan dîn hep İslâm olmuştur. Âhirzaman peygamberi bütün peygamberlerin seyyididir. Âhırette “livâü’l-hamd” isimli sancağı altında bütün ümmetini toplayacaktır. Bu kalabalık içinde daha önceki peygamberler de kendilerine îmân etmiş ve doğru yolu tutmuş olanların başında bulunarak bu sancağın altında yer alacaklardır. Yâni her peygamber, tebliğleri hükümden kaldırılıncaya kadar ona inanmış ve arkasından yürümüş olanların teşkil ettikleri bir toplulukla “ümmet-i Muhammed” içinde bulunacaklardır.

“Bütün peygamberlere selâm olsun!”

“Âlemlerin Rabbi olan Allâh’a hamdolsun.” (es-Sâffât, 181-182)

Read More

Kadin Ve Mahremi

İbn Ömer’in (r.a.) naklettiğine göre:
Resulüllah (a.s.): “Kadın kendisi ile beraber bir mahremi bulunmadıkça, üç gecelik mesafeye sefer etmesin” buyurmuştur.
Sahih-i Müslim’deki hadis numarası: 2381

Ebu Saîd Hudrî’nin (r.a.) naklettiğine göre:
Resulüllah (a.s.): “Üç Mescidin dışında, başka mescitlere sefer etmeyiniz. Bunlar; benim şu Mescidim, Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksa “buyurmuştur. Ve yine Resulüllah: “Kadın, yanında mahreminden biri yahut kocası bulunmaksızın, iki günlük mesafeye yolculuk etmesin” buyurmuştur.
Sahih-i Müslim’deki hadis numarası: 2383

Ebu Hureyre (r.a.)
Resulüllah’ın (a.s.): “Müslüman bir kadına beraberinde mahreminden bir erkek bulunmaksızın bir gecelik mesafeye yolculuk etmesi helal olmaz” buyurduğunu haber vermiştir.
Sahih-i Müslim’deki hadis numarası: 2386

Ebu Saîd Hudrî’nin (r.a.) naklettiğine göre:
Resulüllah (a.s.): “Allah’a ve Ahiret gününe iman eden bir kadına, beraberinde babası, oğlu, kocası, kardeşi, veya diğer bir mahremi bulunmaksızın üç gün ve daha fazla süren bir yolculuğa çıkması helal olmaz” buyurmuştur.
Sahih-i Müslim’deki hadis numarası: 2390

İbn Abbas (r.a.)
Hz. Peygamber’den (a.s.) bir hutbe esnasında şöyle işittiğini bildirmiştir. Allah Resulü: “Hiç bir erkek mahremi olmayan bir kadınla sakın yalnız kalmasın! Kadın da kendisi ile beraber bir mahremi bulunmaksızın sakın yola çıkmasın!” buyurdu. Resulüllah’ın (a.s.) bu nehyi üzerine (sahabelerden) bir kişi ayağa kalkarak: “Ey Allah’ın Resulü! Hanımım hac etmek üzere yola çıkmıştır. Ben ise filan gazveye gitmek üzere yazıldım?” dedi. Resulüllah: “Haydi git de zevcenle birlikte haccet” buyurmuştur.
Sahih-i Müslim’deki hadis numarası: 2391

İbn Ömer (r.a.) şöyle haber vermiştir:
Resulüllah (a.s.) ordu veya seriyelerden veyahut hac ve umreden döndüğü sırada her bir tepeye ve her bir yokuşa çıktığında üç defa “Allah’ü ekber, Allah’ü ekber, Allah’ü ekber” diye tekbir getirir sonra şu duayı okurdu: “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. Onun ortağı yoktur. Mülk Onundur. Hamd de ancak Ona mahsustur. O, herşeye hakkıyla kadirdir. Artık bizler seferden selametle dönüyoruz, günahlarımızdan tevbe ediyoruz. Bizler ancak Rabbimize ibadet, Rabbimize secde, Rabbimize hamd edicileriz. Allah vaadinde sadıktır. Kuluna yardım etmiş ve ancak O tek başına orduları perişan etmiştir.”
Sahih-i Müslim’deki hadis numarası: 2394

Enes b. Malik (r.a.) şöyle haber vermiştir:
Ben ve Ebu Talha Peygamber (a.s.) ile bir seferden dönüyorduk. Safiye de Resulüllah ile beraberdi. Nihayet Medine’yi görebilecek yere gelince Resulüllah (a.s.): ” (Bizler seferden) dönüyoruz, (günahlardan) tevbe ediyoruz. Biz ancak Rabbimize ibadet ve hamd edicileriz” duasını okudu ve Medine’ye gelinceye kadar bu sözleri tekrar etti.
Sahih-i Müslim’deki hadis numarası: 2395[1] Read More

Namazda Yasak Olanlar

Namazda Yasak Olan Hususlar:

Hz. Peygamber şunları yasaklamıştır: 1. Safn 2. Safd (Bu iki terimin mânâsı daha önce zikredilmişti) 3. İka64 4. Sedl65 5. Keff66 6. İhtisar67 7. Salb68 8. Muvâsele69 9. Hâki’nin namazı70 10. Hâkibin namazı71 11. Hâzik’in namazı72 12. Acıkmış kişinin namazı 13. Öfkelinin namazı 14. Yüzünü örtenin namazı,73

İka: Lugatçılara göre, kalçaları üzerine oturup dizlerini dikerek köpek oturuşu gibi ellerini yere koymak; hadîsçilere göre, baldırları üzerine oturup ancak ayaklarının parmakları ile dizlerini yere değdirmek demektir.

Sedl: Ehl-i hadîsin sedl hakkındaki tefsirine göre bu, elbiseye bürünüp elleri yenlerine sokarak rükû ve secdeye varmaktır. Yahudiler namazlarında böyle yaptıkları için, müslümanlara, onlara benzemek yasak edilmiştir.İç gömlek de aynı mânâda olduğundan elleri gömlekte olduğu halde rükû ve secdeye varmak da uygun değildir.

Bazı âlimler sedl’in, ‘İzarın ortasını başının tepesine koyup kollarını omuzlarına koymaksızın sağ ve sol taraflarına sarkıtmak demek olduğunu söylemişlerse de birinci mânâ hakikate daha yakındır.

Keff:Secdeye giderken önünden ve arkasından eteklerini toplamak ve yakarı kaldırıp bedenine yapıştırmak demektir. Keff (kaldırmak, bir araya getirip bağlamak) bazen saçlarda da olur. Bu bakımdan hiç kimse saçlarını örgü yapıp bağlayarak namaz kılmamalıdır. Bu yasak, sadece erkekleredir.

Hz. Peygamberin şöyle dediği rivayet olunmuştur: Yedi âza üzerinde secde edip, saç ve elbiseyi (secdeye giderken) toplayıp kaldırmamakla emrolundum…74

Ahmed b. Hanbel (r.a) namazda, kamis (baştan topuklara kadar sarkıtılan kaftan) üzerine kemerimsi birşeyin bağlanmasını mekruh görmüş ve bunu yasak edilen keff’ten saymıştır.

İhtisar: Ellerini böğrüne koymak demektir. Salb: Kıyamda ellerini böğürlerine koyup pazularını yanlarından uzak tutmak demektir.

Muvasele: Bu beş kısımdır ki ikisi imamda aranır. 1. Kıraati tahrim tekbirine bitiştirmek. 2. Rükûu kıraata bitiştirmek. (En doğrusu tekbirden az sonra okumaya başlamalı ve okumayı bitirdikten az sonra da rükûa gitmelidir).

İkisi de cemaatta aranır: 1. Tahrim tekbirini imamın tekbiriyle birleştirmek. 2. Selâmını imamın selâmıyla beraber vermek.

Beşincisi ise hem imamda, hem de cematta aranır ki bu, farz olan birinci selâmı ikinci selâm ile bitiştirmektir. Gerek imam, gerekse de cemaat iki selâmı az bir farkla vermelidirler.

Hâkin: Bevlden (küçük taharetten) sıkışan demektir. Hâkib: Büyük abdestten sıkışan demektir. Hâzik: Dar mest giyen kişi demektir.

Bütün bu durumlarda kılınan namazlar mekruhtur; zira bu durumlar namazda aranan huşûa mânidirler.

Acıkmış ve üzüntülü olan kimseler de bu mânâdadır. Acıkmışın namazının mekruh olması,

Hz. Peygamber’in şu hadîsi şerifinden anlaşılmaktadır: Akşam yemeği hazır olduğunda namaz vakti de girmişse, evvelâ yemeği yeyiniz.75

Ancak vakit daralmış veya kişinin yemeğe karşı pek iştahı yoksa o zaman namazın önce kılınmasında herhangi bir kerahet yoktur.

Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: Sizden biriniz, yüzü asık olduğu halde namaza durmasın. Öfkeli olduğu halde namaz kılmasın.76

Hasan Basrî de ‘Huzur-u kalple kılınmayan namaz, sahibini cezaya daha tez götürür’ demiştir.

Yine bir hadîste şöyle buyurulmuştur: Namazda meydana gelen şu yedi şey şeytandandır: 1) Burundan gelen kan, 2) Uyuklamak, 3) Vesveseye saplanmak, 4) Esnemek, 5) Kaşınmak, 6) Sağa sola bakmak, 7) Herhangi birşeyle oynamak…77

Bazı ulemâ bu şıklara, unutkanlık ile şüpheciliği de eklemiştir.

Seleften bir âlim şöyle demiştir: Namazda şu dört şeyi yapmak katılığın alâmetidir: 1. Sağa sola bakmak. 2. Yüzünü silmek. 3. Secdeyi rahat yapmak için taşları düzeltmek. 4. Namazı, önünden insanların geçmesi muhtemel yerlerde kılmak.

Hz. Peygamber, namazda parmakların birbirine geçirilmesini, çıtlatılmasını, yüzün kapatılmasını ve rükûda ellerin üstüste konulup bacakların arasına sokulmasını nehyetmiştir.78

Bir sahabî ‘Biz böyle (yukarıda zikredildiği gibi) yapardık; fakat Hz. Peygamber bizi böyle yapmaktan menetti’79 demiştir. Secdeye giderken secde yerinin temizlenmesi için yere üflemek ve taşları elle düzeltmek de mekruhtur.

Çünkü bu gibi fiiller lüzumsuzdur. Ayaklarından birisini kaldırıp uyluğunun üstüne koymamalı ve kıyamda iken herhangi bir yere dayanmamalıdır. Eğer yaslandığı yer, yerinden oynatıldığı takdirde düşecek şekilde dayanmışsa, en açık fetvaya göre namazı bâtıldır. Allah herşeyi herkesten daha iyi bilir.

64) Tirmizî ve İbn Mâce, (Hz. Ali’den) 65) Ebu Dâvud, Tirmizî ve Hâkim, (Ebu Hüreyre’den); Hâkim senedin sahih olduğunu söylemiştir. 66) İbn Abbas’tan 67) Ebu Dâvud ve Hâkim, (Ebu Hüreyre’den); Hâkim’e göre senedi sahihtir. 68) Ebu Dâvud ve Nesâî, (İbn Ömer’den sahili bir senedle) 69) Rezin, Tirmizî’ye nisbet etmiştir. 70) İbn Mâce ve Dârekutnî, (Ebu Umâme’den) 71) Hz. Âişe’den 72) Rezin, Tirmizî’ye nisbet etmiştir. 73) Ebu Dâvud, İbn Mâce, (Ebu Hüreyre’den hasen bir senedle) 74) İbn Abbas’tan 75) İbn Ömer ve Hz. Âişe’den 76) İmam Irâkî bu hadîse rastlamadığını söylemiştir. Bkz. Kut’ul-Kulûb 77) Tirmizî, (Adiy b. Sâbit’den garib olarak) 78) İmam Ahmed, İbn Hibban, Hâkim, Ebu Dâvud, Tirmizî ve İbn Mâce,(Ka’b b. Acere ile Ebu Hüreyre’den) 79) Buhârî ve Müslim, (Sa’d b. Ebî Vakkas’dan)

Read More

Peygamber Efendimizin Güzel Kokusu

Peygamber Efendimiz temizliğe çok önem verirdi. Kendisi sürekli mis gibi, tertemiz, hoş ve güzel kokar, Müslümanlara da temizliği tavsiye ederdi. Sahabelerden rivayet edilen bilgilerde Peygamberimiz (sav)’in bu güzel özelliği hakkında detaylar aktarılmaktadır. Bunlardan bazıları şu şekildedir:

Enes b. Malik (ra) şöyle ifade etmektedir:”Resulullah Efendimiz Medine sokaklarının birinden geçtiğinde O’nun misk gibi kokusu hemen sezildiğinden, halk o yoldan Hazreti Peygamberin geçtiğini söylerlerdi. Bizler, Peygamber Efendimizin gelişini, kokusunun güzelliğinden anlardık.

İbn-i Ebi Adi, Humeyd, Enes (ra)’den:Resulullah (sav)ın elinden daha yumuşak ne bir yün kumaşı, ne de bir ipeğe (hayatımda) dokunmadım. Resulullah (sav)’in kokusundan daha güzel (kokan) bir kokuyu da koklamadım.

Muaz b. Hişam (ra), babasından, Katade, Enes’den şöyle rivayet etmiştir:”Resulullah (sav) güzel kokusu ile tanınırdı. Resulullah (sav) güzel idi. Kokusu da hoş idi. Bununla beraber kokuyu severdi.” “Cismi nazif (temiz), kokusu latif (hoş) idi. Koku sürünsün sürünmesin, teni en güzel kokulardan ala kokardı. Bir kimse onunla musafaha (el sıkışmak, tokalaşmak, muhabbetini, arkadaşlığını, sevgisini izhar etmek) etse, bütün gün onun rayiha-i tayyibesini (temiz kokusunu) duyardı ve mübarek eliyle bir çocuğun başını meshetse, rahiya-i tayyibesiyle (temiz kokusuyla) o çocuk, sair (diğer) çocuklar arasında malum (bilinirdi) olur idi.”

Read More

İslam Birlik Olmak Ve Yol Arkadaşlığı

 

2157 – İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resülullah (aleyhissalâtu vesselam) buyurdular ki: “İnsanlar yalnızlıktaki (mahzuru) benim kadar bilselerdi, hiçbir atlı tek başına bir gececik olsun yol yapmazdı.”
Buhârî, Cihâd 135; Tirmizî, Cihâd 4, (1673).
2158 – Said İbnu’l- Müseyyeb (rahimehullah) anlatıyor: “Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Şeytan tek başına olanla, iki kişi beraber olana sıkıntı verir. Eğer üç kişi olurlarsa onlara sıkıntı veremez.”
Muvatta, İsti’zân 36, (2, 978).
2159 – Amr İbnu Şuayb an ebîhî an ceddihi (radıyallâhu anh) tarikinden naklediyor: “Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bir atlı bir şeytandır, iki atlı iki şeytandır, üç atlı bir gruptur.”
Muvatta, İsti’zân 25, (2, 978); Ebü Dâvud, Cihad 86, (2607); Tirmizî, Cihâd 4, (1674).
2160 – Ebü Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bir sefere üç kişi beraber çıkınca birini emîr (başkan) yapsınlar.”
Ebü Dâvud, Cihâd 87, (2609).
ARKADAŞA YARDIM
2166 – Ebü Saîd (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resülullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: “Kimin yanında fazla hayvan varsa, onu hayvanı olmayana versin. Kimin de fazla azığı varsa onu azığı olmayana versin.”
Resülullah, bazı mal çeşitlerini bu suretle saymaya devam etti. Öyle ki, bizden hiç kimsenin (yol sırasında) herhangi bir fazlalıkta hakkı olmadığı düşünvesine vardık.”
Müslim, Lukata 18, (1728); Ebü Dâvud, Zekât 32, (1663).
2167 – Hz.Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resülullah (aleyhissalâtu vesselam) gazveye çıkmak arzu etti ve: “Ey Muhâcir ve Ensâr topIuluğu! Kardeşlerinizden öyleleri var ki ne malları var ne de aşîretleri. Herbiriniz, iki veya üç kişiyi yanına alsın” dedi.”
(Hz. Câbir devamla der ki): “Bu tamim üzerine ben iki veya üç kişiyi yanıma aldım. (Yol boyu) devemde, diğerlerinin sırası gibi benim de bir (binme) sıram vardı.”
2168 – Yine Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) yürüme sırasında geride kalır, (kafileye kavuşturmak için) zayıf hayvanı sürer, üzerindekini terkisine alır ve onlara dua ederdi.”
Ebü Dâvud, Cihâd 103, (2639).

Read More

Günlük Hayat İçin Sünnetler

 

1-“BİR KİMSE TUVALETTEYKEN KIBLEYE ÖNÜNÜ VE ARKASINI DÖNMEZSE ONA BİR SEVAP YAZILIR VE BİR GÜNAHI SİLİNİR” (TABERANİ)

2-“BIYIKLARINI KISALTMAYAN BİZDEN DEĞİLDİR” (MUCEMUS SAĞIR)

3-“BEYAZ TELLERİ KOPARMAYIN ÇÜNKÜ O KIYAMET GÜNÜ BİR NURDUR” (İBN HİBBAN)

4-“BAŞIN BİR KISMINI TIRAŞ EDİP BİR KISMINI PERÇEM OLARAK BIRAKMAYIN” (BUHARİ)

5-“KADININ SAÇLARINI TIRAŞ ETMESİNİ (zaruret olmaksızın kökünden kesmesini) YASAKLADI.” (NESAİ)

6-“MİSVAK ERKEĞİN GÜZEL KONUŞMA YETENEĞİNİ ARTIRIR.” (RAMUZ EL HADİS)

7-“ALLAH RESULÜ (S.A.V) YÜRÜRKEN SAĞA SOLA BAKMAZDI” (R.EL HADİS)

8-“KATIĞIMIZIN EFENDİSİ TUZDUR” (İBNİ MACE)

9-“KENDİSİNE GÜLME GELDİĞİNDE ELİNİ AĞZINA TUTARDI” (RAMUZ EL HADİS)

10-“BİRİNİZ AYAKKABI GİYİNCE SAĞDAN BAŞLASIN, ÇIKARIRKENDE SOLDAN BAŞLASIN” (MÜSLİM)

11-“BORÇLU OLAN BİR KİMSE ALLAH TEALA YOLUNDA ÖLDÜRÜLSE SONRA DİRLTİLİP TEKRAR ÖLDÜRÜLSE DAHA SONRA DİRİLTİLİP TEKRAR ÖLDÜRÜLSE BORCUNU ÖDEMEDEN YİNEDE CENNETE GİREMEZ” (NESAİ)

12-“RASULULLAH (S.A.V) ODAMA GİRMİŞTİ YERDE ATILMIŞ BİR EKMEK PARÇASI GÖRDÜ HEMEN ONU ALIP SİLDİ VE YEDİBANADA ‘EY AİŞE KERİM OLANA İKRAM ET ZİRA ŞU EKMEK BİR KAVİMDEN NEFRET EDİP KAÇMIŞSA BİR DAHA GERİ DÖNMEMİŞTİR’ BUYURDU” (İBNİ MACE)

13-“ALICI OLMADIĞINIZ HALDE FİYATLARI KIZIŞTIRMAK İÇİN MÜŞTERİ İLE SATICININ ARALARINA GİRMEYİN” (BUHARİ)

 

Read More

Salavat Getirmek

Hz. Peygamberimizden (S.A.V.) şöyle rivayet edilmiştir:

— Ümmetimden bir kimse, bana bir salavat getirse, Cenabı Hak bir melek halk edip, o salavatı benim kabrime getirerek: «Ya Rasûlallah! Fülan şehirde, fülan mahallede bir kimse sana bu salavatı getirdi.» der. Ben de, var o kimseye 10 kerre salavat getir, yarın mahşer gününde hesabsız ve azabsiz olarak cennete dahil olsa gerektir derim. O melek daha sonra semaya yükselerek, Hak Celle ve Âlâ Hazretlerine o kimsenin bir kerre salavat getirdiğini arz eder. Cenabı Hak da:

— «Var o kuluma 10 kerre salavat getir.» buyurur. Eğer 10 kerre salavat getirdiğini haber verirse, Hz. Allah o kulunu cehennem azabından halâs ederek cennet ile müjdeler. Ve o salavat-ı şerifenin harfleri sayısınca bir melek yaratır ki, 360 başı ve o kadar yüzü, ağzı ve dili olduğu halde, kıyamete kadar tesbîh u takdîs okuyarak sevabını o kimseye bağışlarlar, buyurdu. (Sallallahu Aleyhi ve Âlittayyibîn’et-Tâhirîne, Ecmaîn)

Read More

Kurandaki Sünnet

KUR’AN’DAKİ SÜNNET

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

Evvelemirde burada “Sünnet” tabiriyle neyi kasdettiğimizi ortaya koyalım: Bizim burada “Sünnet” tabiriyle kasdettiğimiz, Hz. Peygamber (s.a.v)’in, Din’in tebliği ve hayata aktarılması bağlamındaki söz ve fiilleridir.

Konunun sağlıklı bir zeminde ele alınabilmesi için öncelikle Sünnet’in bağlayıcı olup olmadığının, doğrudan Kur’an’a dayanarak ortaya konması gerekmektedir. Ancak mesele bununla bitmemektedir. İkinci aşamada yapılması gereken, Sünnet’i bize nakleden unsurların tesbiti ve güvenilir olup olmadıklarının tayinidir. Üçüncü aşamada ise “Sünnet’i bağlayıcı bir din kaynağı olarak görmezsek bunun pratik sonuçları neler olur?” sorusunun cevabı gelmektedir.

I- Sünnet’in Bağlayıcılığı

Burada soru şudur: Sünnet, Hz. Peygamber (s.a.v) döneminden başlayarak kıyamete kadar bütün tarihleri ve bütün coğrafyaları kuşatacak şekilde bağlayıcı mıdır?

Biz, Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat olarak bu soruya tereddütsüz “evet” diyoruz. Bir noktaya dikkat çekelim: Kur’an da aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.v) döneminden başlayarak kıyamete kadar bütün tarihleri ve bütün coğrafyaları kuşatacak şekilde bağlayıcıdır. Yani yukarıdaki cümlede yer alan “Sünnet” kelimesini çıkarıp, yerine “Kur’an” kelimesini koymamız halinde değişen birşey olmayacaktır. Buradan şu sonuca varıyoruz: Üstünlük, fazilet, lafızlarının değişmezliği, namazda kıraat edilmesi gibi hususiyetlerde Kur’an’ın Sünnet’e göre tartışmasız bir otoritesi var ise de, bağlayıcılık bakımından Sünnet de tıpkı Kur’an gibidir; bu noktada aralarında herhangi bir fark yoktur.

Sünnet’in bağlayıcılığı konusundaki Kur’an ayetlerini şöyle sınıflandırabiliriz:

A- Resul’e İtaati emreden ayetler

1. “De ki: “Allah’a ve Resulü’ne itaat edin.” Eğer yüz çevirirlerse şüphesiz Allah kâfirleri sevmez.”[1]

Burada Allah Teala, kendisiyle birlikte Resulü’ne de itaat edilmesini emir buyurmakta ve bundan yüz çevirenlerin kâfir olduğunu beyan etmektedir. Buradan elde ettiğimiz sonuç, tıpkı Allah Teala’ya itaate yanaşmayan kimseler gibi, Resulullah’a (s.a.v) itaate yanaşmayan kimselerin de kâfir olacaklarıdır.

2. “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin; Resul’e ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Herhangi bir konuda ihtilafa düşerseniz, eğer Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız onu Allah’a ve Peygamber’e arz edin. Bu hem hayırlı, hem de sonuç itibariyle daha güzeldir.”[2]

Bu ayetteki “itaat” vurgusu, “itaat edin” ifadesine Allah Teala ve Hz. Peygamber (s.a.v) hakkında tekrarlı bir şekilde yer verilmesinde kendisini göstermektedir. Ayetteki vurgu sadece bundan ibaret değildir. Burada mü’minler için şiddetli bir uyarı da yer almaktadır: Ayet, eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, aranızda çıkan ihtilaflı işlerin çözümünü Allah Teala’ya ve O’nun Resulü’ne götürün” demektedir. Demek ki, böyle yapmayanların iman iddiası havada kalmaya mahkûmdur.

3. “Kim Resul’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse (aldırma), çünkü seni onlar üzerine muhafız göndermedik.”[3]

Bu ayetin, Hz. Peygamber (s.a.v)’e itaat bağlamındaki diğer ayetlerden önemli bir farkı vardır. Burada Resul’e itaat edenin, bu hareketiyle Allah Teala’ya itaat etmiş olacağı belirtilmektedir. Hatta bir adım daha ileriye giderek şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Allah Teala’ya itaatin yolu, O’nun Resulü’ne itaatten geçmektedir ve Resul’e itaat olmadan Allah’a itaat olmaz.

Nitekim Resul’e itaat olmadan da Allah Teala’ya itaat edilebileceğini “işareten” dahi anlatan bir tek Kur’an ayeti bulmak mümkün değildir. Bu gerçek dolayısıyladır ki, kimi ayetlerde Allah’a itaat zikredilmeksizin, sadece Resul’e itaat olgusunun emredildiği görülmektedir. Örnek olarak,

4. “Namazı kılın, zekâtı verin ve Resul’e itaat edin. Umulur ki merhamet olunursunuz.”[4] ayetini zikredebiliriz.

Hatta bu ayette şöyle bir incelikten de bahsedilebilir: Burada “namaz” ve “zekât” gibi iki farzın yerine getirilmesi emredildikten sonra “Resul’e itaat” emri verilmektedir. Bu durum, Resul’e itaatin de tıpkı namaz ve zekât gibi bir farz olduğunu gösterir.

Ve nihayet bu ayet ile ilahî rahmete nailiyet, namaz ve oruç yanında Resul’e itaate de bağlanmış olmaktadır…

5. “Eğer mü’min kimselerseniz, Allah’a ve Resulü’ne itaat edin.”[5]

Ganimet taksimi konusunda Hz. Peygamber (s.a.v)’e soru soran mü’minler hakkında nazil olduğu, metninin bizzat kendi ifadesinden anlaşılan bu ayet, imanı, Allah’a ve Resulü’ne itaate bağlamasıyla dikkatimizi çekmekte ve hitap edilen kimselerin mü’minler olduğu açık bir şekilde görülmektedir.

6. “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resul’e itaat edin ve amellerinizi iptal etmeyin.”[6]

Buraya kadar örnek olarak zikrettiğimiz ayetlerde –ve diğer benzerlerinde– “Hz. Peygamber (s.a.v)’e itaat” hususu, gerek mü’minlere, gerekse inanmayanlara yönelik kesin bir Kur’anî emir olarak karşımıza çıkmaktadır.

B- Resul’e tabi olmayı emreden ayetler

Sünnet’in bağlayıcılığı konusunda bir diğer kategori olarak “Resul’e ittiba”yı ihtiva ve emreden ayetlerin mevcudiyeti dikkatimizi çekmektedir. Bir-iki örnek zikredelim:

1. Yüce Allah şöyle buyurur: “De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana ittiba edin ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”[7]

Bu ayet, Allah Teala’nın sevgisine ve bağışlamasına nail olmanın tek yolunun Resul’e ittiba olduğunu, hiçbir tevile, yoruma ve zorlamaya mahal vermeksizin alabildiğine açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

2. “O kimseler ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları Resul’e, o Ümmî Peygamber’e tabi olurlar; O onlara ma’rufu emreder ve onları münkerden sakındırır ve onlara temiz olan şeyleri helal kılar, pis olan şeyleri haram kılar; sırtlarından ağırlıkları indirir, üzerlerindeki zincirleri, bağları söküp atar. O’na inanan, O’na ta’zimde ve yardımda bulunan, O’na yardım eden ve O’nunla beraber indirilmiş olan nura tabi olanlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”[8]

Her ne kadar bu ayette Ehl-i Kitab’ın bahse konu edildiğini görüyor isek de, ayet, aynı zamanda Efendimiz (s.a.v)’in konumunu ve fonksiyonunu anlatması bakımından konumuz noktasında önemlidir.

Zira burada O’nun, ma’rufu emrettiği, münkerden sakındırdığı, temiz olan şeyleri helal ve pis olan şeyleri haram kıldığı bildirilmektedir. Bu yetkinin genel olduğu ise izahtan varestedir.

C- Resul’e muhalefeti yasaklayan ayetler

1.”Her kim, kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber’e muhalefet eder ve mü’minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu takip ettiği o yola sevkederiz ve onu cehenneme daldırırız.”[9]

Bu ayette Yüce Allah, Hz. Peygamber (s.a.v)’e muhalefet ederek mü’minlerin yolundan ayrılıp, başka bir yola girenlerin sonunun cehennem ateşi olduğunu haber vermekle, adeta şöyle buyurmuş olmaktadır: Ey insanlar! Gidilecek yolun doğrusu eğrisi belli olduktan sonra artık Peygamber’e muhalefet etmeyin. Yani dosdoğru yol, Peygamber’e muhalefet etmemektir ve mü’minler de böyle yapmaktadırlar. Eğer bu yoldan saparsanız, sonunuz cehennemdir.

2. “Onun (Peygamber’in) emrine muhalefet edenler, kendilerine bir fitnenin ulaşmasından veya elim bir azabın çarpmasından sakınsınlar.”[10]

Hz. Peygamber (s.a.v)’in emrine muhalefet eden kimselerin, ya bir fitneye veya çetin bir azaba muhatap olacakları bu ayette net bir şekilde ifade buyurulmaktadır. Buradaki “fitne”yi müfessirler, kişinin, kalbine gelecek küfür, nifak veya bid’at sebebiyle fitneye düşmesi tarzında açıklamışlardır. Burada geçen “azap” ise dünyada başa gelecek çeşitli bela ve musibetler olarak açıklanmıştır.

3. “Allah ve Resulü bir işte hüküm verdikleri zaman mü’min bir erkekle mü’min bir kadının, işlerini kendi isteklerine göre belirleme hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resulü’ne isyan ederse, apaçık bir sapıklık ile sapmış olur.”[11]

Bu ayette doğrudan mü’minlere yönelik bir ikaz görüyoruz. Buyuruyor ki Rabbimiz: Allah ve Resulullah bir konuda hüküm verdikleri zaman, mü’minlerin artık o konuda başka bir hükmü ve görüşü seçme hakları yoktur. Ben mü’minim diyen insanların bu noktada tam bir teslimiyet göstermeleri gerekir.

4. “Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem tayin etmedikçe, sonra da vereceğin hükümden dolayı nefislerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”[12]

Muhtemel İtirazlar

Buraya kadar zikrettiğim ayetlerden başka Hz. Peygamber (s.a.v)’in mü’minler için “güzel örnek” olduğunu[13], O bize ne verirse onu almakla ve bizi neden sakındırmışsa ondan uzak durmakla yükümlü bulunduğumuzu[14] bildiren ayetler bulunduğunu da hatırlatarak, burada zikrettiğim ayetlere itiraz sadedinde ileri sürülebilecek bazı yaklaşımlara değinmek istiyorum.

1

Özellikle ilk iki kategoride zikrettiğim ayetlerin mutlak ifadeleri sebebiyle, bunların muhataplarının inanmayanlar olduğunu ileri sürenler çıkabilir. Ancak bu itiraz, cevabını kendi içinde barındırmaktadır. Zira ifadelerin mutlak olması, mü’min olsun kâfir olsun bütün insanlara hitap edildiğini gösterir.

Durum böyle olmakla birlikte, yukarıdaki itirazın yerinde olmadığını daha doğrudan gösteren ayetlerden bir-iki örnek verecek olursak:

“Eğer mü’min kimselerseniz, Allah’a ve Resulü’ne itaat edin.”[15]

Ganimet taksimi konusunda Hz. Peygamber (s.a.v)’e soru soran mü’minler hakkında nazil olduğu, metninin bizzat kendi ifadesinden anlaşılan bu ayet, imanı, Allah’a ve Resulü’ne itaate bağlamasıyla dikkatimizi çekmekte ve hitap edilen kimselerin mü’minler olduğu açık bir şekilde görülmektedir.

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resul’e itaat edin ve amellerinizi iptal etmeyin.”[16]

Bu ayet, bir taraftan “itaat” kelimesini (yukarıda 2. sırada zikrettiğim ayette olduğu gibi) hem Allah Teala’ya, hem de Hz. Peygamber (s.a.v)’e itaati vurgulamak için ayrı ayrı zikretmesiyle dikkat çekerken, diğer taraftan da her iki merciye itaati mü’minlere yönelik bir emir olarak ifade etmesiyle öne çıkmaktadır.

Son iki sırada zikrettiğim ayetler dolayısıyla yukarıdaki türden bir itirazın Kur’an açısından makul ve yerinde olmadığını söylemek durumundayız.

2

Sünnet’in bağlayıcı olmadığını iddia edenler, bütün bu ayetlerde zikredilenin, Hz. Peygamber (s.a.v)’e itaat ve ittibanın emredildiği ve O’na muhalefetin yasaklandığı hususlarından ibaret olduğunu ileri sürerek, şöyle derler: Hz. Peygamber (s.a.v)’e itaat ve ittiba ile O’na muhalefet etmemekten maksat, onun Sünneti değil, Kur’an’dır. Bütün bu ayetlerde Kur’an’ın değil de Sünnet’in kastedildiğini gösteren açık ve kesin bir delil yoktur.

Buna cevap olarak şöyle deriz:

Bu yaklaşım, ilgili ayetlerin mana ve mefhumlarına ya tam vakıf olamamanın, ya da bilinçli bir saptırmanın ifadesidir. Bunun böyle olduğunu ortaya koymak için fazla uzağa gitmeye gerek yok.

Örnek olarak yukarıda zikredilen ayetlerden bazılarını ele almamız yeterlidir.

Mezkûr ayetlerden birisi, hatırlanacağı gibi, “Namazı kılın, zekâtı verin ve Resul’e itaat edin. Umulur ki merhamet olunursunuz.”[17] ayeti idi.

Burada önce namaz ve zekâtın emir buyurulduğunu görüyoruz. Bu durum, ayetin hitap ettiği kimselerin Kur’an’a itaat ve ittiba emri doğrultusunda bu iki ibadet ile mükellef tutulduğunu anlatmaktadır. Bu ibadetleri yerine getirenler zaten Kur’an’a itaat etmiş olacaklardır. Bu durumda Resul’e itaatin ayrıca vurgulanması ne anlama gelmektedir?

Dolayısıyla eğer Resul’e itaat, sadece Kur’an’da gördüğümüz emir ve yasaklara itaatten ibaret olsaydı, namaz ve zekât emirleri yanında Resul’e itaatin de ayrıca vurgulanmasında hiç bir mana olmazdı.

Bir diğer ayet: “Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem tayin etmedikçe, sonra da vereceğin hükümden dolayı nefislerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”[18]

Burada mü’minlere, aralarında çıkan ihtilaflarda Kur’an’ın değil de Hz. Peygamber (s.a.v)’in hakem tayin edilmesinin emir buyurulduğu açıktır.

Oysa Hz. Peygamber (s.a.v) onlara Kur’an’ı eksiksiz olarak tebliğ etmektedir ve dolayısıyla Kur’an ayetleri onlar tarafından da bilinmektedir. Hal böyleyken Kur’an’ın değil de Hz. Peygamber (s.a.v)’in hakem tayin edilmesinin emir buyurulmasını Sünnet’e ittibanın emredilmesinden başka nasıl anlayabiliriz?

Burada ayetin mazmunundan şu iki noktayı rahatlıkla çıkarmamız mümkündür:

Hz. Peygamber (s.a.v) kendisine getirilen davaları ya Kur’an ayetlerine göre çözecek veya Kur’an’da yer almayan bir hükmü icra edecektir. Üçüncü bir ihtimal sözkonusu olamaz.

Eğer bu ihtimallerden ilkini benimseyecek olursak bunun bizi götüreceği nokta şurasıdır: Hz. Peygamber (s.a.v) Kur’an’ın hükümlerine diğer insanlardan daha fazla nüfuz etmekte ve ayetlerden, onların çıkaramayacağı hükümleri çıkarabilmektedir.

Bu ise Hz. Peygamber (s.a.v)’in, murad-ı ilahiye, yani Kur’an’ın mana ve maksatlarına diğer insanlardan daha fazla vakıf olduğunun kabulünden başka birşey değildir. Öyleyse Allah Teala’ya itaatin yanında Hz. Peygamber (s.a.v)’e itaati de vurgulayan ayetlerden, sadece Kur’an’a ittiba hükmünü çıkarmak doğru değildir. Kur’an’ı bizden daha iyi ve doğru anlayan bir Peygamber’in varlığını kabul ettikten sonra böyle bir iddianın geçerliliği olabilir mi?

İkinci ihtimali kabul etmemiz halinde ise, Hz. Peygamber (s.a.v)’in, Kur’an’da yer almayan hükümler getirebileceğini söylemiş oluruz ki, bu durumda sözkonusu itiraz tamamen havada kalmaktadır.

3

Sünnet’in bağlayıcılığına itiraz eden çevrelerin ileri sürdüğü bir diğer iddia da, Kur’an’ın “herşeyi açıklayıcı” olduğunu[19], “hiçbir şeyi eksik bırakmadığı”[20], “ihtilafları açıklamak için” gönderildiği[21], Hz. Peygamber (s.a.v)’in bile Kur’an’dan başka hakem aramadığı[22] gibi hususları anlatan ayetlerin, Kur’an dururken Sünnet’e veya bir başka kaynağa müracaat edip onu bağlayıcı kabul etmenin yanlış olduğunu anlattığı şeklindedir.

Bu iddiaya karşı herşeyden önce şunu söyleyelim ki, itiraza delil olarak ileri sürülen ayetler, her halukârda bir önceki itirazı cevaplandırırken Resul’e itaatı, ittibayı emreden ve O’na muhalefeti yasaklayan ayetler ile birlikte düşünülmek zorundadır. Aksi halde Kur’an’ın bir kısmıyla amel edilmiş, diğer bir kısmı ise terkedilmiş olur.

İkinci olarak; eğer Kur’an’ın eksik hiçbir şey bırakmadığını ve herşeyi açıkladığını ifade eden yukarıdaki ayetler mutlak manada alınmaya müsait olsaydı, nazil olduğu günden bugüne insanoğlunun bilgi dağarcığına giren fizik, kimya, astronomi, biyoloji, tıp, felsefe, mantık, gramer, psikoloji, sosyoloji… vs. ile ilgili ne varsa, hepsinin Kur’an’da açık-seçik bir şekilde yer aldığını görebilmemiz gerekirdi.

Yine bu yaklaşımın doğruluğunun kabul edilebilmesi için, bizzat Kur’an’ın emrettiği namaz, oruç, zekât, hac gibi pekçok ibadetin, bütün detaylarıyla Kur’an’da yer almış olması icabederdi. Oysa vakıanın bunun tam tersi olduğu ortadadır.

Şu halde yukarıdaki itiraz sadedinde ileri sürülen bu türlü ayetleri şu şekilde anlamamızın daha doğru olacağını düşünüyorum: Allahu a’lem bu ayetler ve benzeri içerikteki diğerleri, gerek Din’in muhtevasının, gerekse varlık ve eşyaya ilişkin bilgilerin Kur’an’da öz ve nüve olarak yer aldığını anlatıyor olmalıdır. Yahut da Kur’an’da, sözkonusu muhteva ve bilgileri doğru bir biçimde elde etmenin yolları ve yöntemleri gösterilmiştir. Yani bu ayetler, temel dinî ve ontolojik gerçekleri işaret etmektedir. Dolayısıyla bunların, Kur’an’ın herşeyi açıkladığı ve bu sebeple Sünnet gibi bir kuruma ihtiyaç bırakmadığı şeklinde anlaşılması mümkün değildir.

4

Diyelim ki, buraya kadar zikredilen bütün ayetlerde bizzat Resul’e ittiba ve itaat emredilmekte, ve O’na muhalefet yasaklanmaktadır. Ancak Hz. Peygamber (s.a.v) artık aramızda değildir ve O’nun dünya değiştirmesinin üzerinden 1400 küsür sene geçmiştir. Şu halde bu ayetlerde Hz. Peygamber (s.a.v) ile ilgili olarak yer alan vurguları, O’nun hayatta bulunduğu dönem ile sınırlandırmamız gerekir. Zira bu ayetler bize, O’nun Sünneti’ne değil, bizzat O’nun kendisine ittiba ve itaat etmemiz emredilmektedir.

Bu yaklaşımı doğru kabul edenlerin şu sorulara tatminkâr bir şekilde cevap vermeleri gerekir:

1- Kur’an’da, Hz. Peygamber (s.a.v)’e itaat ve ittibanın, O’nun hayatta olduğu dönem ile sınırlı bir sorumluluk olduğunu gösteren bir ayet mevcut mudur?

2- Bu soruyla bağlantılı olarak, “Seni ancak bütün insanlık için bir müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdik”[23], “Ve seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik”[24] gibi ayetler, Hz. Peygamber (s.a.v)’in misyonunun evrensel olduğunu göstermez mi?

3- Eğer Hz. Peygamber (s.a.v)’in insanlara rehberliği yeryüzünde vahyin maksatlarını gerçekleştirmek için vazgeçilmez bir şart ise, O’nun vefatından sonra dünyaya gelen insanlar böyle bir rehberlikten niçin mahrum bırakılmış olabilirler? Bu durum adl-i ilahîye ve murad-ı ilahînin dünya hayatında tecellisine aykırı değil midir?

4- Hz. Peygamber (s.a.v)’in Sünneti demek, O’nun söyledikleri ve yaptıkları demektir. Eğer O’na ittiba ve itaat, O’nun söylediklerine ve yaptıklarına uymakla oluyorsa, bu itiraz sahiplerinin tavrı yanlıştır. Zira Hz. Peygamber (s.a.v)’in Sünneti, bu Ümmet’in takva ve vera ahli, mütehassıs, Peygamber aşığı alimleri tarafından Sahabe döneminden itibaren muhafaza edilmiş ve bizlere kadar intikal ettirilmiştir.

Yok eğer Sünnet Hz. Peygamber (s.a.v)’in söyledikleri ve yaptıkları değildir denecekse, o zaman bu itiraz sahiplerninin, Hz. Peygamber (s.a.v)’e ittiba ve itaatten ne anladıklarını ilmî bir şekilde izah etmeleri gerekir.

II- Sünnet’i Bize Ulaştıran Unsurların Tesbiti Ve Güvenilirliği Meselesi

Şu ana kadar ortaya koymaya çalıştığım hususlar, meselenin bir veçhesini aydınlatmaya yönelikti. Ancak sözün başında da altını çizdiğim gibi, mesele bununla bitmemektedir. Maksadın hasıl olması için, bugün Sünnet’i bize ulaştıran unsurların güvenilir olup olmadığı hususunun aydınlığa kavuşturulması gerekmektedir:

Malum olduğu üzere, Hz. Peygamber (s.a.v)’in Sünneti’ni bize nakleden iki önemli unsur vardır. Bunlardan birisi uygulama (tatbikat), diğeri de hadislerdir.

Şu halde meselenin birinci kısmı hallolduktan sonra, ikinci kısmı teşkil eden bu iki unsurun nasıl tesbit edildiği ve güvenilir olup olmadıkları hususuna gelelim.

Bilindiği gibi pek çok Kur’an ayetinde Hz. Peygamber (s.a.v)’e, Kur’an’ı insanlara beyan etme, yani açıklama görevi verildiği belirtilmektedir. Bir-iki örnek zikredecek olursak;

1. “Sana Zikr’i indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın; ta ki düşünüp anlasınlar.”[25]

Bu ayette Hz. Peygamber (s.a.v)’in, insanlara indirilen hükümleri açıklamak gibi bir görevinin bulunduğu açık bir şekilde ifade buyurulmuştur.

Bu ayet dolayısıyla iki husus gündeme getirilebilir:

1- Eğer Kur’an, Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından ayrıca açıklanmaya muhtaç bir alan bırakmış değilse, Hz. Peygamber (s.a.v) neyi niçin açıklayacaktır?

2- Hz. Peygamber (s.a.v) bu “açıklama” görevini nasıl yerine getirecektir?

Burada iki ihtimal sözkonusudur:

A- Hz. Peygamber (s.a.v), Kur’an’ı yine Kur’an ayetleriyle sınırlı kalarak açıklayacaktır.

B- Kur’an’ı, Kur’an’da açıkça yer almayan bir çerçeve getirerek açıklayacaktır.

Bu şıklardan hangisini kabul ederseniz edin –ki bir üçüncü şık sözkonusu olamaz–, Hz. Peygamber (s.a.v)’in, herhangi bir ayeti açıklarken Kur’an’da yer almayan kimi hususları gündeme getirmesinin, kendisine verilen bir görev ve yetki dahilinde vuku bulduğunu söylemek zorundasınız. Şöyle ki;

İlk ihtimal, Kur’an’ın yine Kur’an ile açıklanması idi. Burada Hz. Peygamber (s.a.v)’e beyan görevi verilmiş olması gösterir ki, Hz. Peygamber (s.a.v) Kur’an’ı, sıradan insanların ulaşamayacağı bir seviyede idrak ve ihata etmektedir. Bu ise Kur’an’ın anlaşılmasında O’nun açıklamalarına mutlak surette ihtiyacımız bulunduğunu gösterir.

İkinci ihtimal ise doğrudan “gayri metluvv vahiy” olgusunu gündeme getirir. Gayri metluvv vahiy olgusunun kabul edilmesi halinde ise Sünnet’in Kur’an’ı beyan fonksiyonu konusunda herhangi bir şüphe sözkonusu değildir.

2. “O Kur’an’ı hemen kapmak için dilini aceleyle kımıldatma. Şüphe yok ki onu (senin kalbinde) toplamak da, onu okutmak da bize aittir. Öyleyse biz onu okuyunca sen onun okunuşuna uy. Sonra şüphe yok ki, onun açıklaması da bize aittir.”[26]

Hz. Peygamber (s.a.v)’in Kur’an dışı bir vahiyle Kur’an’ı açıkladığının en kuvvetli delillerinden birisi olan bu ayette dikkatimizi şu noktaya yoğunlaştıralım: Allah Teala, Kur’an’ı açıklama işinin kendisine ait olduğunu, hem de tekitli bir ifade ile beyan buyurmaktadır.

Buradan ilk bakışta Kur’an’ın yine Kur’an’la açıklanacağı sonucu çıkar gibi görünse de, acele davranıp ayetin bu hususu anlattığı konusunda son kararı vermeden şöyle bir soru soralım: Eğer böyleyse Kur’an’ın bütün ayetlerinin yine Kur’an tarafından açıklanmış olması gerekmez mi?

Oysa görüyoruz ki, Kur’an’da, diğer ayetler tarafından açıklanmamış pek çok ayet mevcuttur. Yukarıda da değindiğim gibi namaz, oruç, zekât, hacc gibi ibadetlerin nasıl eda edileceği konusunda Kur’an’da detaylı bilgi bulmak mümkün değildir.

Öyleyse şunu söylemek zorundayız: Hz. Peygamber (s.a.v), Kur’an’ı açıklama görevini yerine getirirken, bir yandan murad-ı ilahînin ne olduğunu beyan etmiş, diğer yandan da tabii olarak Kur’an’da yer almayan ilave hususlar getirmiştir. Nitekim gerek Hadis müdevvenatı, gerek rivayet tefsirleri ve gerekse Fıkıh kitapları, Hz. Peygamber (s.a.v)’in bu türden beyanlarıyla doludur.

Muhtemel bir itiraz

Şimdi meselenin can alıcı noktasına gelmiş bulunuyoruz. Buraya kadar söylediklerimize itiraz etmeyen bir kısım çevreler, işin bundan sonrasında problem bulunduğunu söylemekte ve şöyle demektedirler:

Evet, Hz. Peygamber (s.a.v)’in böyle bir görevi vardır ve bu görev gayri metluvv, yani Kur’an dışı vahiyle yerine getirilmiştir. Ancak özellikle sözlü rivayetlere, yani hadislere dayanan Sünnet’in bize kadar güvenilir bir şekilde geldiğine dair elimizde bir güvence yoktur.

Zira hadis ravileri rivayetlerin Hz. Peygamber (s.a.v)’in mübarek ağzından çıktığı gibi, aynı kelimelerle naklinde gerekli titizliği göstermemişlerdir. Sahabe neslinden itibaren hadisleri orijinal lafızlarıyla aynen nakletmediğini, sadece manayı aktardığını söyleyen pek çok kimsenin mevcudiyetini kaynaklardan öğreniyoruz.

Üstelik mesele sadece mana ile rivayet de değildir. Hadis uyduruculuğu dediğimiz vakıa –ki İslam kaynakları da bu vakıanın varlığını kabul etmektedir–, hadisler konusunda daha dikkatli olmamız gerektiğini ikaz etmektedir.

Şu halde geçmiş ulema tarafından sahih kabul edilmiş olsa da, elimizdeki hadislerin tümüne güvenmemiz sözkonusu olamaz.

İşte bu, günümüzde hadisler hakkında müslümanların kafasında oluşturulmuş en ciddi ve tehlikeli itirazdır ve hak ettiği ciddiyetle üzerinde durmayı gerekli kılmaktadır.

Bu itiraza cevap sadedinde öncelikle şunu söyleyelim: Allah Teala Kur’an’da “Zikr”in kendisi tarafından indirildiğini ve yine kendisi tarafından korunacağını belirtmektedir:

“Muhakkak ki Zikr’i biz indirdik; onun koruyucusu da bizleriz.”[27]

Bu ayet üzerinde dururken şu hususların düşünülmesi gerekmektedir:

Buradaki “Zikir” kelimesinin, metluvv olsun, gayri metluvv olsun her türlü vahyi anlattığını söyleyen İbn Hazm[28] gibi alimlerin bu görüşünden sarf-ı nazar edelim ve bu kelime ile Kur’an’ın kastedildiğini kabul ederek soralım:

1- Bu ayetten yola çıkarak Kur’an dışında başka hiçbir şeyin ilahî koruma altında bulunmadığını söylemek doğru mudur? Eğer bu doğruysa şunu söylememiz mümkün hale gelecektir: Bugün Müslümanlar’ın kıldığı namazlar, Kur’an’ın emrettiği ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in mahiyetini Kur’an dışı vahiy kanalıyla öğrenerek kıldığı namazın aynısı olmayabilir. Aynı şeyi hacc, oruç, zekât vd. ibadetler için de söylemek pekala mümkün olmalıdır.

O zaman Allah Teala’nın Kur’an’da emrettiği bu ibadetler, murad-ı ilahî hilafına icra ediliyorsa Kur’an’ın bu konudaki ayetlerinin fiilen ilahî koruma kapsamının dışında kaldığını söylememizin engeli nedir?

2- Yine bu ayette geçen “Zikir” kelimesinin Kur’an’ı anlattığını varsayarak söyleyelim: Kur’an, ayetlerin açıklamasının Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından yerine getirileceğini bildirdiğine ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in bu açıklamaları da bize kadar hadisler kanalıyla geldiğine göre, eğer hadislere güvenemeyecek isek şu sorunun cevabını kim verebilir: Hz. Peygamber (s.a.v)’in, ilahi garanti altındaki beyan fonksiyonu hakkında böyle bir şüphe mevcut iken Kur’an’ın sadece ayetlerinin koruma altında olmasının ne manası vardır? Onu bize en güvenilir şekilde beyan eden Sünnet şüphe altında bulunuyorken ve Kur’an’ı Sünnet mevkiinde beyan edecek ikinci bir kuvvet de mevcut değilken, Kur’an ayetlerini dileyenin dilediği gibi yorumlamasının önüne nasıl geçebiliriz? Böyle bir durum tahrif kapsamına girmez mi?

3- Yine yukarıdaki ayette geçen “Zikir” kelimesinin Kur’an’a münhasır olduğunu varsayarak soralım: Kur’an’ın korunması ne suretle olmuştur?

Bu soruya, “onu ezberleyerek kitlesel rivayet şeklinde nesilden nesile aktaran hafızlar sayesinde olmuştur” şeklinde cevap verilirse buna şöyle mukabele ederiz:

Burada işin içine beşer unsurunun girmesi nasıl Kur’an’ın ilahî korunmuşluk niteliğine halel getirmiyor ve hatta bu korunmuşluğun yegâne vasıtası oluyorsa, hadisleri de bize kadar nakledenler aynı nesiller değil midir?

Hatta Ulûmu’l-Kur’an kitaplarından öğrendiğimize göre, Kur’an’ın mütevatir okunuş şekillleri olan 7 veya 10 mütevatir kıraat, istisnasız bütün unsurlarıyla her tabakada tevatür seviyesinde nakledilmiş değildir.

Hatta daha enteresan birşey söyleyeyim: Bilindiği gibi Kur’an, Hz. Ebu Bekir (r.a) döneminde cem edilmiş, Hz. Osman (r.a) döneminde de istinsah edilerek birkaç nüsha halinde çoğaltılmıştır.

Her iki aşamada da bu işi yapmakla görevlendirilen komisyonun başında bulunan Zeyd b. Sâbit (r.a) şöyle demiştir: “Ebu Bekir döneminde yapılan cem işleminde Tevbe suresinin iki ayetini sadece Ensar’dan Ebû Huzeyme’nin yanında bulabildim. Keza Osman dönemindeki teksir esnasında da Ahzab suresinin bir ayetini sadece yine Ensar’dan Huzeyme’nin yanında bulabildim.”

Müsteşrikler’in, Kur’an’ın her ayetinin her tabakada sayıları tevatür seviyesine ulaşan kitleler tarafından birbirlerine nakledildiği gerçeğine itirazları da bu noktada vuku bulmaktadır.

Bir şey daha söyleyeyim: Şia mezhebine mensup olan bir kısım kimseler, Kur’an’da Velayet suresi diye bir surenin var olduğunu ve Ehl-i Beyt’in faziletlerini anlatan bu uzun surenin Hz. Ebu Bekir (r.a) tarafından mushaftan çıkarıldığını iddia ederler.

Şia’nın elindeki bir kısım yazma Kur’an nüshalarında bu sure mevcuttur ve müsteşrik Nöldeke tarafından 1842 tarihinde neşredilen “Târîhu’l-Mesâhif” adlı çalışmaya (II, 102) dercedilmiştir.

Meşhur Şii alim et-Tabressî, “Faslu’l-Hitâb fî Tahrîfi Kitâbi Rabbi’l-Erbâb” adlı eserinde (s. 180) böyle bir surenin varlığını doğrular ve bu surenin aslının Farsça “Debistân-ı Mezâhib” adlı eserde mevcut olduğunu söyler.

Yine Şia’nın meşhur ve muteber kaynaklarından el-Kuleynî’nin “el-Kâfî” (II, 643.) isimli eserinde Cebrail (a.s)’ın Hz. Peygamber (s.a.v)’e getirdiği Kur’an ayetlerinin sayısının 17.000 (onyedibin) olduğu söylenmektedir. Bu durumda elimizdeki Mushaflar, Kur’an’ın 3’te 1’inden daha azını ihtiva etmiş olmaktadır.

Burada Şia’nın bu iddialarını cevaplandırarak sözü uzatmak istemiyorum. Söylemek istediğim şu: Kur’an’ın tahrif edildiği hususunda böyle iddialar sözkonusu iken bizler Ehl-i Sünnet Müslümanlar olarak Kur’an’ın korunmuşluğu noktasında kalbimizde en küçük bir tereddüte bile yer vermeyiz ve bu gibi durumların, Kur’an’ın korunmuşluğu gerçeğine en küçük bir halel getiremeyeceği inancını tam bir itmi’nan ile taşırız.

Peki buna benzer iddialar hadisler hakkında varit olduğu zaman niçin hemen şüpheye kapılalım ve hadislerin uydurulmuş olabileceği ihtimaline yer verelim?

Kaldı ki, geçmişten bu yana sahih kabul edilen hadislerin uydurulmuş olabileceği ihtimalini gündeme getirenler –en azından bunların bir kısmı–mütevatir hadisleri bu iddianın dışında tuttukları halde, ulema tarafından mütevatir olduğu tesbit edilmiş olan hadisler hakkında bile aynı iddianın devam ettiriliyor olmasını nasıl açıklayacağız?

Sonuç

Yukarıdan beri söylediklerimizin, Sünnet’in bağlayıcı bir din kaynağı olduğu konusundaki şüpheleri ortadan kaldırmaya yeteceğini umarak diyoruz ki:

Bütün bu tartışmaların ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in Sünneti’nin bağlayıcı olup olmadığı münakaşalarının ötesinde biz, Sünnet-i Seniyye’yi kurtuluşumuz için bir sığınak, bir melce olarak görüyoruz. Çünkü eğer bu gelip geçici dünya hayatında bize düşen, Allah Teala’nın muradına uygun yaşamak ve O’nun rızasına ulaşmak ise, bunun yolunu iki cihanın Efendisi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) en güzel şekilde yaşayarak göstermiş ve öğretmiştir.

Her türlü akademik ve metodolojik tartışmanın ötesinde şu gerçeği inkâr edecek birisi bulunacağını düşünemiyorum: Kur’an’ı en doğru şekilde anlayan ve en ideal biçimde hayata aksettiren insan Hz. Peygamber (s.a.v)’dir. Şu halde O’nun Kur’an’ı anlama ve yaşama biçimi konusunda bize kadar intikal etmiş olan haberlere müstesna bir hassasiyet ve titizlik göstermemiz gerekir. Elimizdeki bu Hadis külliyatı, başka hiçbir sebep olmasa bile sırf bu sebeple böyle bir itina ve dikkati hak etmekkedir.

Bize kadar intikal etmiş olması bile başlı başına bir mucize olan Hadis külliyatının içinde yer alan ve ulema tarafından sahih addedilmiş olanları, “ya gerçekten sahih ise ve Efendimiz öyle buyurmuş, öyle davranmışsa?!” tarzındaki bir endişe ile, Nebevî emanete varis olmanın kıvanç ve sorumluluğu ile hareket etmeli değil miyiz?

Öyleyse hepimizin, Hadisler hakkında konuşurken Allah Teala’dan korkması ve Efendimiz (s.a.v)’den gelecek en küçük bir azarlamayı, sitemi ve daha da kötüsü O’nun şefaatinden mahrum bırakılmayı hesaba katması gerekir diye düşünüyorum.

 

Ebubekir Sifili Hocadan Allah razı olsun….

Read More