Hristiyanlar için Kanıtlar

Hristiyanlar için Kanıtlar
Oğul, Baba, Tanrı’nın Oğulları

“Tevhid Kitabı: Tevhid Suresi Tefsiri” Kitabı’ndan bir bölüm; yazan: Imam Ahmed el Hasan (as):

Oğul:
Tevrat ve İncil’de (Babam, Baban, Oğul, Baba, Tanrı’nın Oğulları).
4 …. Edomlular, “Biz ezildik, ama yıkıntıları yeniden kuracağız” deseler de, Her Şeye Egemen RAB şu karşılığı verecek: “Onlar kurabilirler, ama ben yıkacağım. Ülkeleri kötülük ülkesi, kendileri de RAB’bin her zaman lanetlediği halk olarak tanınacak. 5 Bunu gözlerinizle görünce, ‘RAB İsrail sınırının ötesinde de büyüktür!’ diyeceksiniz.” 6 Her Şeye Egemen RAB, adını küçümseyen siz kâhinlere, “Oğul babasına, kul efendisine saygı gösterir” diyor, “Eğer ben babaysam, hani bana saygınız? Eğer efendiysem, hani benden korkunuz? “Oysa siz, ‘Adını nasıl küçümsedik?’ diye soruyorsunuz. [1].
21 O anda İsa Kutsal Ruh’un etkisiyle coşarak şöyle dedi: «Baba, göğün ve yerin Rabbi! Bu gerçekleri bilge ve akıllı kişilerden gizleyip küçük çocuklara açtığın için sana şükrederim. Evet Baba, bunun böyle olması senin isteğindi. 22 «Babam her şeyi bana emanet etti. Oğul’un kim olduğunu Baba’dan başka kimse bilmez. Baba’nın kim olduğunu da Oğul ve Oğul’un O’nu tanıtmayı dilediği kişilerden başkası bilmez.» 23 Sonra öğrencilerine dönüp özel olarak şöyle dedi: «Sizin gördüklerinizi gören gözlere ne mutlu! 24 Size şunu söyleyeyim, nice peygamberler, nice krallar sizin gördüklerinizi görmek istediler, ama göremediler. Sizin işittiklerinizi işitmek istediler, ama işitemediler.» [2].
1 Ey ilahi varlıklar, tanıyın RAB’bi, Görkemini, kudretini tanıyın RAB’bin! 2 RAB’bin görkemini adına yaraşır biçimde övün, Kutsal giysiler içinde RAB’be tapının! [3].
1 İsa kalabalıkları görünce dağa çıktı. Oturduktan sonra, öğrencileri yanına geldiler. 2 Onlara seslenip şöyle ders vermeye başladı: 3 «Ne mutlu ruhta yoksul olanlara! Göklerin Egemenliği onlarındır. 4 Ne mutlu yaslı olanlara! Onlar teselli edilecekler. 5 Ne mutlu yumuşak huylu olanlara! Onlar yeryüzünü miras alacaklar. 6 Ne mutlu doğruluğa acıkıp susayanlara! Onlar doyurulacaklar. 7 Ne mutlu merhametli olanlara! Onlar merhamet bulacaklar. 8 Ne mutlu yüreği temiz olanlara! Onlar Tanrı’yı görecekler. 9 Ne mutlu barışı sağlayanlara! Onlara Tanrı oğulları denecek. 10 Ne mutlu doğruluk uğruna zulüm görenlere! Göklerin Egemenliği onlarındır. 11 «Bana olan bağlılığınızdan ötürü insanlar size sövüp zulmettikleri, yalan yere size karşı her türlü kötü sözü söyledikleri zaman ne mutlu size! 12 Sevinin, sevinçle coşun! Çünkü göklerdeki ödülünüz büyüktür. Sizden önce yaşamış olan peygamberlere de böyle zulmettiler. [4].

Tevrat ya da İncil’de bulunan bu sözler, bunların bazı kısımları ve -Allah Teala’nın bir oğlu olabileceğini iddia edebilmek ya da bir kişiye, mutlak Tanrılık iddiasında bulunabilmek için- amelsiz alimlerin yorumladıkları; onlara cahil/bilgisiz olanlara muğlak/komplike gelmiştir. Ve hiçbir şekilde, bir insanın ilahlığı, mutlak ilahlık demek değildir. Bilakis, bu müşterek olarak, herhangi bir kişinin, gerçek evlatlık oluşunu reddeder (belirli bir ebeveynin çocuğu olma durumu) [5]. Ve eğer buna birisi açık bir kalple dönse, tıpkı Yüce Allah Teala’nın Yarattığından istediği gibi, gerçek ilmi istese, İsa as’ı, Allah’a hamd ederken ve bu kelimeleri sarfetmeden önce de, O’na şükrederken bulacaktır. Ve eğer biri buna adalet gözüyle bakarsa, bu sözlerin, Allah’ın mahlukatı üzerine Hüccetleri ve O’nun yeryüzündeki Halifeleri olan, tüm Peygamberler, Elçiler ve Vasiler’e uygulanabilir olduğunu görecektir.

Allah’ın Hüccetlerinden olan her bir Hüccet, kendi zamanında ümmeti arasında, Allah’ı en iyi bilendir. Böylelikle de, onun zamanında ümmeti arasında Allah’ı bilen tek kişinin o olduğu ve ayrıca hiç kimsenin de, Allah’ın Halifesi’ni ve Allah’ın Hüccetini, onu yaratan Allah dışında (Oğul’un kim olduğunu Baba’dan başka kimse bilmez. Baba’nın kim olduğunu da Oğul ve Oğul’un O’nu tanıtmayı dilediği kişilerden başkası bilmez.), gerçek bir bilmeyle bilmeyeceği de kanıtlanmış olmaktadır.

Ve, Resulullah saas’ın, onun Halifesi Ali bin Ebu Talib as’a olan bir konuşmasında şöyle geçmektedir: “Ya Ali! Benim ve senin dışında kimse Allah’ı bilemez. Ve Allah ve senin haricinde de beni kimse bilemez. Ve Allah ve benim haricimde de kimse seni bilemez” [6].

Ve ayrıca, kişi gerçeği bilmelidir, bu da, tüm yaratımın, Yüce Allah Teala’nın çocukları olduğudur. O svt, onlara bir Babanın çocuklarına merhamet ettiği gibi merhamet eder. Esasen, tek çocuğu olan bir annenin merhametinden, O svt yaratımına daha çok merhametlidir. Ve kuşkusuz Peygamberler, Elçiler ve ayrıcalıklı olanlar (as), Yüce Allah’a en sevgili olan Yaratımdır. Yani onlar, Yüce Allah Teala’yı bu anlama göre, Baba olarak en çok hak edenlerdir. Çünkü O’na itaat etmiş ve itaat etmemezlik yapmamışlardır. Tıpkı salih bir oğulun, babasına itaatli ve vazifeşinas olması gibi. Bu nedenle, bu anlama istinaden, onların Allah’ın oğulları olduğunu söylemek ve fakat mutlak İlah olmadıklarını söylemek doğru olur. Bilakis, onlar lütuf ve ihsana mahzar olmuş kullardır. {Böyle iken (bazıları) “Rahmân evlât edindi” dediler. Hâşâ! O bundan münezzehtir. Bilâkis o evlât dedikleri lutuf ve ihsana mazhar olmuş kullardır.} {Enbiya Suresi: 26}.

{Eğer Allah (iddia ettikleri gibi) bir evlât sahibi olmak isteseydi elbette yarattıklarından dilediğini seçerdi. Ama O’nun böyle bir durumla ilgisi yoktur; O bir tek Allah’tır, mutlak otorite sahibidir.} {Zümer: 4}.

Ve bu da, Kuran’da onların (as), şöyle olduklarına istinaden bulunan kanıttır: {… (bu kandil) doğuya da batıya da ait olmayan, yağı neredeyse ateş dokunmasa bile ışık veren mübarek bir zeytin ağacından yakılır. Nûr üstüne nûr. …} {Nur Suresi: 35}, anlamı, onların yaratımdaki Allah olmalarıdır. Yani onlar Allah’ın bir tezahürü ve onlardan (as) olan bir hadiste de geçtiği üzere, Allah’ın suretidirler: “Esasen, Allah, Adem’i kendi suretinden yaratmıştır.” [7], Tanrı, “İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım” dedi [8], Ve onlar Yüce Allah Teala değildir. Binaenaleyh onlara bakmak, Allah’a bakmaktır. Onları görmek, Allah’ı görmektir. Ve İncil’de: Ne mutlu yüreği temiz olanlara! Onlar Tanrı’yı görecekler. Ne mutlu barışı sağlayanlara! Onlara Tanrı oğulları denecek. [9]

Ve Kuran’da da aynı konuşma şöyle geçmektedir: {Oysa o gün bir kısım yüzler rablerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır.} {Kıyame Suresi: 22& 23}.

Ebu Salt el-Herevî, İmam Ali Rıza as’ın şöyle dediğini nakleder: “Peygamber Efendimiz saas şöyle buyurmuştur: “Kim beni sağken veya ölümümden sonra ziyaret ederse Allah’ı ziyaret etmiştir.” Peygamber efendimizin cennetteki makamı herkesin makamından daha üstündür. Kim cennette kendi bulunduğu makamdan Peygamber (s.a.a)’i ziyaret ederse Allah’ı ziyaret etmiş gibidir.” Ebu Salt diyor ki; Daha sonra İmam (a.s)’dan şu soruyu sordum: Ey Allah resulünün oğlu! “Lâ ilahe illallah demenin sevabı Allah’ın yüzüne bakmaktır” şeklindeki hadisin manası nedir? İmam Rıza (a.s): Ey Ebu Salt! Kim Allah’ın kendi mahlukları gibi yüzü olduğuna inanırsa kâfirdir. Allah’ın yüzü, onun peygamber ve evliyalarıdır. Halk onların sayesinde Allah’a, dine ve Allah’ı tanımaya yönelir. Allah-u Teala buyuruyor ki: “Her şey fânidir. Yalnızca Rabbinin veçhi (yüzü) bâkidir.” (Rahman/26-27) Ve yine buyuruyor: “Onun veçhinden (yüzünden) başka her şey helak olucudur.” (Kasas/88)” [10].

Yüce Allah Teala buyurur: {De ki: Eğer Rahmân’ın bir çocuğu olsaydı, elbette ben (ona) kulluk edenlerin ilki olurdum!} {Zuhruf Suresi: 81}.

{De ki: Eğer Rahmân’ın bir çocuğu olsaydı, elbette ben (ona) kulluk edenlerin ilki olurdum!} Anlamı, Hz. Muhammed saas, Yüce Allah Teala’ya en yakın şeydir. Ve Allah Teala’nın yarattığı ilk yaratımdır. Ve Allah Teala’ya ilk ibadet edendir. Bu nedenle, eğer Yüce Allah Teala bir çocuk edinmek isteseydi (haşa, Allah Teala bundan münezzehtir), bu Hz. Muhammed saas olurdu ki; zira, Yüce Allah Teala tarafından yaratılan ilk şeyin, oğlu ya da kelamı olduğunu söylerler. Bu nedenle, Hz Muhammed saas, “Ben Yüce Allah Teala’ya en yakın yaratımım” demiştir. Ne, “Ben Yüce Allah Teala’dan ayrılmış olan oğluyum” demiştir, ne de, “Ben mutlak Tanrıyım” demiştir. Bilakis, “Ben Abdullah’ım (Allah’ın kulu)” ve “Abdullah’ın (Allah’ın kulu) oğluyum” demiştir. {Böyle iken (bazıları) “Rahmân evlât edindi” dediler. Hâşâ! O bundan münezzehtir. Bilâkis o evlât dedikleri lutuf ve ihsana mazhar olmuş kullardır.} {Enbiya Suresi: 26}.

Böylece, her kim gerçeği arıyorsa, gerçeğe ulaşabilmesi ve kendisini Yüce Allah’ın gazabından koruyabilmesi için, araştırmasında çok hassas ve samimi/dedike olmalıdır. {Hakikaten siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız. Bundan dolayı, neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecektir! Rahmân’a çocuk isnadında bulunmaları yüzünden. Halbuki çocuk edinmek Rahmân’ın şanına yakışmaz. } {Meryem Suresi: 88 – 92}.

Read More

Söz Uçar Dua Kalır

    SÖZ UÇAR DUA KALIR

    Nice sözler söylenir ama unutulur bir zaman sonra… Kalpten gelmeyen sözlerin ömrü bir nefesliktir. Bir nefes sonra kaybolup giderler ama kalbin sözü unutulmaz. Kalp, sözünü hiç unutmaz. Kalbin sözü hedefine ulaşmadan yere düşmez. Kalbin sözü kalpten bir ruhla doğar ve ulaştığı yere hayat verir.

    Kalbin sözü hiç ölmez. Hatta kalp söze ihtiyaç bile duymaz, kalbin sözü sevgidir. İşte bu yüzden:

    SÖZ UÇAR SEVGİ KALIR…
    Bazı sözler vardır kalbe iner. Kalbi diriltir o sözler. Semalardan kalbe gelir, ruh beslerler. O sözden her bir harf bir meleğin omuzlarında iner. Ve insanın ayaklarını dünyadan keserler. O sözler ki taşa değse, taş parça parça olur, göz göz olur ağlar, yürek olup toza döner, semaya uçar. O sözler ki semanın kalbinden gelir. Bu yüzden:

    SÖZ UÇAR VAHİY KALIR…
    Sözler vardır dünyadan öte, kalpten içeri…

    Sözler vardır yerden gelen ama semaya emanet edilen…

    Cennetin duvarları o sözlerle örülür. Gözyaşları o sözlere eşlik ederler. O yaşlar toplanır, Cennetin ırmakları oluverirler. Bu yüzden o sözler dudaklardan çıkar çıkmaz meleklerin kanatlarında semalara yükselir, Rabbin kapısına serilir. Onun cevabı özlenir. Özlenesi sözlere hasret ve hayretle beklenen cevap iliştirilir. Dua edenin kalbine iletilir. İşte bu yüzden:

    SÖZ UÇAR DUA KALIR…
    (daha&helliip;)

Read More

Evlat Terbiyesi

 

Her anne ve babanın evlât sahibi olmaya sonsuz bir arzusu var-dır. Bu arzu, asil bir istekdir. Esasen evlenmeden maksat da budur.
Meselenin mühim olan tarafı, sahip olduğumuz evlâdın terbiye-sidir. İslâm dininin emrettiği güzel terbiye verilmeyecek olursa hem kendimiz hem de millet ve memleket bu çocuklardan zarar görür. Hü-ner onların sayısını değil saygısını artırmaktır.
Nebat yetiştirir gibi, evlâdının sadece yeme ve içmesine dikkat gösteren, vitrin bebekleri gibi süsleyip giyindiren ve fakat kâmil bir iman ve güzel ahlâkla mücehhez kılmayan anne ve babalar huzur-ı ilâhîde sorumludurlar.
Bir çocuk; âsî, cani ve serseri ise, imansız, iz’ansız ve vicdansız ise bunların suçlarının baş ortağı anne ve babalardır.
îman ve îslâm esasına göre terbiye edilemeyen çocuklar; çilesiz ve mes’uliyetsizdir.
Ne iyi bir iş yapma azmini ne de fena bir davra-nışın nedametini duyarlarx
Evlât terbiyesi, bir memleketin istikbalini hazırlar. Bunu ihmal etmek de bir milletin ufuklarını karartır. Ancak evlâdını terbiye eden kimseler istikbalinden emin olabilirler.
Allah Teâlâ, insanı madde ve ruhun imtizacı suretiyle halk etmiş-tir. Vücut için gıdalar ihsan ettiği gibi, ruh için de manevî gıdalar bahsetmiştir. Vücut bunların hiç birisinden geçmez.
Biri verilip diğe-ri ihmal edilecek olsa beden ve
ruhun muvazenesi bozulur. Vücudun fizik yapısına nasıl ehemmiyet gösteriyorsak, ondan aşağı olmamak üzere, ruh yapısına ihtimam ve dikkat göstermeye mecburuz.
Evlâdın sadece karnını doyurmak ve sırtını giydirmek onlara karşı vazifemizi tam olarak yaptığımızı göstermez. Dişi ağrıyan kim-senin ayak parmağına merhem sürmek, nasıl ağzındaki ağrıyı din-di rmezse çocuğumuzun karnını doyurmakla ruhundaki boşluğu dol-durmuş olamayız.
Eğer çocuklarımızın yaşayışı Kur’ân-ı Kerim’in emirlerinden uzak ise buna sebep, ya anne ve babanın kötü terbiye vermesi, ya-hut iyi bir terbiye verememesidir. tyi terbiye vermemek de kötü ter-biye etmek gibidir. Zira kötülüğü öğreten ile iyiliği öğretmeyen kim-selerin zararları birbirine denktir.
Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmakta-dır:
«(Anadan) doğan her çocuk (îslâm) fıtrat (ı) üzerine doğar
Sonra anne ve babası (yahûdi ise) onu yalıûdi yapar. Veya (mecusi ise) mecusi yapar, (nasrânî ise) Hıristiyan yaparı» (1).
Karılmış bir alçı, hangi kap içinde donarsa onun şeklini alır. Aile büyüklerinin inanç, düşünce ve ahlâkı nasılsa çocuk da ona göre ye-tişir. Çevrenin fert üzerindeki tesirini inkâr kabil değildir.
Hadîs-i şerif, islâm inançlarını kabul edecek fıtratta doğan çocuk-ların dinden nasıl uzaklaştırıldıklarını açıklarken Müslüman anne ve babalara da şu hakikati hatırlatmaktadır: «Allah tarafından mü’-min olarak ihsan edilen yavrularınızı, İslâm ahlâkına ve Kur’ân hü-kümlerine göre yetiştirmezseniz, onların kötülüklerine göz yumarsanız sizin çocuklarınız da bir gayr-i müslim veya bir dinsiz olabilir. Onun bu hale gelmesine göz yuman ve vazifesini ihmal eden sizler de mes’-ûl olursunuz». İnsanlar, idare ile mükellef bulunduklar^topluluktan mes’ûl oldukları gibi anne ve baba evlâdından sorumludur. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde’ şöyle buyurmak-tadır:
«Bir baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha üstün bir ihsanda bu-lunamaz.»
(Dikkat: Buradan aşağısı haftaya okunacak)
Cemaati Müslimin!
» Anne ve babanın evlâdına karşı vazifelerini şöyle ifade edebiliriz:
Çocuklarımıza iman ve İslâm bilgilerini, namazlarını kılabilecek kadar Kur’ân okumalarını öğretmek ve güzel terbiye vermek gerekir. Bu vazifelerin yapılmasında peygamberler de dahil bulunmaktadır.
O muhterem zatlar; bu mükellefiyetlerini yapmak için çırpınmışlar-dır. Kur’ân-ı Kerim’den bunlara dair birkaç örnek vermekte fayda mülâhaza etmekteyiz.
Hazret-i Lokman oğluna şöyle nasihat etmiştir:
«Oğulcağızım, Allah’a ortak koşma. Çünkü şirk, elbette büyük bir zulümdür» (2).
Hazret-i Yâkub da oğullarına:
«Ey oğullarım, Allah sizin için (İslâm) dini (ni) beğenip seçdi. O halde siz de (başka değil) ancak Müslümanlar olarak can verin (de-di)» (3).
Anne ve baba, evlâdına güzel bir isim koymakla mükelleftir. Gü-zel ismin ölçüsü, İslama uygun olmasıdır. Resûl-i Ekrem Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:
«Allah’a göre isimlerin en sevimlisi, Abdullah ve Abdürrahmân (adları) dır» (4).
Çocuklar arasında adalet göstermeli, vergi ve sevgide farklı mua-mele etmemelidir. Onlara bir ikram yapılacağında, büyük küçük, oğ-lan kız farkı gözetmemeli ve aralarında bir ayırım yapmamalıdır.
Re-sûlullah Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde söyle buyurmaktadırlar:
«Allah’tan korkunuz ve çocuklarınız arasında adalet gösteriniz» (5)
Evlâda sevgi hususunda da adalet göstermeli; kalbine hakim ola-masa bile hislerini gizlemeye çalışmalıdır.
Zamanımızda bazı kimselerin, oğlan evladını kıza veya birini di-ğerine tercih ettikleri esefle görülmektedir. Bu hâl, hem kardeşlerin birbirine darılmasına hem de evlâdın anne ve babasından soğuması-na yol açmaktadır. Çocuğun cinsiyeti, ne takdir ve tebrike ne de ter-cih ve tefrike sebep olmamalıdır. İslâmın miras hükmü, bu kaidenin dışındadır.
Babasının mağdur ettiği bir kız, kocasından dul kalsa idaresini nasıl temiz edecek, ona kim acıyacak? Zarurî ve aslî ihtiyaçlarını na-sıl karşılayacaktır?
Anne ve baba, evlâdına güzel örnek olmalı, verdiği nasihate uy-gun bir yaşayış yolu takip etmelidir. Hareketleri sözünü tutmayacak olursa, nasihatlerinin müsbet tesiri görülemez.
.Çocuğuna «yalan söyleme» diyen bir baba; kendi davranışları ile ona yalancılık örneği vermemelidir. Bunun aksini yapan kendi eliyle çocuğunun kalbine yalancıhk tohumlarını saçmış olur.
Çocuklarımıza yaptığımız vâ’dleri yerine getirmeli, yapamayaca-ğımız şeyleri vâ’d etmemeliyiz.
Aziz mü’minler!
Evlâdımızın terbiyesinde, prensip olarak, sertliği almamalıyız. Yavaş yavaş inen yağmur, nasıl arzın derinliklerine işlerse, yumu-şaklıkla yapılan nasihatler, ruhun derinliklerine nüfuz eder.
Aşın sertlik, terbiyede ifrata varmak ve ölçüyü kaçırmaktır. Hiç ses çıkarmamak da eksiklik yapmaktır. Nasihat yapmalı ve fakat yu-muşak sözlü olmalıdır. Enes (r.a.). Peygamber Efendimize on sene hizmet ettiği halde hiçbir gün Resûlullah Efendimiz kendisine «Ne için yaptın» veya «şöyle yapsan olmaz mıydı?» diye bir söz söyleme-miştir.
Çocuklarına haramdan kaçınmanın lüzum ve zaruretini anlat-mak, anne ve baba için zarurî vazifelerdendir. Zira haram giren vü-cutta Hakk’a itaat olmaz. Resûlullah Efendimiz, bir hadîs-i şeriflerin-de şöyle buyurmaktadır:
«Birinizin, ağzına toprak koyması, Allah’ın haram kıldığı şeyi koymasından hayırlıdır» (6).
Yetiştirdiğiniz yavrulara, Kur’ân-ı Kerim okumayı öğretmek, va-zifelerimizin en mühimlerindendir. Çünkü İslâm dininin erkânından bulunan namazı kılabilmek için mutlaka Kur’ân okumak gerekir.

Read More

Şeytanın Çocukları

Ebû Hüreyre RA’dan rivayet olunmuş. Ebuş-Şeyh kitabında kaydetmiş ki, Peygamber SAS Efendimiz şöyle buyuruyor:
RE. 504/4 (Ye’tî alen-nâsi zemânün yüşârikühümüş-şeyâtìnü fî evlâdihim. Kìle: E ve kâinün zâlike yâ rasûlallah? Kàle: Neam. Kàlû: Ve keyfe na’rifü evlâdenâ min evlâdihim? Kàle: Bikılletil-hayâi ve kılletir-rahmeh.) Sadaka rasûlüllàh, fî mâ kàl, ev kemâ kàl.

Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:

(Ye’tî alen-nâsi zemânün) İnsanların üzerine bir zaman gelir ki, ileride, ahir zamanda öyle bir devir gelecek ki, (yüşârikühümüş-şeyâtînü fî evlâdihim) evlatlarında şeytanlar insanlarla ortaklaşacaklar. İnsanların evlâtlarının bazıları şeytan evlâdı olacak.

Biliyorsunuz, meselâ sofra kuruldu. Sofrada yemeğe başladı bir kimse, besmele çekmeden yedi. O zaman yemek yemesi besmelesiz olduğu için, şeytan da onun tabağından yiyor. Su içti besmelesiz; onunla beraber su içiyor. Yâni yemesine, içmesine ortak oluyor.

Yemeğine ortak olduğu gibi, evlâtlarına da ortak olabiliyor. Başka hadis-i şeriflerden de biliyoruz. Bir zaman gelecek ki, şeytanlar insanların evlâtlarına ortak olacaklar. Yâni anne babası ile ortak olacak.

Bunu söyleyince, dinleyenler hayret ettiler. (Kìle: E ve kâinün zâlike yâ rasûlallah?) Denildi ki: “Bu olacak mı yâ Rasûlallah?..” (Kàle: Neam.) “Evet, olacak.” buyurdu Peygamber Efendimiz

(Kàlû) O zaman sordular: (Ve keyfe na’rifü evlâdenâ min evlâdihim?) “O zamanki müslümanlar olarak bizler, böyle bir durum olmuşsa, kendi evlâtlarımızı şeytanların evlatlarından nasıl ayıracağız?.. Ortada çocuk var ama, ‘Benden mi oldu, şeytandan mı oldu bu evlât?’ diye bahis konusu olunca, şeytanın evlâdını, oğlunu, kızını kendi evlâdımızdan nasıl ayırt edebiliriz?.. Alâmeti nedir?” diye sormuşlar.

(Kàle) Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz: (Bikılletil-hayâi ve kılletir-rahmeti) “Utanmasının azlığından ve merhametinin, acımasının azlığından…”

Demek ki, şeytanın çocukları hayâsız oluyor; utanması, arlanması yok, ar damarı çatlamış oluyor ve merhametsiz oluyor, acıması olmuyor. Kırıyor, döküyor, vuruyor, öldürüyor, bağırtıyor, can yakıyor, can alıyor, işkence ediyor… Arsız, yüzsüz, edepsiz, hiç bir şeyden utanması yok… Yüzü Fransız köselesi gibi derler, yâni yüzü kızarmıyor. “O hayasızlığından ve merhametsizliğinden, şeytanın çocuğu olduğu anlaşılır.” buyuruyor.

Bu sohbet M.Esad Coşan Efendiden alıntı.Şimdi size Allah için soruyorum.Bu hadis şu zamana uygunmu değilmi?

Read More

Hadis Alimi Detaylı

 

Hadis Alimi Kime Denir

Hadis âlimleri, çok yüksek insanlardır. Ravileri ile beraber, yüz bin hadis-i şerifi ezbere bilene hafız denir.
Kur’an-ı kerimi ezberleyene hafız denmez kâri denir.
Bugün, hadis-i şerifleri ezbere bilen bulunmadığı için, kâri’ yerine, yanlış olarak hafız deniliyor.
İki yüz bin hadis-i şerifi ezbere bilene şeyh-ul-hadis denir.
Üç yüz bin ezberleyene, huccet-ül-islam denir.
Üç yüz binden daha çok hadis-i şerifi, ravileri ile, senetleri ile birlikte ezberleyene hadis imamı ve hadis müctehidi denir. Bugün böyle bir İslam âlimi dünyada yoktur.

Doğru oldukları, bütün İslam âlimleri tarafından tasdik edilmiş olan hadis kitaplarından altı tanesi, bütün dünyada şöhret bulmuştur. Bu altı kitaba Kütüb-i Sitte denir. Kütüb-i Sitte’yi yazan altı büyük âlim şunlardır:
1- İmam-ı Buhari: İsmi, Muhammed bin İsmail’dir. Hadis kitaplarında kısaca “H” harfi ile gösterilir.

Her hadisi yazacağı zaman gusül abdesti alıp, iki rekat namaz kılar, istihare ederdi. Buhari-yi Şerifi 16 senede yazmıştır. Yüzlerce şerhi yapılmıştır. Bunlardan imam-ı Kastalâni’nin, Ayni’nin ve İbni Hacer’in şerhleri meşhurdur.

2- İmam-ı Müslim: Kısaca “M” harfi ile gösterilir. Câmi’üs-Sahih ismindeki kitabının birçok şerhleri bulunup en meşhuru imam-ı Nevevi’nin şerhidir. 3- İmam-ı Malik bin Enes: “Mâ” harfi ile gösterilir. Muvatta ismindeki kitabı, ilk yazılan hadis kitabıdır. Bazı âlimler Kütüb-i Sitte’yi sayarken, Muvatta yerine, İbni Mace’nin Sünen kitabını söylemişlerdir. Kısaca “MC” harfleri ile gösterilir.

4- İmam-ı Tirmizi: İmam-ı Muhammed bin İsa’dır. “T” ile gösterilir. Câmi’üs-Sahih ismindeki hadis kitabı çok kıymetlidir. Mearif-üs-Sünen adındaki şerhi en kıymetli şerhdir.

5- İmam-ı Ebu Davud: “D” harfi ile gösterilir. Sünen ismindeki kitabının birçok şerhi vardır.

6- İmam-ı Nesai: Adı, Ebu Abdurrahman Ahmed bin Ali’dir. “S” harfi ile gösterilir.

Sünen-i Sagir Kütüb-i sittedendir.
İbni Esir, kütüb-i sittedeki tekrarları çıkararak hepsini Câmi-ül-Usûl adı altında tek bir eserde toplamıştır. Meşhur ve çok kıymetli hadis kitaplarından, imam-ı Ahmed bin Hanbel’in Müsned’i “H” ve Ebu Yâ’lâ ve Abdullah Darimi’nin Müsned’i “DR”, Ahmed Bezzar’ın Müsned’i “Z” harfi ile gösterilir. Bu kitaplara Mesânid denir.

Ayrıca imam-ı Suyuti’nin Câmi-us-Sagir ve Kebir’i, Beyheki’nin Müsned’i ve Delâil’i, Hakim’in Müstedrek’i, Taberani’nin Mu’cem-ul-Kebir, Sagir ve Evsat’ları, Heysemi’nin Mecma-uz-Zevâid’i meşhurdur. Usûl-i hadis ilmini bildiren imam-ı Nevevi’nin Takrib’i ve bunun Suyuti tarafından yapılan Tedrib-ur-Râvi Şerhi çok meşhurdur. Günümüzde hadis kitaplarının yeni yeni fihristleri yapılmaktadır…[1]

Hadis rivayet eden kimse; Hadis ilmiyle uğraşan ilim adamı; Hz. Peygamber (s.a.s)’den rivayet edilen her şeyin senetlerini; Peygamberimizden sonra bu bilginin kendisine nasıl ulaştığını, senedindeki ravilerin güvenilir olup olmadıklarını bilen kimse. Tahdis (rivayet etmek)ten ism-i fail olan muhaddis, ravi ile eşanlamlıdır. Ancak usul-u hadiste Muhaddis “ravi” kelimesine oranla daha özel bir anlam taşır. Buna göre her muhaddis ravidir fakat her ravi muhaddis değildir.

Muhaddisi raviden ayıran fark, onun, rivayet ve dirayet yönünden mahir, sahih olan hadisi sakiminden ayırdedebilecek bir melekeye sahip, hadise müteallik bütün ilimleri ve hadisçilerin ıstılahlarına vakıf hadis ravilerinden mü’telif ve muhtelif, müttefik ve müfterik olanları ve hadislerdeki garib lafızları iyi bilen bir kimse olmasıdır. Bu bilgilere sahip olan bir hadisci muhaddis ismine lâyık olur.

Muhaddis lâfzının, hadis ilminde hangi dereceye ulaşmış olana alem olacağı konusunda değişik görüşler vardır. Çünkü hadisle uğraşanlara, durumlarına göre çeşitli isimler verilmiştir. Cemalüddin el-Kasımi bu konuda şunları nakleder:

“Kitablarda hadisle meşgul olan kimselere, “müsnid”, “muhaddis” ve “hâfız” lâkablarının verildiği görülür. Hadisçilerin ıstılahlarına vâkıp olmayan kimseler, onların birbirine müradif olduklarını, mutlak olarak bunları herkese söylemenin caiz olacağını zannederler. Halbuki gerçek böyle değildir. Çünkü “müsnid”, ister hadise ait bilgileri bilsin veya bilmesin, ister bilgisi sadece hadis rivayet etmekten ibaret olsun, isnâdı ile hadisi rivayet eden kimseye denir. “Muhaddis” ise müsnidden daha yüksek derecededir. Muhaddisin senedleri, illetleri, nicâlin isimlerini bilmesi, çok metin ezberlemesi, Kütüb-ü Sitteyi, Müsnedleri, Mu’cemleri ve hadise ait cüzleri dinlemesi şarttır. Selefe göre “hafız”, “muhaddis”le (eşanlamlı)dır.

Ayrıca muhaddis, ri’vayet ve dirâyet yönlerinden hadisle uğraşan, hadisin ravilerini ve bunlar arasındaki farkı bilen, kendi asrındaki ravilerin ve rivayet edilen şeylerin çoğundan haberden olan, bu konularda payının bulunduğu bilinen, hadisi iyi bilmesiyle meşhur olarak temayüz eden kimsedir. Eğer bu konuda, her tabakadan bildikleri bilmediklerinden daha fazla olacak şekilde, tabaka tabaka şeyhlerini bilecek kadar geniş bilgiye sahip olursa buna “hafız” denir. Mütekaddi’mun’dan bazıları: “Biz, yirmi bin hadisi imlâ suretiyle yazmamış olan kimseyi hadisçi saymazdık” şeklinde aktarılan sözleri kendi dönemlerindeki muhaddis tarifini yansıtmaktadır.

İmam Ebû Şâme de şöyle der: “Hadis ilimleri üç kısımdır: Birincisi ve en şereflisi; hadis metinlerini ezberlemek, garib lâfızlarını, fıkıha ait hükümlerini bilmektir.

İkincisi; senedlerini ezberlemek, ricâlini tanımak, sahihini sakiminden ayırt etmektir.

Üçüncüsü; hadisleri toplamak, yazmak, rivayet yollarını ve senedlerini bir araya getirmek ve bu konularda derinleşmeye çalışmaktır.”

Hâfız İbni Hacer ise şöyle der: “Bu üç esası kendisinde toplayan kimse fakih ve kâmil bir muhaddistir. Bunlardan sadece ikisini bilen kimsenin derecesi daha aşağıdır.” Tedribü’r-Ravi isimli eserde de bu şekilde ifade edilmiştir (Cemalüd-Din el-Kosımî, Kovaidü’t-Tahdis, s. 76-77-1961 (1380).

Ulemanın “muhaddis” tarifinde değişiklikler olmasına rağmen hepsinde de muhaddise verilen derece yüksektir. Bunlara göre muhaddis, senedleri ezberlemekle beraber, senedlerdeki ricâlin ne dereceye kadar adaletli veya mecrûh (kusurlu) olduklarını da bilen kimsedir. Muhaddisler arasında yüksek rütbeye sahip olana “hâfız”, en yüksek dereceye sahip olana “huccet”, en üstün mertebeye ulaşana da “Hâkim”

Meşhur görüşe göre, kendisine “Şeyh” ve “imam” da denilen muhaddis, hadis ilminde üstad-ı kâmil mertebesini bulan zattır. Muhaddis, yüz bin hadisi metinleriyle senedleriyle ezberlemiş olur ve senedlerdeki ricâli tercemeleriyle, cerh ve tadil noktasından halleriyle tanırsa “Hâfız” adını alır. “Hüccet” üçyüz bin hadisi böylece bilen muhaddisin ünvanıdır. “Hâkim” ise bütün sünneti kuşatmış olan İmama denir.

İmam Cezerî’nin tarîfine bakılırsa “Muhaddis” ünvanı genel olup şartları içerisinde rivayet etmek üzere erbabından, yine şartları içerisinde hadis alıp (ahz), taşıyan (tahammül) her zata verilebilir.

Zeynü’d-Din Irakî de; hadisleri kendi eliyle yazmış, erbabından dinlemiş, taliblere dinletmiş, hadis toplamak için diyar diyar dolaşmış, bine yakın Müsned, İlel ve Tarih kitablarının asıllarını elde etmiş, asıldan istinsah (kopya) edilmiş (feri) kitaplar üzerine talik (not)lar yazmış kimseye “muhaddis” denilebileceğini, söyler (Tecrid-i Sarih Tercümesi, I, 8-9).[2] Read More

Tevbekar Genç Günahkar Yaşlı

Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz:
R.E. 383/9 (Mâ min şey’in ehabbü ilallàhi azze ve celle min şâbbin tâibin ve mâ min şey’in ebgadu ilallàhi min şeyhin mukîmin alâ meâsîhi, ve mâ fil-hasenâti hasenetün ehabbü ilallâhi min hasenetin tu’melü fî leyleti cumuatin ev yevmi cumuatin, ve mâ minez-zunûbi ebgadu ilallàhi min zenbin yu’melü fî leyletil-cumaati ev yevmil-cumuah.) Burada elif-lâmlı geldi, öncekilerde elif-lâmsız geldi.

Efendimiz SAS bu hadis-i şerifinde buyuruyor ki:

(Mâ min şey’in ehabbu ilallâhi azze ve celle) “Pek aziz ve pek celil olan Allah-u Teàlâ Hazretleri’ne daha sevimli hiçbir şey yoktur…” Kimden? (Min şâbbin tâibin) “Tevbekâr, tevbe etmiş, doğru yolda yürüyen bir genç çocuktan, bir delikanlıdan daha sevimlisi yoktur.”

Ve devam ediyor: (Ve mâ min şey’in ebgadu ilallàhi) Ve Allah’ın en çok kızdığı, daha başka, daha çok kızdığı bir şey yoktur; (min şeyhin mukîmin alâ meàsîhi) yaşına rağmen Allah’a isyanda devam eden, ısrar eden, yapmayı sürdüren yaşlı kimseden, Allah’ın daha çok kızdığı kimse yoktur.”

Hadis’in öbür taraflarını açıklamadan önce bunu açıklayalım. Birinci cümlede tevbekâr gencin Allah’ın en sevgili kulu olduğu belirtiliyor, ondan daha sevgilisi yoktur diye bildiriliyor. İkinci cümlede de günahta ısrar eden ihtiyarın da, Allah’ın en çok kızdığı kimse olduğu bildiriliyor.

Şâbbün; delikanlı, erkek çocuk demek ama; hanım kız için de, yeni yetişme kız için de hüküm aynen öyledir.

İkinci cümledeki şeyh; Arapçada saçı başı ağarmış, yaşlı kimse demek. Saçı başı ağardığı halde hâlâ günahlarda ısrar ediyor, tevbe etmemiş, Hak yoluna dönmemiş, Cenâb-ı Hakk’ın rızası istikametine yönelmemiş, hâlâ günahları yapan demek.

Demek ki, gençlerimiz günahlardan uzak durursa, hatta günah işlemişse bile tevbe eder de “Yâ Rabbi bundan sonra yapmayacağım, senin iyi kulun olacağım!” derse; Allah’ın en sevgili kulları arasına giriyor, en sevdiği kişi oluyor. Ondan daha sevdiği yok. Neden?.. Çünkü o delikanlının, o gencin arzuları kuvvetli, cibiliyeti, yaratılışı, tabiatı iktizası delikanlılık çağı; bir cevherli çağ, heyecanlı çağ… Daha hayat tecrübesi az, duyguları da çok kuvvetli… O zaman o delikanlı kendisini tutarsa, kendisini günahlardan alıkoyarsa; veyahut bir ayağı kaydı, yanıldı, şeytana uydu da günah işlediyse bile tevbe ederse; ki burada tâib deniliyor, tevbe eden. Cenàb-ı Hakk’ın yoluna dönerse “Yâ Rabbi ben bir kusur işledim, beni affet!” diye, Cenàb-ı Hakk’ın yoluna girerse, Allah’ın en sevdiği kimse oluyor.

Demek ki, gençler Cenâb-ı Hakk’ın yolunda yürümeye gayret etmeli! Hata etmişse bile, hemen tevbe edip Cenâb-ı Hakk’ın yoluna girmeli! Cenâb-ı Hakk’ın sevgisini kazanmak kolay değil. Allah indinde en sevgili insan olmak çok zor bir şey. Gençler kolayca o makamı yaklayabiliyorlar.

Onun için, umumiyetle bizim derslerimizi dinleyenler genç delikanlılardır, üniversite öğrencileridir. İstikbâlin çok büyük hizmet yapacak kimseleridir, genç kızlardır. Allah râzı olsun hepsinden… Hepsine çok büyük saygı duyuyorum, dualar ediyorum.

Demek ki onlar böyle tevbekâr olur, hatalardan, günahlardan uzak durur; delikanlılık çağında başkalarının yaptığı yaramaz işleri, yaramazlıkları, günahları, hataları yapmazlarsa, çok sevap kazanacaklar, Allah’ın sevgili kulu olacaklar. Evliyâsı olacaklar yâni. Çok güzel bir şey…

Tabii maalesef, ben kendim lisede okurken hatırlıyorum; sanki Divan edebiyâtında, Osmanlı edebiyâtında şarabı medheden, selvi boylu güzelleri medheden şiirlerden başka şiir yokmuş gibi, hep onları okuturlardı. Ben de kızardım, nefret ederdim. Sonra halk edebiyatından okuta okuta, ille böyle vaize, hocaya, dine çatan, vaizi kötüleyen şiirleri okuturlardı. Ona kızardım.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın aslında bunlara müdahale etmesi lâzım. Yâni, “Burada bizim mesleğimize, din adamları mesleğine karşı saygısızlık var. Bu metinler konulmasın!” diye, Milli Eğitim Bakanlığı’na Diyanet’in müracaat etmesi lâzım, benim görüşüme göre.

Çünkü orada vaizi kötülüyor. Vaiz cehennemi anlatmış… Tabii anlatacak, çünkü Peygamber Efendimiz bildiriyor, çünkü Kur’an-ı Kerim bidiriyor. “Günah işlerseniz, cehenneme gidersiniz!” diye îkaz bir vazife. Onunla alay ediyor. Veyahut, “İçki içmeyin!” demiş, “Karşı cinse karşı gayrı meşru ilişkilere girişmeyin!” demiş; onunla alay ediyor. Bu konuların çıkartılması lâzım!

Divan edebiyatında, eski edebiyatımızda, halk edebiyatımızda çok daha güzel, gençlere güzel yönler gösterecek, ufuklar açacak nice güzel parçalar bulunabilir. Ama maalesef, Milli Eğitim Bakanlığı da bunları ayıklamamış, bizlere okutturmuşlardı. Ben şahsen kendim o zaman üzülürdüm. Onları söyleyenleri sevmezdim, kızardım. Sanki dinle, camiyle, vaizle alay etmek hünermiş gibi öğretiliyor. Sanki şarap, içki içmek teşvik ediliyor. Sanki gayr-i meşrû arkadaşlar edinmek matahmış gibi anlatılıyor, öğretiliyor gibi oluyor, edebiyat dersinin içinde.

Halbuki usta eğitimciler, ustaca bu konuları çıkatrıp, güzel konuları, gençlere yüksek ülküler aşılayacak parçaları seçmeleri ve öğretmeleri lâzım! Meselâ, bu hadis-i şerif öyle güzel bir şey. Yâni bir gencin tevbe etmesine, tevbe ettiği zaman kazanacağı güzel mükâfatlara dair bir konu. Bunları anlatmak lâzım ki, çocuğun ayağı kaymasın, annesine, babasına isyan etmesin, okuldan kaçmasın, yaramazlık yapmasın, tenbellik yapmasın… Terbiyeli bir aile çocuğu olarak yetişsin. Ondan sonra, namusuna leke düşürmesin.

Meselâ, Türkiye’deki bazı kardeşlerimiz öğünürler. Bazı zümrelerin mensubları, “Biz eline, beline, diline sağlam insanlarız!” diye söylerler. Onlar da öyle söylüyor, biz de öyle söylüyoruz, başkaları da öyle söylüyor; din, akıl, mantık da öyle söylüyor. İyi bir vatandaş olmak için de, öyle olmak lâzım! Binâen aleyh, onların teşvik edilmesi lâzım!

Yanlış teşviklerin de, sessizce veya seslice, yanlıştır bunlar diye çıkartılması gerekir. Yâni edebiyat dersleri meyhane kokmamalı, içki kokmamalı, gayrı meşrû ilişkilerin teşviki olmamalı! Tabiî çizgi içerisinde, edeb ve ahlâk dairesinde olmalı her şey…

Tabii, gencin arzuları çok kuvvetlidir. Başında kavak yelleri eser. Böyle radyoda, televizyonda, gazetede müstehcen, porno yayınlar vs. ile teşvikkâr da olunursa, o ortamda tamamen bozulur. Ailesi çok üzülür. Topluma zararlı olur, başarılı olamaz, iyi bir iş tutamaz. Anasının, babasının parasını yer. Arabayı çarpar, araba yarışı yapar, birbirleriyle tokuşturur… Bunları hep gazetelerden okuyorsunuz.

Onun tevbekâr olması çok önemli! Siz siz olun tevbekâr delikanlılar, genç kızlar, hanımlar, genç beyler, –buranın tâbiriyle– centilmen beyler, kibar kişiler olun! Allah’ın sevgili kulu olmayı da kazanın!..

Bir de yaşlanmış, saçı sakalı ağarmış adam, herif hâlâ günahta ısrar ediyor. Bu da çok çirkin bir şey! Neden?.. Çünkü zaten bu yaş yaşamış, eğriyi doğruyu öğrenmiş; zaten duyguları, esintili çalkantılı zamanları geçmiş, durulmuş, sakinleşmiş. Bunun hâlâ günahta ısrar etmesi, gençlere kötü örnek olması ve kendisini de toparlayamaması, toplum için büyük zarar, son derece kötü bir şey… Onun için Allah ona da çok kızıyor. Günahta ısrar edip devam eden saçı başı ağarmış adam. Allah’ın en kızdığı kimse de odur..

Bunu da herkesin gözü önünde bulundurması lâzım! Kendi kendine demesi lâzım ki günah işleyen kişilerin:

“–Yaşın şu hâle geldi, emekliliğin yaklaştı, saçın başın ağardı. Çocukların evlendi, torunlara kavuştun, karıştın. Hâlâ bu gidiş nereye? Nereye doğru gidiyorsun, nedir bu senin hâlin?..” diye kendi kendisine, ciddî ciddî sorması lâzım!

Aklını başına devşirmesini, kendisinin önce kendisine telkin etmesi lâzım, söylemesi lâzım!.. “Vazgeç bu yoldan, ne zaman uslanacaksın ey deli gönül? Doğru yola gel, Cenâb-ı Hakk’ın kızdığı kul olmaktan yakayı paçayı kurtar! Allahın sevdiği kul olmak varken, en kızdığı insan durumunda olup da, huzuruna böyle bir halde gitmek ne kadar yanlış!” diye, böyle işleri yapanların kendi kendisine söylemesi lâzım!

Allah RAzı olsun Esat Efendiden…

Read More

Mevlana İle Nasreddin Hoca

 

Mevlana ile Nasreddin Hoca arasında fark var mı?
Yazının başlığını garip veya ilginç bulanlarınız olabilir. Mevlana’nın ve Nasreddin Hoca’nın tarihi şahsiyetlerini merak edenler tarihçilerin yazdığı kitapları okusunlar. Benim dikkatinizi çekmek istediğim konu başka. Beni meselenin hakikat yönü ilgilendiriyor. Lafı daha fazla uzatmadan iki küçük örnek vererek meramımı ifade etmeye çalışacağım.
Mevlana, Mesnevi’nin beşinci cildinin 1089. beytinden itibaren adalet ile zulüm arasındaki farkı bizlere şöyle anlatır:
1089-1096 Adalet nedir? Ağaçlara su vermek. Zulüm nedir? Dikeni sulamak. Adalet bir nimeti yerine koymaktır, her su çeken tohumu sulamak değil. Zulüm nedir? Bir şeyi yerinde kullanmamak, yeri olmayan yere koymak. Bu da ancak belaya kaynak olur. Tanrı nimetini cana, akla ver, iç ağrısına uğramış, düğümlerle, sıkıntılarla dopdolu olmuş tabiata değil. Dünya gamının savaşını bedenine yükle. O can çekişmeyi gönlüne, canına az tattır. Yük dengini İsa’nın başına koymuş da; tekme atan, yuvarlanıp kalgıyan eşeği çayıra salıveriyor. Sürmeyi kulağa çekmezler. Gönül işini bedenden istemek şart değildir. Gönülsen yürü, nazlan, horluk çekme. Bedensen şeker yeme, zehir tat! Zehir bedene faydalıdır, şeker zararlı. Bedenin yardım görmemesi daha iyidir. Cehennem odunu bedendir, onu azalt, bir odun daha biterse hemen kes!
Nasreddin Hoca ise aynı konuyu şu şekilde ifade eder.
Hoca bir gün vaaz ederken “Ey Müslümanlar Hak Teâlâ’ya şükredin ki deveye kanat vermemiş. Eğer vermiş olsaydı evlerinize yahut bahçelerinize konarak başlarınıza yıkardı” demiş.
Fıkra bu kadar. Hoca’nın fıkralarını tasavvufi açıdan yorumlayan Mevlana’nın torunlarından Seyyid Burhaneddin Çelebi ise konuyu şöyle izah eder:
Allah’ın büyüklüğünü müşahede edin. Her kuluna mal ve mevki vermediğine şükredin. Deveye kanat verir gibi kabiliyetsize de mal ve mevki verseydi sığınacağımız yer olan ülkeyi başımıza yıkarlardı. (Türkmen 1999: 45)
Burada deve, ehliyeti ve liyakatı olmadığı halde bir mevki veya rütbeye nail olan kimseye, evler de idare edilen topluma, evin çökmesi de toplumun idaresinin bozulmasına benzetilmiş. Deveye kanat takmak, dikene su vermek ile bir tutuluyor. Develere kanat takmak ise zulüm etmek, yani, dikene su vermek gibi bir şey. İkisi de bir temsili hikaye anlatım tarzı. Sadece seçilen örnekler farklı. Ama anlatılmak istenen hakikat aynı.
Hakikat ve hikmet böyledir zaten. Yalın bir şekilde insanlara anlatıldığında bir çok insan için idraki müşkül olur. Onun için büyükler söylecekleri hikmetli sözleri elbiselere büründürürler. Bu elbise Mevlana’da şiir olur, Nasreddin Hoca’da ise fıkra. Hakikat ve öz ise aynı, değişen bir şey yok.
Bir de ehl-i hakikatin kendi elbiseleri olur. Ehl-i hakikat arasında na-mahrem olmadığı için herkes birdir, elbiseye gerek yoktur. Nadanlar için ise namahrem olurlar. Bu yüzden elbise giymek zorunda kalırlar. Elbiseler de, nasıl yöreye, iklime göre farklı ise meşrebe, fıtrata göre de farklı olur. Hakikat birinde Mevlana elbisesine bütünmüş, diğerinde de Nasreddin. Yunus Emre de zaten aynı şeyi söylemez mi?
Ete kemiğe büründüm
Yunus diye göründüm
Şimdi başlıktaki sorumuza geri dönelim. Mevlana ile Nasreddin Hoca arasında fark vardır diyenler de haklıdır, fark yoktur diyenler de. Eh, siz de bana sorabilirsiniz. Hem onlar hem bunlar aynı anda nasıl haklı olur diye. Cevabımı söylememe gerek var mı? Siz de haklısınız..

 
İSMAİL GÜLEÇ (Allah razı olsun)

 

Read More

Samimi Dosluk İçin

Rasûlullah (s.a.v.) hazretleri Amr bin Âs’ı Zatü’s-selâsil nâm gazâya ordunun emiri olarak göndermişti. Amr bin Âs der ki:

Gazay-i mezkûrden avdetimizde ben Rasûlullah (s.a.v.) hazretlerinin huzûruna varıp:

– “Ya Rasûlallah! Bütün nâs içinde en ziyade kimi seversiniz!”dedim. Buna cevâben Rasûlullah (s.a.v.) hazretleri:

– “Âişe’yi severim” dedi.

Tekrar ben:

-Ya Rasûlallah! Erkeklerden en çok sevdiğiniz kimdir, dedim. Rasûlullah (s.a.v.) hazretleri:

– “Onun pederidir” buyurdu. Yani Hz. Âişe’nin pederi Ebû Bekir’i severim demek istedi. Tekrar ben:

-Ebû Bekir’den sonra kimi seversin, dedim.

– “Ömer ibni Hattab’ı” buyurdular.

Böyle bir kaç kişiyi daha saydı sonra ben de sükût ettim. Yani Amr bin Âs kendisi o seferde Ebû Bekir ve Ömer hazerâtı da içinde bulunan askerler üzerine emir ta’yîn olduğundan nâs içinde Rasûlullah (s.a.v.) hazretlerinin en sevdiği kendisi olduğunu zannetmiş idi. Halbuki öyle değil imiş.

İbn-i Ömer (r.a.) der ki:

Rasûlullah (s.a.v.) hazretleri: “Kim kibir ve azametinden dolayı esvabını yerlere sürüklerse Allah Teâlâ hazretleri yevm-i kıyamette o kimseye nazar-ı rahmetle bakmaz”, buyurdu.

Sonra Ebû Bekir (r.a.):

– Ya Rasûlallah! Benim esvabımın bir tarafını ben dikkat etmeyip de toplamasam yerlere sürünüp düşüyor, nasıl edeyim, dedi.

Rasûlullah (s.a.v.) hazretleri Ebû Bekir’e cevâben:

– “Sen onu kibir ve azametinden ve huyelâdan yapmıyorsun” buyurdu.

Sen öyle mütekebbirînden değilsin. Bu kelâmın sana şumûlü yok, demek istedi.

Hz. Ebû Bekir (r.a) fıtraten halîm, selim, son derece refîk ve şefîk idi. Bununla beraber vazife ve mes’ûliyet işlerinde zerre kadar müsamaha göstermezdi. Onun rıfk ve mülâyemeti, şahsî muâmelâtına ait idi. Din ve millet işlerinde en küçük bir tereddüdü, en basit müsamaha ile göz yumduğu görülmezdi. Ve fakat kusurlarını i’zâm etmez onlara kusurları derecesinde muamele gösterirdi.

Mücrimleri takip ve te’dip hususunda zerre kadar ihmal göstermemekle beraber siyasî mücrimleri icâbına göre muamele ve afvederdi.

Ehl-i zimmetin hukukunu, emniyet ve masûniyetini gözetirdi. Gayr-i müslimlerin hiç mâbed ve kilisesini yıktırmazdı. Ve onları çanlarını çalmaktan, âyinlerini yapmaktan men etmezdi.

Hz. Ebû Bekir (r.a.) Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) hazretlerinin en sevgili dostu esrâr-ı nübüvvetin en samîmî mahremi idi. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz hep yaptığı işleri Ebû Bekir Sıddîk ile birlikte yapardı.

Rasûlullah (s.a.v.) hazretlerinin Ebû Bekir (r.a.)’e muhabbeti başka bir neş’e ile tecelli ediyordu.

İrtihal buyuracağı sırada Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şu sözleri buyurmuştu:

– “Dostluğu, yardımı itibariyle kendisine en çok minnettâr olduğum arkadaşım Ebû Bekir’dir. Rabbimden başka bir halîl ittihaz edecek olsam yine Ebû Bekir’i ittihaz ederdim. Onunla benim aramda İslâmiyet kardeşliği ve meveddeti vardır. Mescidin bütün kapıları kapansın, yalnız Ebû Bekir’in kapısı açık kalsın.”

M.Sami Ramazanoğlu (k.s) Allah razı olsun.

Read More

Kabir Sualleri

Kabir sualleri

Abdullah bin Mes’ud ki, Sahabe-i kiramdan,

Şöyle sual eyledi bir gün Resulullahtan:

Dedi: (Ya Resulallah, ölü kabre girince,

Ne ile karşılaşır her şeyden daha önce?)

Resul şöyle buyurdu bu sualine onun:

(Bana, bunu ilk defa sual eden sen oldun.

Dinle ya İbni Mes’ud, ölü kabre girince,

Vazifeli bir melek yanına gelir önce.

Onun adı Ruman’dır, eder ki şöyle avaz:

(Ey Abdellah, dünyada ne yaptıysan şimdi yaz!)

O der ki: (Yoktur benim ne kağıt, ne kalemim.

Mürekkebim bile yok, nasıl yazabilirim?)

Melek der ki: (Bu sözün, değildir hiç muteber.

Amellerini yazman elbette icab eder.

Kefenin kağıdındır, tükrüğün mürekkebin.

Parmakların kalemdir, yaz, ne ise amelin.)

Kefeninden bir parça koparıp ona verir.

O da, amellerini oraya yazıverir.

O kefen parçasını, alır sonra o melek,

O mevtanın boynuna asıverir dürerek.

Sonra da gayet korkunç iki melek gelirler.

Bir insan suretinde mevtaya görünürler.

Yüzleri siyah olup, yere değer saçları.

Ve gök gürlemesine, benzer konuşmaları.

Münker-Nekir denir ki, bu gelen meleklere,

Bunlar, kabir suali sorarlar ölenlere.

Ona da sorarlar ki: (Rabbin kim, dinin nedir?

Ve kimdir Peygamberin, kıblen dahi neredir?)

Saadetli kimseler, derler ki: (Rabbim Allah.

Peygamberim, hazret-i Muhammed Resulullah.

Dinim din-i islamdır, Kur’andır hem imamım.

Kıblem Kâbetullah’tır, müslümanlar ihvanım.)

Melekler tasdik edip onun dediklerini,

Derler ki: (Halas ettin elimizden kendini.)

Kabrini, yetmiş arşın büyütüp o kimsenin,

Cennetten, iki kapı açarlar onun için.

Sonra güzel kokular, nadide fesleğenler,

Getirip, mezarını güzel tezyin ederler.

Cennetin kokuları, açılan kapılardan,

Meyyitin üzerine yayılır hiç durmadan.

Hayatında yaptığı amelleri de yine,

Sevdiği bir dostunun girerek suretine,

Çok neşeli olarak, yanına geliverir.

Güzel şeyler söyleyip, onu hep eğlendirir.

Kabri nur ile dolar, onun bu gelişinde.

Ta kıyamete kadar olur neşe içinde.

Asırlar geçse bile, ona, çok kısa gelir.

Ve kıyamet kopması, ona çok sevgilidir.)

Read More

Öp Beni Anlımdan , Öp Beni Seccadem…!

Seccadem… Sevdalı gönlünü, tertemiz endamınca açarken ve tevazu kanatlarını sererken sere serpe, beni de bas bağrına, beraber kurban olalım Sevgilinin uğruna…

Yaradan’la buluşma anlarımda, buseler konduruyorsun anlıma. Şairin dediği gibi; “öp beni anlımdan, öp beni seccadem…” Dudakların dokunsun kalbime, ellerim değsin avuçlarına, benim vefalı yârim seccadem…

Gözpınarlarım sana aşina, gözlerim sana tutsak, gönlüm Hak katında, birkaç damla gözyaşım düşerken avuçlarına, rengarenk desenlerinin arasında kayboluyor ıslak duygularım, sırılsıklam hicranım…

Canım seccadem…

Burağımsın, mîracımın her vaktinde, anne kucağı gibi sararken yumuşacık tebessümün bütün azalarımı, seninle hakka varışın, Hakkın huzuruna duruşun, dupduru rahmetin ve huzurun yoğunluğunu yaşarken, senin şefkatli kucağına ve kollarına, hüzünlerimi ve kaygılarımı bırakıyorum. Seninle beraber olmak ne güzel, ne ulvi, seninle dostla buluşma ve kaybolma anlarımız…

Kucakla beni seccadem! Sarmala beni!.. Al götür nisbet kokulu ve gül rengi yarınlara!..

Ötelerden bir pencere aç seccadem!… Üfür buhurunu, tütsüler gönder canıma.

O rengarenk desenlerini anlıma işlerken, gönül gergefime doku ipliklerini, dokundur ruhuma yumuşacık tenini.

Seccadem; sen sadık bir dostsun biliyorum, seni ve sende namaz kılmayı çok seviyorum.

Bana şahadetlik eder misin mahşerde? … Bazen öylece kalakaldığım, rabbimle baş başa secde anlarımda, günahlarım için af dilerken, ne olur şahidim olur musun o zor günde…

Beni yalnız bırakma, bu köhne zamanlarda! Çok muzdaripim, yaralıyım… Çağır her dem yanına!.. Dostum, namazlığım, seccadem…….

 

Read More