Tasavvuf İlminin Fazileti

Tasavvuf İlminin Fazileti

Ulema, ümmetin yol göstericisi, delili, dinin direğidir.

Süfyan b. Uyeyne; “İnsanların en cahili, bildiği halde yapmayan ve en faziletlisi ise Allah’tan en çok korkandır.”

İlmi ile amil olmayan alimin, ilmi bereketiyle amele dönmesi umulur. İlim hem farz hem de fazilettir. Kitap ve Sünnete istinat etmelidir.
Farz ilim, ihlâs ilmidir. Tehlikeli davranışları incelikleriyle bilmektir. Vakit ilmidir. Helali bilmeye yarayan ilimdir. Alış-veriş, nikah ve talak ilmidir. Cahili olduğu ilmi elde etme ilmidir. İlm-i tevhidi öğrenmek, yerine getirilmesi farz olan şeyleri; amel etmeyi bilecek kadar öğrenmek, emir ve nehiy ilmini öğrenmek farz olan ilimdir denilmiştir.

Ebu Ali el Cüzcani: Allah’tan istikamet üzere olmayı isteyenlerden ol, keramet sahibi olmayı isteyenlerden değil.

Kırık kalpli ve amelinden ötürü kendini sorumlu tutmak, nefsini itham etmek, keramet ve keşiften üstün tutulmalıdır.

Yakin bir defa hasıl oldu mu, yeni harikuladeliklerle yakin artmaz. Bulunduğu makam istiğna makamı olduğundan, ilahi kudretin harikuladelikler vasıtasıyla bilinmesine ihtiyacı olmadığı gibi, bunda ilahi bir hikmet de yoktur.

Eğer kişi marifet yolunda ilerlerken keramet ve harikuladeliklere rastlarsa bu caiz ve güzeldir, rastlamazsa bu mühim olmadığı gibi eksiklik de değildir.

Bütün ilimlerin tahsili esnasında dünya muhabbeti ve takvanın hakikatlerinden uzak kalmak tahsile mani olmaz, hatta bazen bu ilmi elde etmeye yardımcı olur. (çünkü ilimle uğraşmak çok zordur)

Ehl-i tasavvufun ilmi, dünya ile elde edilmez, heva ve hevesten kaçınmadıkça bu ilmin hakikatlerine ulaşılmaz. Takva medresesi dışında da öğrenilemez.

Sufiler, muhabbetin her çeşidine vakıftırlar. Muhabbet-i Zati’den, muhabbet-i sıfatın; kalbi muhabbetten, ruhi muhabbetin farkını bilirler.

Saf bir takva ve zühdde kemal, ilimde üstün olmakla elde edilir.

Kalp aynası cilalanmış kimse, Levh-i Mahfuz’dan bazı bilgilere sahip olabilir. Külli ilimleri ihata edenin, cüz’i ilimlere dönmeye onlarla uğraşmaya ihtiyacı yoktur.

Yaşanmayıp, çok ilim elde etme düşüncesi şeytanın bir aldatmacasıdır.

İlm-ül verase ilm-ül diraseden geçer. Hakka’l yakin derecesi ilimleri vicdanidir. Müşahede makamından üstündür.

Sahabe, yakin ilmini kendileri hallederken, fetva ilmini tabiine havale ediyordu. Mufassal bilgi, kalp temizliği, üstün seciye ve kabiliyetle elde edilir. Mücmel bilgi ilmin aslıdır.

Allah (cc) kuluna hayır murad etti mi onu taate muvaffak kılar.

Salih amel, salih amele götürür. Alim ve zahid sufi kendini kimseden üstün görmez. Tercih edildiğinde aleyhinde bir fitne olmasından korkar.

Read More

Allah’ı hatırlatan bazı özel zikirler

 

İnsana Allah’ı hatırlatan bazı özel zikirler

 

“Vela havle ve la kuvvete illa billah-il Aliyy-il Azim”
“Ya Hayyu, ya Kayyum, ya men la ilahe illa ent!”
“Hasbunellah ve ni’mel vekil”
“Lâ ilâhe illallah”
“Subhanallah”,
“Elhamdülillah”,
“Allah-u ekber”.
“Euzu emrî ilellah innallahe basirun bil ibad”
“La ilahe illallah-u subhaneke inni kuntu minez zalimin”,
“Ya Allah!”, “Ya Rabb!”, “Ya Rahman!”, “Ya Erhamur- rahimin!”, “Ya zelcelali vel ikram!”

Read More

Zikrin Faydaları

 

Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Kalpler ancak zikrullah ile mutmain olur.” (Ra’d; 28)
Zikir şeytanı kovar.
Allah-u Zülcelal zikreden kulundan razı olur.
Zikir kalbe huzur, sürur ve genişlik verir.
Zikir kalpten gam, kaygı, gussa ve kederleri giderir.
Kalbi ve yüzü nurlandırır.
Kalbi ve bedeni kuvvetlendirir.
Rızkı celbeder. Cenab-ı Hak esbabına halk ile kolaylıkla merzuk olur.
Zikir sahibine mahabbet, halavet, güzellik ve parlaklık verir.
Ruh-u İslâm olan zakire Allah-u Tealâ sevgisini ihsan eder. O muhabbet ki saadet ve necattır. Her şeyin bir sebebi vardır. ‘Muhabbet-i İlâhiye’ ye sebep de zikrullahın dil ve kalp ile devamıdır.
Zikir, murakabeyi, tefekkürü, düşünmeyi getirir tâ ki ihsan kapısından içeri sokar. İhsan ise en yüksek makamdır.
Zikrullah sebebiyle kalbinde büyük bir marifet-i ilâhiye kapısı açılır. Ve zikrini artırdıkça marifetullah da o nisbette artar.
Zikir, zakirin kalbinde Allah-u Zülcelal’in heybet, azâmet, celal ve tazimini artırır.
Zikir Allah’a tevbeyi iras eder. Bu ise Allah-u Zülcelal’e rücûdur. Kalbe tesir eder, sığınağı, ilticagahı ve kalbin kıblesi olur.
Zakir, zikri kadar Allah-u Zülcelal’e kurbiyet hasıl eder.
Zikir Allah-u Teala’nın kendisini (zikredeni) zikrine sebep olur. Zikrullah’da başka bir fayda olmasa da: “Allah-u Zülcelal’in kulunu zikretmesi nimeti ve şerefi o kul için kâfidir.”
Zikir kalbin hayatiyetini artırır. Zikir kalp için çok lazımdır ve kalp ona muhtaçtır. Balığın suya muhtaç olduğu gibi.
Zikrullah kalbe cila verir, paslarını giderir. Kalbin pası gaflet ve hevasına uymaktır. Cilâsıda tevbe, istiğfar ve zikrullahtır.
Zikrullah hata ve günahları siler. Çünkü ayet-i kerimede: “Şüphesiz ki güzel ameller kötülükleri giderir.” (Hud;; 114) buyrulmuştur.
Zikir kul ile Allah arasındaki korku ve haşyeti giderir ve Allah-u Zülcelal ile ünsiyet (yakınlık) sağlar.
Kul Allah’ı genişlik ve rahatlık zamanında zikreder de sonra ona bir darlık veya sıkıntı gelip Allah’a yalvarmaya başladığı zaman melekler ona yardmcı olurlar.
Zikir, kulu ilahî azaptan kurtaracak yegâne bir ibadettir.
Zikir, sekîne, vakar ve rahmeti ilâhinin kendisini kuşatmasına, meleklerin de kendisini ziyaret ve tavaf etmelerine sebep olur.
Zikir dilin, gıybet, nemime, yalan, fuhuş ve faydasız sözlerden korunmasına sebep olur.
Zikir meclisleri meleklerin de bulunduğu meclislerdir. Gaflet içinde boş ve faydasız sözlere sahne olan meclisler ise şeytanların meclisleridir. Kişi hangisini seçerse ahirette onlarla beraber haşrolur.
Zâkir zikriyle said olur ve onlarla oturanlar da said olurlar. Gaflet ve günah meclislerinde oturursa şâki olur.
Zakirler kıyamet gününde hasret ve nedametten emin olurlar.
Zâkir, zikrederken (bilhassa tenhada) ağlasa kıyamet gününde arşın gölgesinde olur.
Zikirle meşgul olana istemeden, isteyenlere verilenden daha âlası ve efdali verilir.
Zikir, ibadetlerin en kolayı ve efdalidir.
Cennetin ağaçları, yapılan zikir ve tesbihlerle vücuda gelir.
Zikreden kullara verilen atiyye (ikram) ve ihsanları başka amellerle elde etmek mümkün değildir.
Zikrullah insanı muhakkak Allah’a doğru seyr ettirir. İster sokakta ister yatakta, her zaman, her yerde, dilde ve gönülde Allah ve Allah’ın rızası olmalıdır.
Şu muhakkaktır ki, zikrullah her tarikatta ve tasavvuf ehlinin indinde bütün usul ve kaidelerin ve edeplerin başıdır. Velâyet alâmetidir. Her kime ki zikrullah kapısı açılır, hiç şüphe yoktur ki; ona Allah-u Teâlâ’nın huzuruna dahil olunacak bütün kapılar açılır. Öyleyse sen de temizlen de Rabb’inin huzuruna gir. Her istediğini orada bulursun. Rabb’ini bulan her şeyi bulur, Rabbini unutan her şeyden mahrum kalır.
Zikrullah muhakak bir ağaca benzer ki; ondan irfan ve haller yetişir.
Zikreden, zikrettiğine yakındır. Zakir Allah-u Zülcelal’i zikrettiği müddetçe O’nunla beraberdir.
Allah-u Zülcelal’in müttaki kullarından en çok ikrama layık olanlar, dilleri Allah-u Zülcelal’in zikri ile meşgul olanlardır.
Muhakkakki beşeriyetin gereği kalplerde kasvet, zulmet ve merhametsizlik gibi hastalıklar olur. Bu hastalıkların tedavisi ise ancak Zikrullah ile mümkündür.
Zikrullahta kalplere şifa vardır. Kalbin yegane ilacıdır. Gaflet ise kalbin hastalığıdır. Hasta kalplerin devası ve şifası zikrullahtır. Çünkü kalp, nur mahallidir; daima nur ister.
Muhakkak zikrullah, Allah-u Zülcelal’e olan dostluğun başı ve esasıdır, gaflet ise, Hakkın buğzunun sebebi ve esasıdır.
Muhakkak Allah-u Zülcelal kendini zikreden kulunu sevinç ve surura kavuşturmuş olduğu halde cennetine koyar.
Zikrullah, muhakkak kul ile cehennem arasında bir settir. Kul yapmış olduğu bazı kusurlardan dolayı cehennem yoluna konulsa bile, yapmış olduğu zikirler, hemen o yolları kapatır ve o zâkir kulun cehenneme girmesine mani olurlar.
Şeriatın emrettiği ne kadar ibadet varsa hepsi zikrullah’ın ikame ve icrası için emr olunmuştur. Namazın kılınması da zikrullahın ikamesi içindir.
Bazı haberlerde varid olmuştur ki, Cenab-ı Hak:
“Evliyalarım, ehibbalarım (sevgililerim), dostlarım benim zikrimle nimetlenirler. Yâni benim, zikrimden manevi gıdalarını alırlar ve benimle ünsiyet ederler. Çünkü ben, sizler için, dünya ve ahirette en güzel mürebbiniz, mâbudunuz ve maksudunuzum.”

Read More

Nimet Ve Mihnet..

Kâmus sahibi Allame Fîrûzâbadî, ”Basâiru zev’it-temyîz fi-letâfi’l- Kitabi’l-Azîz”

adlı eserinde (II,274) der ki:

Allah kulları için bazen faydalı şeyler seçer ki, şükretsinler,

bazen de zararlı şeyler seçer ki, sabretsinler.

Dolayısıyla nimette mihnette bir imtihandan ibarettir.

Mihnet (sıkıntılar) sabrı gerektirir. Nimet ise şükrü gerektirir.

Sabrın hukukunu gözetmek, şükrün hukukunu gözetmekten daha kolaydır.

O halde bu iki imtihan konusunun daha zor olanı nimetlerdir.

Bu yüzden Hz. Ömer (r.a) demiştir ki: Zorluklarla sınandık ve sabrettik, ama bolluklarla sınandık sabredemedik.

Hz. Ali (k.v) de demiştir ki: Dünyası bolluk içinde olupta bunun bir tuzak olduğunu anlamayan adamın aklından zoru vardır.

Allah (c.c) buyurur ki: ”Biz sizi şerle de hayırla da imtihan ediyoruz,

sonra dönüşünüz bizedir.”

Read More

Ben Dervişim Diyene

Derviş, Allah Teâlâ’ya yakın olma yolunda çabalayan, güzel ahlak sahibi bir mü’min olabilmek için maneviyat yoluna düşen insan demektir. Bu sebeple bir tasavvuf yoluna bağlanan kişilere derviş denir. Ancak dervişlik kolay bir iş değildir. Gerçek derviş olabilmek için bazı şartlar vardır. Tasavvufî eserlerin “Âdâbü’l-mürîdîn” yani dervişlerin uyması gereken kurallar hakkındaki bölümlerinde birçok madde sayılmıştır. Bu maddelerden bazıları o kitabın yazıldığı döneme ait gelenek ve edep anlayışını yansıtırken, diğer bazıları her zaman geçerli olan kurallardır. Dervişliğin bütün zaman ve mekanlar için geçerli olan değişmez şartları ve kurallarını şöyle özetlemek mümkündür:

Derviş, İslamiyet’in emir ve yasaklarına tam olarak bağlı olmalıdır.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri: “İnsanlar âhirette tasavvuftan değil, şeriattan sorguya çekileceklerdir”, buyurmaktadır. Yani kişi kabirde ve âhirette namaz, oruç, zekat gibi farz ibâdetleri ile içki, faiz gibi haramdan kaçıp kaçmadığından sorguya çekilecektir. Tasavvuf, şeriatın aşk ve şevk ile yaşanması için bir yardımcıdan ibârettir. Bu sebeple gerçek bir derviş önce dinî hükümlere sıkıca sarılmalıdır. Abdülhâlik Gucdüvânî hazretleri de müridine yaptığı tavsiyede: “Sermayen, fıkıh kitapları olsun”, buyurmuştur.

Derviş, ümmet kaygısı içinde olmalı, gerektiğinde bu yolda manevî değerleri uğruna canını fedâ edebilmelidir.
Tasavvuf tarihine bakıldığında bir Nakşibendî mensubu olan Şeyh Şâmil’in Kafkaslar’da vatan savunması adına yürüttüğü cihad, Kâdirî ve Nakşibendî olan Emîr Abdülkâdir el-Cezâirî’nin Fransızlara karşı ülkesi Cezayir’de yürüttüğü mücadele, Muhammed Ziyâüddin Nurşinî’nin 1. Dünya Savaşı’na müridleriyle birlikte katılması ve bir kolunu kaybetmesi, Üsküdar Özbekler Tekkesi’nde Şeyh Atâ Efendi’nin Anadolu’daki millî mücadeleye destek için canını hiçe sayarak yürüttüğü faaliyetler, gerçek bir dervişin nasıl olması gerektiği konusunda önümüze ışık tutmaktadır.

Derviş, Allah yolunda bir hizmet söz konusu olunca, sağa sola bakmadan “Ben varım” diyebilen kişidir.
Bahâeddin Nakşbend hazretleri tasavvufî eğitimi esnasında şeyhinin tavsiyesi ile yedi yıl boyunca Buhara sokaklarındaki taş, diken gibi insanlara zararlı olacak şeyleri temizlemiş, hasta olan sokak hayvanlarının tedavisiyle meşgul olmuş, Buhara medreselerini de temizleyerek talebelere hizmet etmiştir. Ubeydullah Ahrâr hazretleri de insanlara hizmet gâyesiyle hamama gider, insanlara kese atar, sonra da para vermesinler diye kaçıp gidermiş. Çünkü para karşılığında yapılan iş hizmet değil, ticarettir. Hoca Ahrâr şöyle buyururdu: “Biz bu yolu ve manevî hali tasavvuf kitapları okuyarak elde etmedik, insanlara hizmetle elde ettik”. Demek ki gerçek derviş, Allah yolunda bir hizmet gündeme gelince şahsî kâr-zarar hesabı yapmadan koşabilen kişidir.

Derviş, şefkatli ve cömert olmalıdır.
Şefkat ve cömertlik birbiriyle bağlantılıdır. Fakir ve muhtaç insanlara şefkat ve merhamet nazarıyla bakabilen kişiler cömertçe onlara ikramda bulunabilir. Allah dostlarından Ahmed er-Rifâî bir gece evine geldiğinde içeride bir hırsız olduğunu fark eder. Yanına yaklaşınca hırsız telaşlanır. Ahmed er-Rifâî hazretleri şefkatle: “Oğlum! Galiba bu buğday çuvalını almak istiyorsunuz. Ama buğdaydan ekmek yapmak için önce öğütmek, sonra kepeğini vs. ayıklamak lazım. Bu işler seni yorar. Oysa kilerde hazır un var. Sana ondan vereyim” der. Hırsız şaşkın vaziyette Ahmed er-Rifâî’yi takip ederek kilere gider. Rifâî ona: “Bu un çuvalını yükleyecek bineğin var mı?” diye sorar. Adam: Var, deyip kapıdaki bineğini getirir. Kasabanın kenarına kadar hırsıza refakat eden Ahmed er-Rifâî hazretleri ayrılacakları zaman: “Evlâdım! Senin ihtiyaç sahibi olduğunu önceden öğrenip ihtiyacını gidermemiz lazımdı, seni buraya kadar yorduk, bize hakkını helal et!” der. Şaşkınlığı bir kat daha artan hırsızın dudaklarından: “Helal olsun” sözleri dökülür. Ancak köyüne dönen hırsız Ahmed er-Rifâî hazretlerinin bu şefkat ve cömertliğinin tesiriyle sabaha kadar uyuyamaz ve ertesi gün gelip ona mürid olur.

Bu tür menkıbelerin tasavvufî kitaplarda kaldığı, günümüzde örneğinin bulunmadığı zannedilmemelidir. 1993 senesinde İstanbul Ümraniye’de Uhud Öğrenci Yurdu’nda idareci olarak vazife yaptığım dönemde Uhud Camii abdesthanesinde bekçilik yapan altmış yaşlarında bir amcamız vardı. Bir gün: “Allah Osman Efendi’den binlerce kez râzı olsun. Onun iyiliğini unutamam…” gibi sözler söylüyordu. Biz: “Hayrola, ne oldu?” diye sorunca anlatmaya devam etti: “Kirada oturuyordum, maddî sıkıntı içindeydim. Üsküdar’daki Hüdayi Vakfı’na gittim. Biraz yardım istedim. Belki bir kira miktarı yardım alabilirim diye düşünüyordum. Osman (Topbaş) Efendi bana: “Sizin oralarda bir evin fiyatı ne kadar” diye sordu. Ortalama bir rakam söyledim. Çıkardı o kadar para verdi ve: “Al bu parayı, kendine bir ev al, kiradan kurtulursun” dedi. Ben bu cömertliği nasıl unutabilirim, diyordu ağlamaklı gözlerle. Bu hâdiseyi ne zaman hatırlasam, rahmetli Fahrettin Tivnikli ağabeyimizin: “Muhtaç bir insana ikramda bulunurken, öylesine çok vermek lazım ki, adamın yüreği hoplasın” sözü hatırıma gelir. Demek ki derviş böyle şefkatli ve bütçesi nisbetinde cömert olmalıdır.

Derviş, nefsini yenen, nefsin kötü ahlakından uzaklaşabilen kişidir.
Nefsin kötü ahlakının başında kibir, hased, riyâ, dünya sevgisi gibi kötü huylar gelir. İnsan bu sıfatlardan kurtulduğu oranda “derviş” sıfatına yaklaşır. Ubeydullah Ahrâr hazretleri: “Ene’l-Hak demek kolay, eneyi kırmak zordur” buyurmuşlar (Raûf Ahmed Müceddidî, Dürrü’l-maârif, İstanbul 1997, s. 66). Eneyi kırmak, benliği, bencilliği, nefsi kırmaktır. Aziz Mahmud Hüdâyî hazretleri Bursa’da kadı olduğu dönemde Şeyh Üftâde hazretlerine mürid olmak isteyince Üftâde ona: “Kadı Efendi! Mesleğiniz ve mevkiiniz sizde bir benlik meydana getirmiş. Bu vaziyette manevî yolda ilerlemeniz mümkün değil. Kadılık vazifesini terk eder, sonra da Bursa pazarında sıradan bir elbise giyip ciğer satabilirseniz sizi dervişliğe kabul ederiz” der. Bu zor teklif karşısında önce tereddüt geçiren Hüdâyî nefsini kırabilmiş, denilenleri yapmış ve gönüller sultanı bir Allah dostu olmuştur.

Nefsin kötü ahlakından biri de övülme isteği ve halkın iltifatından keyif almasıdır. Allah dostu olmayı gâye edinen bir derviş bu tuzaktan da uzak durmalıdır. Rivayete göre Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri bir müridi ile hacdan dönüyordu. Bir şehre uğradılar. Halk onların etrafına toplandı. Kimisi elini öpmek istiyor, kimisi cübbesinin eteğine sarılıyor, kimisi de duâ istiyordu. Halkın bu iltifatından sıkılan Bâyezîd dağılmalarını istediyse de dağılmadılar. Bunun üzerine çantasından bir börek çıkarıp yemeğe başladı. Oysa o gün Ramazan ayı idi. Halk: “Biz de bunu büyük velî zannediyorduk, Ramazan günü oruç yiyor” deyip etrafından dağıldılar. Bâyezîd müridine dönüp: “Oğlum! Biz seferîyiz. Seferî yani yolcu olan kişinin orucunu yemesi, sonra kazâ etmesi dînen helaldir. Cenâb-ı Hakk’ın izin verdiği bir şeyi yaptık, etrafımızdan dağılıverdiler. Elhamdülillah kalabalıktan kurtulduk” demiştir (Benzeri için bkz. Hücvîrî, Keşfu’l-mahcûb, thk. M. Âbidî, Tahran 2006, s. 89).

Derviş, manevî rehberine karşı muhabbetli olmalıdır.
İnsanlar muhabbet duydukları kişilere benzemek isterler. Onların ahlâkıyla ahlaklanırlar. Bu sebeple derviş de ahlâken örnek aldığı şeyhine muhabbetle bağlanmalıdır. Hz. Mevlânâ, Konya’da Şems-i Tebrîzî’nin sohbetlerinden istifade ediyordu. Bazı müridleri: Mevlânâ artık bizimle fazla ilgilenmiyor, vaktini Şems’in sohbetini dinlemekle geçiriyor, diye dedikodu etmeye başlayınca Şems-i Tebrîzî Konya’yı terk etti. Bu duruma üzülen Mevlânâ içine kapandı. Bir gün bir müridi muziplik olsun diye Mevlânâ’ya: “Efendim! Şems-i Tebrîzî Konya’ya dönmüş” dedi. Hz. Mevlânâ çok sevindi, üzerindeki cübbeyi çıkarıp o adama hediye etti. Diğer müridler: “Efendim! Bu adam yalan söylüyor. Şems gelmedi” deyince, Hz. Mevlânâ: Biliyorum, ama yalanı bile güzel. Yalanına cübbemi verdim. Gerçek olsaydı canımı verirdim” dedi.

Müridin rehber kabul ettiği şeyhine olan muhabbeti zâhirde ve şekilde kalmamalı, öze inmelidir. Bu konuda şu rivayet meşhurdur: Müridlerinden biri Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine: “Efendim! Kürkünüzden bir parça verseniz de bereket olsun diye üzerimde taşısam”, der. Bâyezîd ona cevaben: “Oğlum! Sen adam olmazsan, kürküme değil, derimi yüzüp içine girsen fayda etmez” buyurur.

Dervişlik konusunu Yunus Emre’nin bu konudaki bazı dizeleri ile bitirelim:

“Dervîş olan kişiler, deli olagan olur,

Aşk neydügin bilmeyen, ana gülegen olur.

Gülme sakın sen ana, eyü degildür sana,

Kişi neyi gülerse, başa gelegen olur…

Dervîş Yûnus sen dahi incitme dervîşleri,

Dervîşlerün du‘âsı kabûl olagan olur…

Bize gerçek dervîş gerek, cihân doldı da‘vâ ile,

Yalan da‘vâ iderisen aşk n’eylesün senün ile…

Ben dervişim diyene, bir ün edesim gelir,

Seğirdüben sesine, varıp yetesim gelir.”

Necdet Tosun (Allah razı olsun)

Read More

Sabrı Tavsiye

 

Tasavvuf ehli, Kuran’ın her harfinin bir melekten oluştuğunu ifade ederken, bir Hadis-i Şerif’ te de bu hususa işaretle “Kur’an yedi harf üzerine indirilmiştir” denmektedir.
Hz.Musa’ya inzal olunmuş ve bizler için tamamen bir “mesaj” niteliği taşıyan Tevrat, Hz.Davud’a ait Zebur, Hz.İsa’nın özdeşleştiği İncil gibi kutsal kitabları da içeren Kuran-ı Kerim’in belirli Ayetlerinde her biri farklı mânâlara işaret eden kelimelerle karşılaşırsınız. Bu kelimeler kadar, kullanıldığı yerler de çok önemlidir.
Takdir edersiniz ki, hiçbir ibare ve kelime Kur’an’a gelişigüzel şekilde monte edilmemiştir. Zira Kur’an, Allah kelamıdır.
Örneğin; Allah’ın varlığından bahsedilirken; “Ben”, “Biz”, “ilahihim” veya “Rahmanihim” “Allah”, “Rab”, “Rahman”, “Hak” gibi isimler geçer.
Şimdi biraz “Hak” kelimesini inceleyelim…
Halk arasında Allah’ın güzel isimleri şeklinde dile gelen Esma-ül Hüsna, Allah’ın bir boyutunu oluşturmaktadır. Tüm alemler bu isimlerin varlığı ile aynı zamanda da; “bir terkip halinde zuhura çıkmasıyla meydana gelmiştir.”
İlahi isimlerin salt durumda, yani terkibiyet halini almazdan önceki boyutu itibariyle adı, tasavvuf lisanıyla, Esma mertebesi olarak bilinir. Allah’ın bu boyutta aldığı “Hak”ismi, tüm Esma-ül Hüsna’yı içine alır. Sonsuz olarak var olan, ancak 99 isimde kümeleşen Fettah, Hakim, Reşid, Rahman, Rahim gibi isimlerin yanında münferiden Hak ismini de bulabilirsiniz.
Şayet, bir Ayet-i Kerime’de Allah yerine Hak ismi geçiyorsa bilin ki, anlatılan konu Esma mertebesi kanalından aktivite kazanmaktadır.
Görüldüğü üzere, isimlerle anlatılmak istenen farklılıklar bizde oturdukça, Kur’anı ve Hadisleri anlamada bir hayli yol almış oluyoruz.
Bu gerçeklerin üzerinde kısa bir bilgi sahibi olduktan sonra Hakk’ı ve Sabr’ı tavsiye konusunu Asr Suresi bünyesinde değerlendirelim…
Vel Asr (Asr’a yemin ederim)
İnnel insane lefi husr (ki kesinlikle insan hüsrandadır)
İlleleziyne Amenu (ancak iman etmiş olanlar)
Ve Amilussalihati (ve salih amel işleyenler)
Ve tevasav bil Hakk (ve Hakk’ı tavsiye edenler)
Ve tevasav bis Sabr (ve sabr’ı tavsiye edenler müstesnadır)
Böylece Asr Suresi’nin meali;
“Asr’a yemin ederim ki kesinlikle insan hüsrandadır. Ancak iman etmiş olanlar ve salih amel işleyenler ve Hakk’ı tavsiye edenler ve sabr’ı tavsiye edenler müstesnadır.” olmaktadır…
Üzerinde yaşadığımız ve Güneşten 149.596.000 km. uzaklıktaki Dünyamız, Radyoaktif ölçümlere göre tam 4.6 milyar yaşında… Bu aynı zamanda Gezegenlerin de yaşıdır. Güneşin Samanyolu etrafındaki turu ise 255 milyon yılda gerçekleşiyor. Yani, bu güne kadar Güneş 8 tur atmış… Samanyolunda..
Evet;
Belirli ritimlerle dönüşler neticesinde, yani Dünya kendi ekseni etrafında dönüşüyle, gündüz gece kavramlarını ortaya koyarken Güneş etrafındaki turuyla da seneyi oluşturuyor.
Astronomi yönünden akıl almaz ölçülere ve süreye karşılık, zaman da izafiliğini koruyor. Biz asla zamanın neresinde olduğunu saptayamayız.
Zaman kavramı, yaşantımızda, “zamandan ve mekândan” münezzeh yaratıcı güç tarafından globalleştirilerek bir sınır, bir kesit olacak hale getirilerek bizlere sunuluyor;
“Asr’a yemin ederim…”
Kur’an Allah’ın sonsuz bir öncelik ve sonralık vasfında olduğundan bahsederken, gününü ilim tahsil etmek ve üzerine düşen kulluk görevini ifa etmek yerine, dünya hayatına meyleden ve ölüm ötesinde kendisine hiçbir yarar sağlamayacak işlerle uğraşanlara “Asr’a andolsun ki” uyarısı ile hüsranda olacaklarını bildirmiştir.
Ancak iman etmiş olanlar;
İman etmenin de İslamda şartları var;
İman edecek kişinin, önce iman edilecek şeyin ne olduğu konusunda bilgi sahibi olması gerekir. Neye iman? Bu çok önemli… Ayrıca;
Kişinin aklının başında olması, belli bir idrak düzeyinde bulunması, (bir deliden iman beklenemez) iman edilecek şeyin ne olduğunu bilmesi gibi…
Niçin iman? konusuna da şöyle bir yaklaşımda bulunabiliriz;
Kendini bir şuur+bedende tanımaya başlayan varlık; inançları, çevre şartları, genetik yapısının verileri doğrultusunda yaşamını sürdürürken ölüm ötesi hayat için Allah Resullerinin bildirdiği esaslara, verilere duyarlı olup iman etmesi ve imanını da fiille tevsik etmesi gerekir ki, iman ehli vasfına haiz olsun…
İman, aklın sınırına dayanır. Sınırı bilmek ise onun ötesini idrak edip algılamaktır. Şayet ölümü sınır olarak kabul ediyor isek, ölüm ötesini, yani Ahiret hayatının gerçeklerini kabul ediyoruz demektir. Bu idrak, bizde İmanı oluşturur. Dolayısıyla, iman akla dayanır. Kısaca İman’a “Aklın ürünüdür” diyebiliriz. Bir başka şekilde, akıl, mantığa ters gelen olaylar karşısında otomasyonla kendisini teslimiyete bırakır.
Kur’anın İman edenlere çok enteresan bir uyarısı daha var;
“Ey İman edenler, İman edin.” (4/136)
Dikkat edin!.. Bu ikaz önce sahabeye geliyor…
Gerisini siz düşünün…
Ve insan, tabii ki salih ameller işleyecektir.
Amel konusunda olabildiğince çok Hadis var. Bir Hadisi Şerif’i örnek vereyim;
“İman, yetmiş küsur şubedir. En üstünü La İlahe İllallah sözüdür, en aşağı mertebesi ise insanlara eziyet veren bir şeyi yol üzerinden kaldırmaktır. Haya da imandan bir şubedir.”
Resulullah (s.a.v) ‘ın ağzından çıkan mübarek söz, tabanda iyi fiillerin yapılmasından bahsederken, tavanda Kelime-i Tevhid’in anlamını işaret ediyor.
Ve Hakk’ı tavsiye edenler;
Bu noktayı iki yönden ele almak gerekir. Hitap edilenin anlayış seviyesi ne durumdaysa onun bir üst noktasından Hakk’ı tavsiye etmek önerilir. Efendimiz “İnsanlara akılları istikametinde hitap edin” sözleriyle konuyu açıklığa kavuşturmuştur.
Bu, sadece namaz kılmayı, oruç tutmayı, zekat vermeyi, Hac’ca gitmeyi ve şehadet getirmeyi tavsiye etmek değildir. Bunlar zaten işin başı, kulluk çalışmaları, alfabenin A’sı gibidir. Tavsiyeden kasıt, insanları, huy, karakter ve alışkanlıklarını terki konusunda uyarmaktır ve kişinin bulunduğu seviye mutlaka dikkate alınmalıdır.
Hakk’ı tavsiyenin ikinci yönü de Hakkani vasıf ve sıfat’larla tavsiyede bulunmaktır.
Asr Suresi’nin son Ayeti şöyle;
“ve tevasav bissabr” ( sabrı tavsiye edenler müstesnadır )
İlahi emirlere uymanın, insanın tabiatına ağır gelmesinin yanı sıra, herhangi bir konuda Allah’ın imtihan etmesi dolayısıyle neticelerinin insana zor gelmesi halinde “sabrı tavsiye” etmek gerekmektedir.
Dikkat edin Ayet-i Kerime “sabrı tavsiye edenler müstesnadır” diyor. Ayrıcalıklı olabilmek için, Sabr ismini yaşamak gerekir. Kur’an bu hususu vurgulamış “ve tevasav bis’sabr” demiştir. “bissabr” sabrın sahibi olarak algılanmalı ve idrak edilmelidir.
Geçen sayıda “O’nun Ahlakı” isimli yazımda, ‘B’ nin sırrına değinerek, İslâm dini ve hakikata ermişlerin bu sırla olayları nasıl değerlendirdiklerini belirtmiştim.
Sabrın incelenmesi konusuna gelince…
Burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir incelik var.
Şükür ve Hamd; bu kelimeler üzerinde duralım. Farkında olunmadan bu iki kelime aynı anlamda kullanılmaktadır. Bu bir hatadır..
Benzer gibi gözükmesine karşın, mana farklılıkları yaşam kesitlerini etkileyecek ölçüde büyüktür. Örneklemek gerekirse; yemektesiniz, sofrada envai çeşit yiyecek var “şükrederseniz nimeti artırırım” prensibine uyup afiyetle midenize indirdiğinizde hamd ederseniz yanlış olur, bu noktada şükretmelisiniz. Böylece nimet artmış olur.
Sağlığınız konusunda ise, durum değişir. Hastasınız; Allah’tan şifa diliyorsunuz ve şükrediyorsunuz halinize. Değerli dostlarım yanlış yapıyorsunuz, şükretmekle hastalığınız daha da artacaktır. Eğer ‘hamd olsun’ derseniz; ki söylenmesi gereken de budur, hastalık durma akabinde, iyileşme devresine girer.
Burada niyetin önemi yoktur. Şayet, artırıcı koşullarda artıyı (şükr’ü) kullanırsanız, olay artar veya grafik yükselir. Eksiltici olaylarda eksiyi (hamd’ı) kullanırsanız, negatif durumu o noktada bloke ederek durdurur.
Bir başka örnek verelim;
Diyelim ki Galatasaray basketbol takımında oynuyorsunuz, takımınız devamlı yenilgi halinde… Söylemeniz gereken şey, evet iyi bildiniz “Hamd olsun” olmalıdır. Şükrederseniz, yenilgileri bekleyin. Eğer galibiyetler serisi devam ediyorsa o zaman “çok şükür ” demeniz gerekir. Demek ki, sistemde artı hallerde şükür, ekside ise hamd kelimesi kullanılmalıdır.
Şimdi aynı konuyu sabır kelimesine uygulayalım;
Başınıza bir felaket geldiğinde “ya sabır” derseniz, aynen şükürde olduğu gibi, davet etme prensibi ile başınıza felaket üstüne felaket gelecektir. Hz. Peygamber Efendimiz, Allah’tan sabır isteyen birine “Allahtan afiyet dileseydin; bela istedin!..” demiştir. Afiyet dilemekten gaye, bir yerde hamd etmek ve sabr’a neden olacak olayları sıfıra yaklaştırmaktır.
Bütün bu bilgiler ışığında yapılması gereken, sabr kelimesini tekrar etmeden, sabır istemeden sabretmek olacaktır. Zira, bu ismin manasını kuvveden fiile çıkardığınız anda, o frekanstaki olaylar ile karşılaşırsınız ki, bu sizi, belinizi doğrultamayacak noktalara getirir.
Kişinin herhangi bir bela ve musibet karşısında sıfır noktasında bulunmaya çalışması en uygun davranış olacaktır.
Sabr’ın tavsiyesini özetledik.
Allah hepinize kolaylaştırsın Muin’iniz olsun…
Ahmet F.Yüksel ( Allah razı olsun)

Read More

Abdulhâlık Gücdüvanî

Gücdüvani Hazretlerinin Tavsiye Ettikleri Düsturlar:

Huş Der Dem : Anlamı alınan her nefeste kalbi uyanık tutmak. Yani her nefeste huzuru muhafaza etmek. Alınan her nefeste bunun bir nimet olduğunu,Allah tarafından verilmiş bir fırsat olduğunu bilmek. O nefesi Yüce Allah’ı hatırlayarak almak ve aynı şekilde vermeye çalışmak. Allah´tan gafil olarak tek nefes dahi almamak. Bu hali kendine yerleştirmek ve her yerde ve her zaman Allah (c.c.) ile olmaya doğru kendi için bir kapı aralamak.Allah’a doğru yapılan manevi yolculukta bunu bir vesile kılmak.
Büyük alim Mevlana Sadettin Kaşgarî bu ölçüyü «Bir nefesten bir nefese geçerken asla gaflete düşmemek ve huzurda olmak» diye tarif etmektedir. Muttakilerin İmamı Hoca Ubeydullah Hazretleri ise bu Allah’a yakınlaşma vesilesini şöyle tarif etmişlerdir :
— Bu yolda nefesi muhafaza ve ona riayet etmeyi mühim tutmuşlardır. Gerektir ki her nefes huzur ve bilgi ile alınıp verilsin.

Şah-ı Nakşibend Hazretleri ise şöyle buyurmuşlardır :
— Bu yolda terakkinin temeli nefes üzerindedir. Her nefeste hale bakmalı ve mazi ile istikbali düşünmekten uzak kalmamalıdır. Nefesin giriş ve çıkışında iki nefes arasını öyle muhafaza etmelidir ki hiç biri vücuda gafletle girip vücuttan gafletle çıkmasın.

İnsana ilk başta zor gibi gelen bu hal, aslında çalışma, üzerine eğilme ve Allah için azim sahibi olmak ile elde edilebilecek bir şeydir.İnsanlardan bu hali yaşayanlar öyle bir hale gelmektedirler ki, Allah’ı içlerinden zikrederken dünyevi işlerini de yapabilmektedirler.Kalp kendi vazifesi olan zikir ve huzur halini korurken, diğer azalarda o anda başka işlerle uğraşabilmekte ve akılda kendine düşeni yapabilmektedir. Şeyh Muhammed Haznevi Hazretleri bir sohbetlerinde şöyle buyurmuşlardır : Adabı tatmayan ve yaşamayan, bu insanlarla beraber olmayan bu yolu anlayamaz. Bu adabı yaşayan ve tatbik eden, ruhu pahasına dahi olsa bu yolu tercih eder.

Nazar Ber Kadem :

Bu ıstılah göz ayağa bakacak manasına gelmektedir. Bu adabı yaşamaya çalışan kişi şehirde, sahrada, yolda, her nerede olsa zaruri durumlar dışında gözünü ayağına yöneltecek, daima yere ve önüne bakarak yürüyecektir. Böylece gözünü başıboşluktan,her istediği ve dilediği yere bakmaktan koruyacaktır .Bu günümüzde her yandan fısk ve fücur ile dolu olan sokaklarda, caddelerde kişiyi haramlardan koruyacak ve Allah’a yaklaştıracak çok önemli bir adap ve vesiledir. Bilindiği gibi göz nereye bakar,neye nazar ederse gönülde oraya akmaktadır. İnsanın hem dışarıdaki kötülüklerden korunması ve hem de bir yerden bir yere giderken kendi iç alemine yönelip, Rabbini unutmaması onun için önemli bir haslettir.

Rahmân´ın kulları öyle kimselerdir ki, yeryüzünde mütevâzi olarak yürürler, câhiller kendilerine laf atarsa “Selâm” derler. (Furkan Suresi 63. Ayet )

Büyük alim,fazilet sahiblerinin imamı Şeyh Muhammed Muta Haznevi Hazretleri şöyle buyurmuşlardır: Varlık aleminde sevilmeye Allah Teala’dan daha layık ve değerli hiçbir şey yoktur. Allah Subhanehu ve Teala yegane fazl, ikram ve ihsan sahibidir. O bizi yoktan var edendir. Bizi yeryüzünde halife kılandır. Yeryüzündeki her şeyi bizler için yaratandır. Bize sayısız ve hesapsız nimetlerini bahşedendir. Bizler hiç bir şey bilmiyorken her şeyi bize öğretendir. Sevilmeye ve yaklaşılmaya layık Allah tan başka hiç kimse yoktur! İşte bunun içindir ki, Efendimiz Muhammed aleyhissalatü vesselam şöyle dua ederdi: “Ey Allah’ım! Senden, Senin sevgini, Seni sevenlerin sevgisini ve Senin sevgine yaklaştıracak amellerin sevgisini istiyorum!” (Tirmizi)

Sefer Der Vatan :

Vatanda sefer manasına gelen bu tabir, Allah’ın rızasını arayan kişinin kötü ahlakından, beşerî, nefsani ve şehevi sıfatlarından sıyrılıp iyi ahlak ve meleki sıfatların yurdu olan aslî vatanına sefer etmesi manasına gelmektedir. İnsan aslında bir yolcudur. Bu ruhlar aleminden anne karnına,oradan çocukluğa,çocukluktan gençliğe,gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre,haşirden ebedi bir hayata doğru devam eden bir yolculuktur. İnsan aynı mekanda yaşamasına rağmen sürekli sefer halindedir. Zaman düzleminde olan bu yolculuk yanında, insan için bir de manevi ve ruhi bir yolculuk vardır.Bu bir tarafı aşağıların en aşağısı olan esfel-i safiline, diğer tarafı ise meleklerden de üstün olman alay-ı illyyine doğru olan çift taraflı bir yolculuktur. Bu yolculukta insan için gayretine göre pek çok makam ve seviye vardır.

Manen bulunduğu halden daha yücesine çıkmak için çare aramak,örnek alınacak Salih kişilerin yanına gitmek, ahlakını güzelleştirmek için kendine bir ahlak hocası bulmaya çalışmak,böylesi yüce şahsiyetlerin hizmetinde olmak kişinin iç aleminde gerçekleşen seferini, manevi yürüyüşünü tamamlaması için vazgeçilmezdir.

Şeyh Muhammed Muta Haznevi Hazretleri şöyle buyurmuştur: İnsan, Allah Subhanehu ve Teala’ya hizmet için ve O’nu tanımak için vardır. İnsan, Allah Sübhanehu ve Teala’ya kulluk ve O’nun emirlerine itaat için ve O’nun yasakladığı ve men ettiği şeylerden uzaklaşmak için vardır. Bu insanın Allah Teala’dan başka bir varlığa hizmet etmesi, kendini Allah Sübhanehu ve Teala’ya kulluğun dışında bir şeyle meşgul etmesi caiz ve mümkün değildir. Çünkü bütün alem insanın emrinde ve Allah Teala’nın izniyle insana hizmet için çalışmaktadır. Nitekim Allah Teala Kitab-ı Aziz inde şöyle buyurur: ” Allah’ın göklerdeki ve yerdeki (nice varlık ve imkanları) sizin emrinize verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmüyor musunuz?” (Lokman, 20)

Halvet Der Encümen :

Meclislerde ,topluluklarda yalnızlık.İnsanlar arasında kendi ile olmak. Kendini bulmak için insanlardan ve toplumdan kopmamak. Onlarla birlikte iken,Allah c.c. ile de birlikte olabilmek. Kalbi Allah’a yöneltmek.Bir yerde insanlar arasında otururken, boş ve anlamsız şeylerle insanlar uğraştığında iç alemine yönelmek.Orada Rabbini hatırlamak, O’nu zikretmek.Halkla beraber olmak,insanlardan kopmamak. Fakat bunu yaparken kalbin Allah ile olan bağından uzaklaşmaması için onu kontrol altında tutmak. Derinden derine, içten içe O’nunla olmaya devam etmek.

Hoca Bahaeddin Nakşibend Hazretlerine sormuşlar:
— Sizin tarikatınızın esası nedir? Buyurmuşlar:
— Halvet der encümen, toplulukta yalnızlıktır. Zahirde halk, batında hak ile olmak.
Ve buyurmuşlar : Bizim tarikatımızın esası sohbettir.Halktan uzaklaşmakta şöhret, şöhretteyse afet vardır.Hayır cemiyettedir. Cemiyet de sohbettedir.Elverir ki, her iki tarafın hakkı verilsin ve birinden birine saplanıp kalınmasın.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
İnsanların arasına katılan ve onların eziyetine katlanan müslüman,insanların arasına katılmayan ve onların eziyetine katlanmayan müslümandan hayırlıdır.” (Tirmizi, Sıfat-ül Kıyamet: 2509, İbn-i Mace,K.Fiten: 4032)

Yad-ı Kerd :

Dilin kalp ile beraber zikri. Dili damağa yapıştırarak, dudakları ve ağzı kapalı tutmak sureti ile Allah’ı zikretmek.
Hoca Ubeydullah Hazretleri şöyle buyurmuşlardır:

— Zikirden murad, kalbin Allah´tan bilgi edinmesidir. Bu bilgi meydana gelince zikir yerini buldu demektir. Eğer gönül ehli sohbetinde bu bilgi meydana gelmezse zikre devam etmek lazımdır. Zikirde en kolay ve sağlam yol, nefesini göbeği altında hapsedip, dudağını dudağına ve dilini damağına yapıştırmak suretiyle olandır. Kalbin hakikati onun duygu ve anlayış merkezi olmasıdır ki,o her tarafa yönelir .Dünyayı ve dünya işlerini hep o düşünür ve göz açıp kapayıncaya kadar yerleri, gökleri ve bütün alemleri dolaşır. İşte onu(kalbimizi) bütün fikirlerden caydırıp, (uzaklaştırıp) tiksindirip, (tüm dikkatini) yürek dediğimiz maddî et parçasına döndürmek ve zikirle (Allah’a ) bağlamak lazımdır.

Şeyh Muhammed Haznevi Hazretleri ise şöyle buyurmuşlardır : Tüm vücudun ıslahı, kalbin ıslahına bağlıdır. Kalbin ıslahının şartı da Allah´ın zikridir. Allah ( C.C ) Kur´an-ı Kerim´de : “Bilesiniz ki kalpler ancak Allah´ın zikri ile mutmain olur.´´ buyurmaktadır.

Ebu Hureyre Abdurrahman İbn-i Sahr radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: Allah Teâlâ sizin yüzlerinize ve mallarınıza değil, kalblerinize ve amellerinize bakar” (Müslim, Birr 34)

Sizi yanımızda değerli kılacak olan ne mallarınız, ne de evlatlarınızdır. Ancak imân edip güzel ve hayırlı işler yapanların durumu başkadır.Onlara yaptıklarının kat kat fazlasıyla mükâfat verilecektir.(Sebe Suresi 34.Ayet)

Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa, bütün vücut iyi olur; bozulursa, bütün vücut bozulur.İşte bu et parçası kalpdir” (Buhari,İmân 39; Müslim,Müsâkât 107,108)

Baz-ı Keşt :

Zikir esnasında ihtiyarsızca, istemeden hatıra gelen, iyi ve kötü her fikri nefyetmek, kovmak. Böylece tam bir ihlas ile zikir edebilmenin yolunu açmak.Kalbin tam bir ihlas ile Allah’a yönelmesini sağlamak. Zikirde kalbin «Allah’ım, benim muradım Sensin, Senin rızandır; başka hiç bir şey değil! » itminanına ermesi şarttır.Kalpte başka alakalara yer kaldıkça böyle bir itminan teşekkül edemez ve zikir halis olamaz. Başlangıçta bu itminana ulaşılamasa da yine zikri bırakmamak ve bu his elde edilinceye kadar zikre devam etmek gerekir.İnsan tam bir huzurla ve tüm ilgilerden kurtulmuş bir şekilde zikir yapamasa bile, yine de Allah’ı anmaya deva etmelidir.Yolda olmak, samimi olmak ve gayret etmek bir gün netice verecektir.

Bu konuda Mevlana Aliyüddin Hazretleri kendi başlarından geçenleri şöyle anlatmışlarıdır:

— Başlangıçta ilk zikir emrini aldığım zaman «Allah’ım, benim muradım Sensin, Senin rızandır; başka hiç bir şey değil!» fikrini benimsemedim,böyle bir iddiadan utandım. Zira bu iddiada sadık değildim. (Allah’a karşı) Yalan söylemiş olacaktım. Vaziyeti üstadıma anlattım. Dediler ki: «İnsan bu sözde sadık olmasa bile yalanını hakikat haline getirinceye kadar onda sabit olmalıdır.» Sonradan işin hakikatini anladım.Tam doğruluk, işte, yalanı bile gerçeğe çevirmeğe bakan bu sebat ve ısrardadır.

Nigah-ı Daşt :

Bu havatırın, yani kalbe ânî olarak gelen yabancı ve uzaklaştırılması gereken his ve fikirlerin murakabesidir. Bunlara karşı uyanık olmak ve onları kovmak için hazır olma halidir. Şeytan insanın aklına kötü, faydasız veya boş fikirler getirmekte ve onun zamanını en azından boşa geçirmesini sağlamaya çalışmaktadır.İnsanı günaha, onu yapamazsa gaflete düşürmeye uğraşmaktadır. Bunun içinde kalbe çeşitli fikirler atmakta ve insanı bunlara tabi olmaya yöneltmektedir. Bundan korunmaya çalışmak ve kalbi kontrol etmeyi öğrenmek gerekmektedir. Bu gafletten, boş ve gereksiz düşüncelerden uzak olma hali her geçen gün daha fazla artırılmaya çalışılmalıdır.

Sadeddin Kaşgarî Hazretleri bu bahiste şöyle buyurmuşlardır:
— Mürid, bir veya iki saat, hatta mümkün olduğu takdirde daha fazla süre kendisini havâtırdan korumalıdır.

Hoca Ubeydullah Hazretlerinin üstün halifelerinden Mevlana Kasım buyurdular ki: Nigah-ı Daşt kişide o dereceye erişmelidir ki, güneşin doğuşundan batışına kadar müridin gönlüne hiç bir yabancı şey uğramamalıdır. Öyle ki, insanda hayal kuvveti kendi kendini azletmiş hale gelmelidir.

Hakikat ehlince malumdur ki, hayal kuvvetini yarım saat için bile yok edebilmek son derece güç ve nadirlerin nadiri bir iştir.

Yad-ı Daşt :

Her an ve mekanda, vicdan ve zevk yoluyla Allah´tan haberli olmak halini kazanmak. Bazıları bu hali kendinden geçmeksizin, kendini kaybetmeksizin, manevi güzelliğin kişinin aklını elinden almaksızın huzur halini koruması şeklinde ifade etmişlerdir.

Öyle erler vardır ki onları ne ticâret, ne alım satım, Allah´ı anmaktan ve namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz, gönüllerin ve gözlerin döneceği günden korkar onlar. (Nur Suresi 37.Ayet)

Hoca Ubeydullah Hazretleri, Yâd-Kerd,Baz-Geşt,Nigâh Daşt ve Yad-Daşt ölçülerini şöyle özetlemiştir :
Yad-Kerd, zikirde tekellüf, mübalağayla ısrardan ibarettir.
Baz-Geşt Allah´a dönüş ve adım atış,her anışta Allah´ı murad ediniştir.
Nigah-Daşt, dille söylemeksizin (içten) Allah´a dönüş halini muhafaza etmektir.
Yad-Daşt ise Nigah-Daşt halini derinleştirmekten ve bilgiyle kullanmaktan ibarettir.

Böylesi bir insan artık göründüğünde Allah hatırlanılan, yanında olmakla huzur bulunulan ve kendisiyle olmak Allah’a yakınlaştıran örnek ve önder birisi olmuştur.

Vukuf-u Zamani :

Bu mesele de Şah-ı Nakşibend Hazretleri şöyle buyurmuşlardır :
— Müridin bütün uğraşma ve didinmelerini neticeye bağlayan ve onu muradına eriştirmekte en büyük müessirlerden biri olan «Vukuf-u Zamani», insanın her an kendi halini bilmesi halinin şükrü mü, özrü mü gerektirdiğini anlaması demektir.
Yakup Şerhî:
— Bahaeddini Nakşibend Hazretleri, bize, kabz (manevi sıkışma) halinde istiğfar; bast (manen genişleme) halinde de şükür ile emir buyurmuşlardır. İşte bu iki hale dikkat ve riayet Vukuf-u Zamanî ilkesidir.

Vukuf-u Zamanî tasavvuf büyüklerince nefs murakabe ve muhasebesinden ibarettir. Hoca Hazretleri:
— Muhasebe, her geçen saatin huzur veya gaflet noktasından hesaplanmasıdır. Eğer vaziyette noksan varsa «Baz-ı Geşt» usulüne sarılıp amele yeniden başlanması lazımdır.

Şeyh Muhammed Haznevi Hazretleri insanlara gayret noktasında şöyle seslenmiştir :
“Ey Nefs!Sen değerli eşyaları ucuza almak istiyorsun. Maalesef çalışmadan ve amelsiz o değerli eşyalara sahip olman mümkün değildir. İnsan bal yemeyi istiyorsa, bal almaya gittiği zaman arıların sokmasına tahammül etmesi gerekir. Maksuda ve matluba varabilmesi için mutlaka meşakkatlere, eziyetlere ve sıkıntılara tahammül etmesi gerekir.

Vukuf-u Adedi :

Zikir sayısına dikkat ve riayet etmek. Hoca Bahaeddin-i Nakşibend Hazretleri, kalbi zikirde sayıya dikkat ve riayetin dağınık havâtırı (akla gelen her türlü dağınık düşünceyi) toplayıp sildiğine işaret etmiştir. Amaç dikkati belli bir sayıda zikre verip,böylece başka düşüncelerin kalbe girmesine engel olmaktır. Hacegan yolunda «Vukuf-u Adedî», mücerret sayı saymak değil, sayı çerçevesi içinde kalbi zikri derinleştirmektir. Gerektir ki bir nefeste, 3, 5, 7 veya 21 kere Allah ismi zikredilsin ve bu kemiyet ölçüleri mutlaka tek rakamlarla bitsin. Böylece kişi fırsat buldukça Allah’ı zikretsin ve bu zikri yaparken kalbini toplamak için bunu 3-5-7-9….21 gibi sayılarda tekrarlayarak gerçekleştirsin.

Hoca Alaeddin Attar Hazretleri şöyle buyurmuştur:
— Dava kemiyette değil, keyfiyette çok zikirdir. Yani huzur ve şuurla çok zikir. Kemiyet ne kadar fazla olursa olsun, eseri has olmayınca boşuna yorgunluk demektir.

Vukuf-u Kalbi :

İki manaya gelmektedir: Biri, zikir edenin Allah´ı bilmesidir. Öyleki gönülde Allah’tan başka bir şey olmayacaktır.
Hoca Ubeydullah Hazretleri bu konuda şöyle söylemişlerdir:
— Zikirde zikredilenden haberdar olmak,kalbin uyanık olması ve gönlü ona inhisar ettirmek. Bu kalbi uyanıklığa; manevi görüş,eriş, vücut ve «Vukuf-u Kalbî» derler.

Diğer manası ise, zikir esnasında dikkati sol tarafında bulunan kalbin üzerinde zahiren yoğunlaştırmasıdır. Yüce Allah (c.c.) nasıl ki zaman ve mekandan münezzeh olmasına rağmen, bizler namaz kılarken Kabe’ye yöneliyorsak, kişi de zikir esnasında kalbini Kabe gibi düşünüp,dikkatini oraya vererek, Allah’ı zikretmelidir.

Şeyh Muhammed Muta Hazretleri şöyle buyurmaktadırlar: Babam Şeyh kuddisesırruh şöyle derdi: “Allah Tealaya muhabbetin esası ve temeli, Allah Subhanehu ve Teala’nın ihsanlarını, O’nun kemalinin sıfatlarını bilmek, O’nun fazl u kereminin bilincine varmak ve O’nun ihsan ve rahmetini hissetmektir.” Çünkü Allah Tealayı nimetlerinde ve sıfatlarının mükemmelliğinde tanıyan kimse O’nu sever. İnsanın Allah Tealayı tanıma ve marifeti hangi derecedeyse, Allah Subhanehu ve Teala’ya olan muhabbeti de o derecede olur.İşte bunun için, Peygamber aleyhissalatu vesselam, insanlar içinde Allah Teala’yı en çok seven kişidir. Çünkü Allah Azze ve Celle’yi en iyi tanıyan insan odur. Efendimiz aleyhissalatü vesselam Allah Tealaya en çok şevk ve iştiyak duyan kimseydi.

Bu anlatılan hallere kavuşmanın vesilelerinden birisi de vukuf-u kalbi ilkesini uygulamaktan geçmektedir. Bu hususta büyük İmam Şeyh Ahmed Haznevi Hazretleri şöyle buyurmuşlardır:

Ey Kardeşim, Allah Sübhanehuyu zikr etmek süreksizdir. Hattâ kul her zaman onu yapmakla emrolunmuştur. Diğer ibadetler ise, her birisinin ayrı ayrı özel olarak bir vakti vardır. O vakitten başka bir zamanda yapılması câiz değildir. Hatta ibadetlerin en efdali namaz olduğu halde, şüphesiz bazı vakitlerde kılınması caiz olmaz. Fakat kalben yapılan zikir bütün durum ve hallerde kuldan istenilmektedir. Kalp ile (sessiz olarak) Allah´ı zikretmek müridlerin kılıcıdır.

Read More

Tasavvuf İlminin Ortaya Çıkışı

TASAVVUF İLMİNİN ORTAYA ÇIKIŞI

Saadet Devri’nin en belirgin vasıflarının başında zühd, takva, tefekkür ve marifetullaha dayalı hayat tarzı gelir. Hiç şüphe yok ki, Hz. Peygamber s.a.v. her hususta olduğu gibi bu hususlarda da gelmiş geçmiş bütün insanların en mükemmeli idi.

Sahabe ve Tabiûn hazretleri zamanında tasavvuf adıyla ortaya çıkan herhangi bir ilim veya dinî bir akım yoktu. Aynı şekilde Tefsir, Fıkıh, Kelâm… adlarıyla tasnif edilmiş temel islâmî ilimler de mevcut değillerdi. Dolayısıyla bu ilimlerle irtibatlı olan amelî ve itikadî mezhepler ortaya çıkmamışlardı.

Fakat gerek tasavvuf ve gerekse temel islâmî ilimlerin hepsi o devirde bir bütün olarak ve canlı bir şekilde yaşanıyordu. Sofilik tatbikatta vardı, fakat adı konmamıştı. Yoksa bazılarının zannettiği gibi sonradan ortaya çıkmış değildi. Zaten Saadet Devri’nde ilimler birbirinden henüz ayrışmamışlardı. Hepsi bir bütün olarak İslâm’ı oluşturmaktaydılar.

Asr-ı Saadet’te temel islâmî ilimler

Sahabe-i Kiram hazretleri, itikadî konularda Kur’an ne buyurmuş, Allah Rasulü s.a.v. neyi haber vermişse ona harfiyen iman ediyorlardı. İman hakikatlerini daha ziyade naklî delillerle ve gayet sade bir biçimde tebliğ ediyor, müşriklerin iman etmelerine vesile oluyorlardı. Fakat bu hakikatleri ihtiva eden ilme münhasıran “Kelâm” ilmi demiyorlardı. Zaten onların sade, berrak anlatımları içinde felsefe yoktu. Asr-ı Saadet müslümanları henüz doğu ve batı kaynaklı felsefeyle yüzleşmemişlerdi. O yüzden itikadî konuları felsefî bir üslupla anlatan Kelâm İlmi diye bir ilim mevzubahis olamazdı.

Fıkhî konularda da durum bundan farklı değildi. Mesela namazın nasıl kılınacağını, zekâtın hangi maldan ne kadar verileceğini, alışverişle ilgili hükümleri o günkü müslümanlar Kur’an-ı Kerim’den ve Hz. Peygamber’den öğrenerek tatbik ediyorlardı. Fakat İslâm’ın sadece ibadet ve muamele ile ilgili konularını mevzu edinen; sistemli, metotlu, müstakil bir “Fıkıh” ilminden söz edilmiyordu.

Tefsir İlmi de Kelâm ve Fıkıh İlmi gibi tasnif edilmiş değildi. Fakat Kur’an ayetleri nazil olur olmaz Hz. Peygamber’in emriyle vahiy kâtipleri tarafından yazılıyor ve hafızlar tarafından ezberleniyordu. Çok sayıda Kur’an hafızı yetiştirilmişti. Öyle ki, Yemame harbinde şehit olan Kur’an hafızı sahabilerin sayısı beş yüze yakındı. Bu hadise üzerine Hz. Ebubekir r.a.’ın hilafeti zamanında Kur’an-ı Kerim sayfaları toplatılarak “mushaf” haline getirilmiş, bu nüsha Hz. Osman r.a. zamanında da çoğaltılmıştı.

Hadis ilminde ise, durum biraz daha farklıydı. Batılı müsteşrikler ve onların tesiri altında kalan müslüman yazarların iddialarının aksine, hadis-i şerifler Hz. Peygamber s.a.v.’in sağlığında bazı sahabiler tarafından Kur’an gibi yazılıyor ve ezberleniyordu.

Gerçi Allah Rasulü s.a.v.’in mübarek sözlerinin yazıldığını beyan eden hadislerin yanı sıra, yazmayı yasaklayan haberler de vardır. Fakat son devrin büyük hadis alimlerinden Ahmed Muhammed Şakir’in de ifade ettiği gibi, yazmayı yasaklayan haberler sonradan neshedilmiş, yani yazma işi serbest bırakılmış veya Kur’an’la karışacak şekilde aynı sahifeye yazılması önlenmişti.

Bu hakikati doğrulayan çok sayıda haber vardır. Meselâ İbn-i Saad’ın Tabakatı’nda belirtildiğine göre, Sahabe-i Kiram’dan İbn Abbas r.a. vefat ederken geriye bir deve yükü kitap bırakmıştı. Bunlar ekseriyetle Hz. Peygamber s.a.v’in hadislerini ve Sahabe kavillerini ihtiva eden kitaplardı.

Bütün temel islâmî ilimlerin ana kaynağının Kur’an’dan sonra Sünnet olması hasebiyle, hadislerin Hz. Peygamber’in sağlığında kayda geçirilmesi büyük önem arz etmekteydi. Daha sonra bu yazılı belgeler toplanıp konularına ve sıhhat derecelerine göre tasnif edildikten sonra büyük hadis mecmualarını oluşturacaktı. Sonra da ayet ve hadislere istinat eden Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelâm ve Tasavvuf gibi ilimler ortaya çıkacak ve sistemli birer disiplin haline geleceklerdi.

Saadet Asrı’nda müslümanlar içtihat da ediyorlardı. Sahabe-i Kiram hazretleri dinî konularda birbirlerinden farklı görüşler serdedebiliyorlardı. Mesela Hz. Peygamber s.a.v. bir konuda ashabıyla istişare ediyor, görüşlerini alıyordu. Ortaya çıkan görüşler bazen Allah Rasulü’nün içtihadından farklı olabiliyordu. Ama buna dayalı olarak ayrı bir mezhep ortaya çıkmıyordu. Çünkü her şeye son noktayı koyan Hz. Peygamber s.a.v. idi. O, vahyin kontrolünde ve vahiyle iç içe idi. Hâşâ yanlış yapması hiçbir şekilde söz konusu olamazdı.

Asr-ı Saadet’te tasavvuf

Saadet Devri’nin en belirgin vasıflarının başında zühd, takva, tefekkür ve marifetullaha dayalı hayat tarzı gelir. Hiç şüphe yok ki, Hz. Peygamber s.a.v. her hususta olduğu gibi bu hususlarda da gelmiş geçmiş bütün insanların en mükemmeli idi.

Sahabi efendilerimiz de bu mevzuda peygamberlerden sonra en üst tabakayı oluşturuyorlardı. Tasavvuf ve tarikatın adı geçmemekle birlikte, en canlı tasavvufî yaşayış onların zamanında idi.

Nazil olan ayet-i kerimeler müminlerin gönül ve tefekkür dünyasında büyük vakumlar meydana getiriyor, nazarlarını Allah’a çeviriyordu. Kur’an ve hadiste tasavvufun esasını teşkil eden konulara çokça yer verilmişti. İman, kalp, tevbe, zikir, ihlâs, takva, nefs, tezkiye, mücahede, muhabbet, haşyet, sabır, şükür, tevekkül, rıza, fakr, ilm-i ledün, kibir, riya, haset gibi konular bunlardan sadece bazılarını teşkil ediyordu.

Sahabe-i Kiram hazretleri Kur’an-ı Kerim’den okudukları bu konuları önlerindeki Mürşid-i Ekmel’e bakarak yaşıyorlardı. O’nun sohbetinden aldıkları feyizle amel ediyor, nefslerini kibir, ucub, riya gibi bilumum hastalıklardan temizliyorlardı. Zikrin nuruyla kalplerini cilalayıp safileştiriyor, nafile amellerle sürekli yükseliyorlardı. Böylece ruhları kemale eriyor, tefekkür dünyaları zenginleşiyor ve marifet nurları kalplerinde tecelli ediyordu.

Allah Rasulü s.a.v. Kur’an ahlâkına sahipti. Allah’a çok şükreder, ibadet etmekten büyük zevk alır, bazen ayakları şişinceye dek namaz kılardı. Kimi zaman namazında hıçkırıklarla ağlardı. Bazen günlerce oruç tutar, günün muhtelif saatlerinde zikirle meşgul olurdu. O’nun her hareketinde kıyamında, kıraatinde, oturuşunda, kalkışında edep, incelik ve marifetullaha dair sırlar zuhur ederdi. Mübarek kalbi üns ve vahdet nurlarıyla dolu idi. O İlm-i Ledün sultanı idi. Keşf ve müşahedenin en ileri derecesine sahipti. Cebrail Aleyhisselam O’na yerlerin ve göklerin esrarını bildiriyor, ebedi saadetin reçetesini haber veriyordu. Miraç’ta yedi kat semayı aşmış, meleklerin tutamadığı noktaları tutmuş, bütün makam ve menzilleri geçip Allah Tealâ’ya vasıl olmuştu. Dönüşte cennet, cehennem ve melekût âleminin acayip hallerini seyreylemişti. Başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere mucizeleriyle akılları hayrete düşürmüştü.

O’nun peygamberlik sıfatından başka bir de velilik sıfatı vardı. Peygamberlik sıfatıyla diğer bütün peygamberlerin imamı ve sonu olduğu gibi, velilik sıfatıyla da, nebiler dahil, bütün beşeriyetin en efdali idi. Ayrıca İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin buyurduğu gibi, Hz. Peygamber’in peygamberlik sıfatı velilik sıfatından üstün ve yüce idi.

Mürşid-i ekmel olan Rasul-i Ekrem s.a.v.’in birkaç dakikalık sohbetiyle Sahabe-i Kiram hazretleri bir velinin ömrünün sonuna kadar ulaşamayacağı manevi makamlara yükseliyorlardı. Elde ettikleri manevi hal ve zevk ile cenneti cehennemi görmüş gibi oluyorlardı. Huzur-u şeriflerinde iken sanki başlarında bir kuş var da uçacakmış gibi, büyük bir edep ve tam bir kalbî bağlılıkla O’nu dinliyorlardı. Huzurundan ayrıldıkları zaman da yine hayallerini Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz süslüyordu. Devamlı O’nunla birlikte imiş gibi O’nu düşünüyor, mübarek sözlerini, tavır ve davranışlarını hayal ediyor, her şeyleriyle O’na benzemeye çalışıyor, diğer bir ifadeyle rabıta yapıyorlardı. Allah Rasulü’nü sevdikleri kadar hiçbir beşeri sevmemişlerdi. O’nu kendi canlarından bile, aziz tutuyorlardı.

Sahabe-i Kiram, Hz. Peygamber s.a.v.’in sohbetiyle berzaha uğramadan doğrudan doğruya zahirden hakikate geçiyor ve az bir zamanda Allah Tealâ’ya büyük yakınlık elde ediyorlardı. Çünkü onlar Hz. Rasulullah’ın irşadıyla velâyet-i kübraya mazhar olmuşlardı.

Gerçi Sahabe-i Kiram hazretlerinde keşif, keramet gibi hadiseler az görülürdü. Belki sonradan gelen velilerin keşif kerameti daha fazla idi. Fakat Sahabe’nin makamları sonraki velilerden çok daha yüksekti. Onlara yetişebilmek neredeyse imkansızdı.

İşte Asr-ı Saadet mslümanlarının halleri kısaca böyleydi. Yani tasavvufî hallerdi. Fakat adına henüz Tasavvuf denmiyordu.

Saadet Asrı’ndan sonra ilimler

Asr-ı Saadet’te müslümanlar arasında herhangi bir ihtilaf, halledilmemiş bir müşkil yoktu. Hangi konuda olursa olsun, bir müşkil olduğu zaman Hz. Peygamber s.a.v.’e müracaat edilip çözülüyordu. O dönemde akideler saf, niyetler halisti. Nübüvvet nuru tesirini devam ettiriyordu.

Fakat Hz. Peygamber’in vefatından sonra yer yer ihtilaflar baş gösterdi. Müslümanlar ilk olarak halife seçimiyle karşılaşmış ve bu mevzuda ihtilafa düşmüşlerdi. Ardından üçüncü halife Hz. Osman r.a. şehit edilmiş (h.35/m.656) ve ondan sonra Cemel Vak’ası ve Sıffin Savaşı zuhur etmişti. Müminler üzerinde büyük tesirler ve acı hatıralar bırakan bu iç savaşlar en çok akaid problemlerinin ortaya çıkmasına sebep olmuştu.

Gerçi hadiseleri körükleyen bir kısım münafıklar istisna edilirse, birbiriyle savaşan iki taraf da farklı içtihatları sebebiyle hak ve hakikat adına savaşıyorlardı. Fakat sonuçta ortaya çıkan bu durum, huzursuzluğun yanı sıra akaidle ilgili yeni bir takım soruları da beraberinde getiriyordu.

Öte yandan hicrî birinci asrın sonlarında Suriye, Mısır, İran, Irak gibi büyük ülkelerin İslâm topraklarının sınırlarına dahil edilmesiyle müminler çok değişik inançlarla karşılaşmışlar, doğu ve batı felsefesiyle yüzleşmek durumunda kalmışlardı. Neticede “kader” meselesinden “imamet/halifelik” meselesine kadar bir dizi konuda itikadî ihtilaflar zuhur etmişti.

Bunlara paralel olarak Mutezile, Cebriye, Kaderiye, İmamiye (Şia) gibi Ehl-i Sünnet’in dışına çıkan birçok mezhep zuhur etmişti. Bu gibi mezheplerin sayısı alt kollarıyla birlikte sonraları yüzün üzerine çıkmıştı.

Akaid gibi, fıkıh sahasında da ortaya çıkan yeni durum ve ihtiyaçlar yeni içtihatları gerektirmiş, tabii olarak ihtilaflar da zuhur etmişti.

Neticede Fıkıh ve Akaid ilmine Hz. Peygamber s.a.v. zamanında hiç tartışılıp konuşulmayan meseleler girmiş, yeni fetvalar ortaya çıkmış, sonraki asırlarda işin içine akıl ve felsefe de bir ölçüye kadar dahil edilmişti. Bu hususlarla ilgili metot ve düşünce farklılıklarından dolayı ister istemez değişik fıkhî/itikadî akımlar da ortaya çıkmıştı.

Tabii olarak bu durum karşısında Ehl-i Sünnet akaid ve fıkhının sağlam bir şekilde tespit edilmesi zaruret halini almıştı. Ayrıca söz konusu ilimler her müslümanın sürekli meşgul olması gereken hayatî önemi haiz ilimlerdi.

Onun için devrin alimleri ilk önce bu konularda kitap ve risaleler kaleme alarak hafızalarda bulunan ilimleri tedvin ve tasnif ettiler. Tabii ki bu ilimlerin temel dayanakları Tefsir ve Hadis ilimleriydi. O yüzden hadis-i şerifler büyük bir gayretle toplanıp tasnif edilmeye başlandı. Tefsir sahasında Sahabe neslinden intikal eden berrak düşünceler kayda geçirildi. Bunların usul ve metotları belirlendi. Böylece Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelâm gibi müstakil ilim dalları ortaya çıkmış oldu.

Tabii bu ilimler inkişaf ederken, içtihatlar yapılırken kolay ve sancısız olmuyordu. Yeni hareketler ortaya çıkarken yer yer cepheleşmelere de sebebiyet verebiliyordu. Hatib el-Bağdadî’nin Tarihu Bağdadî adlı eserinde belirttiğine göre, İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri içtihadına akıl ve re’yi kattığı için devrin bir kısım alimlerince dışlanmıştı. Fakat hemen belirtmek gerekir ki, onların ihtilafları ne kadar sert olursa olsun, kesinlikle heva ve arzularından konuşmuyorlar, dini bütün safiyetiyle korumak için gayret ediyorlardı.

Öte yandan içtihatta re’ye önem verenler de, devrin felsefesini alet olarak kullananlar da, vardıkları sonucu dinin muhkem hükümleriyle telif ediyor, konuyla ilgili Kur’an ve Sünnet’ten deliller getiriyorlardı. Sonuçta içtihat yaptıkları için isabet edemeseler bile sevaba girmiş sayılıyorlardı.

Şu da bir gerçek ki, içtihat ve ihtilaflar İslâm ümmeti için büyük bir rahmet ve genişlik olmuştur. Aksi halde günlük işlerimizin birçoğu haram ve dolayısıyla da cehennemlik sayılacaktı.
Saadet Asrı’ndan sonra tasavvuf

Yukarıda bir nebze bahsedildiği gibi, Sahabe neslinin sonları ve Tabiûn neslinin başlarına doğru iç savaşlar dolayısıyla huzursuzluklar artmış, gündemdeki meselelerle zihinler karışmıştı. Kerbelâ vakası, Haricîlerin gaddar tutumları ve Emevîler dönemindeki siyasi gelişmeler de işin tuzu, biberi olmuştu.

Öte yandan sürekli devam eden fetihler sayesinde ganimetler alınmış, refah ve zenginlik artarak müslümanların hayat standardı yükselmişti. Böylece Saadet Devri’nde görülmeyen, bir anlamda lüks sayılabilecek bir hayat tarz ve telakkisi ortaya çıkmıştı. Bu, şimdiki neslin aksine o günkü neslin hiç de alışık olmadığı bir durumdu. Saadet Devri’nde Hz. Fatıma r.a.’ın edindiği bir çul vardı. Yatarken altlarına serseler üstleri, üstlerine serseler altları açıkta kalırdı. (Bugün ise, bir hadis-i şerifte belirtildiği gibi, maddi imkan olmadan müminlerin imanlarını muhafaza etmeleri bile son derece zorlaşmıştır.)

Daha ziyade hicrî II./miladî VIII. asırda ortaya çıkan bu dünyevîleşme, siyasileşme, yabancılaşma, bid’atlerin zuhuru ve dine karşı bir derece lâkaytlık, devrin zühd ve takvaya önem veren müminlerini, diğer bir ifadeyle zahidleri incitmişti. Onlar, Hz. Peygamber ve Sahabe neslinin tertemiz, berrak akidelerine sarılarak dünyanın yalancı yüzünden el etek çektiler. Kendilerini ilme, ibadete, Kur’an ve Sünnet’te üzerinde durulan derunî hayata verdiler. Zühd ve takvaya bürünerek gayet sade bir hayat yaşadılar. Bu arada gayet tesirli vaazları, insanları ağlatan ateşli konuşmalarıyla halkı irşad ettiler.

Bu grubun arasında devrin büyük alimlerinden Hasan Basrî Hazretleri (ö. 110/728), mücedditlerden kabul edilen Emevîler’in devlet başkanı Ömer b. Abdülaziz Hazretleri (ö. 101/719), aşıklardan Rabiatu’l-Adevî Hazretleri (ö. 185/804) gibi simalar da vardı.

Hicrî birinci-ikinci asırda yaşayan bu zahidlerin dönemine “zühd dönemi” adı verildi. Bu dönem, tasavvufun özünü ve başlangıcını oluşturuyordu. Söz konusu zahidler, aynı zamanda Sahabe devrinde zühd ve takvalarıyla öne çıkmış Ehl-i Beyt, dört büyük halife, Suffa Ashabı, Tabiûn’dan Üveys el-Karanî gibi şahıs ve zümrelerin de bir bakıma devamıydılar.

Hicrî 200/815 senelerinden itibaren olgunlaşan zühd hayatı Tasavvuf cereyanını doğurdu. Amel, ibadet, ahlâk, nefsle mücahede ve istikametin ön plâna çıktığı zühd devrinden sonra yaşadıkları manevi tecrübelerle zenginleşen sofiler, birikimlerini Kur’an ve Sünnet ekseni etrafında izah ederek, yeni kitaplar telif ettiler. Tefsircilerin yorumlarına, hadisçilerin rivayetlerine, fakihlerin içtihatlarına kendi ruhanî tecrübelerini, aşklarını, şevklerini, vecdlerini, keşfî-manevi bilgilerini, Allah Tealâ Hazretleri’ni sevmek, tanımak ve O’na yakınlaşmakla ilgili marifetlerini de ilave ederek farklı ekoller geliştirdiler. Sahabe ve Tabiûn devrinde olduğu gibi, amel ve ibadetleri ihlâs, itikat, marifetle birleştirerek manevi derinliği canlı bir şekilde devam ettirdiler.

Böylece, Fıkıh, Kelâm, Tefsir ve Hadis alimlerinin yaptıkları gibi, sofiler de Kur’an ve Sünnet’e dayanan amelleriyle, derunî/manevi tecrübelerinden çıkardıkları içtihatlarıyla ve yazdıkları eserleriyle özel konusu, hedefi, metodu ve ıstılahları olan Tasavvuf ilmini sistemleştirip, müstakil bir ilim ve amel yolu haline getirdiler.

Sofi ismi, tasavvuf tarihinin ilkleri

Bu kutlu zatlar, peygamberlerin de giyindiği gayet mütevazi bir elbise olan “sûf” (yün) elbise giydikleri için, yaygın olan kanaate göre, kendilerine “sûfî” adı verildi. “Tasavvuf” kelimesi de “sûf” kelimesinin değişik istihalelerinden türeyen bir isim olarak böylece tarihe geçti.

Tarihçilerin tespitine göre, ilk sûfi (veya halk dilinde “sofi”) ismini alan zat, Ebu Haşim Sûfî’dir (ö.150/767). İlk tekke de Suriye’nin Reml şehrindeki Ebu Haşim Tekkesi’dir. Fena-beka, cezbe, sülûk ve sair bir kısım isimler de her ne kadar tasavvuf ismi gibi sonradan ortaya çıkmış ise de, İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin de beyan ettiği gibi, hakikatleri itibariyle hepsi Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’e dayanmaktadır. Sofiler sadece bu gibi halleri anlatabilmek için muhtelif isim koymuşlardır.

O devirde İbrahim b. Edhem, Fudayl b. İyaz, Cüneyd-i Bağdadî, Bişr-i Hafî (Allah cümlesinin sırrını mübarek kılsın) gibi çevrelerinde manyetik alanlar meydana getiren büyük veliler, etraflarına halkı topluyor, sonra da Rasul-i Ekrem s.a.v.’in evrad ve ezkârını onlara ders olarak veriyorlardı. Böylece, bu müstesna zatlar sayesinde yeniden gönüller Allah’a teveccüh ediyordu.

Temel bir kaide olarak “Mahlukatın nefesleri adedince Hakk’a ulaştıran yollar vardır.” Hepsi Kur’an ve Sünnet’e dayanan bu yollardan bazıları giderek sistemleşmeye başlıyordu. Müteakip asırlarda bunlardan her biri, tasavvufun içerisinde birbirinden güzel kolları oluşturacaktı. Nitekim Şah Abdülkadir Geylanî ve Ahmed Rifaî Hazretleri’nin yaşadığı hicrî VI. miladî XII. asırdan itibaren farklı irşad usulleriyle tarikatlar zuhur ederek Kadirîlik, Rufaîlik, Mevlevîlik, Nakşîlik gibi tarikatlar kuruldu ve İslâm dünyasının dört bir yanını nura gark ettiler. Allah onlardan razı olsun.

Sonuç itibarıyla; Fıkıh, Kelâm, Tefsir, Hadis, Tasavvuf ve sair ilimlerin her biri dinin kendisinden başka bir şey değildir. Bunlar her ne kadar müstakil birer ilim haline gelseler de, tek bir tanesini bile şeriattan ayrı düşünmek dalâlettir. Zira bunlardan herhangi birini şeriattan ayrı düşünmek Kur’an ve Sünnet’in bir bölümünü yok saymaktır. Akaid veya Kelâm ilmi olmasa ortada din ve inanç esasları diye bir şey kalmaz. Fıkıh olmasa, Hakk’a nasıl ibadet edileceği ve kullar arasında nasıl muamele edileceği anlaşılmaz. Tasavvuf olmasa, bütün ibadetlerin ruhu yok olur ve ibadetler sadece şekillerden ibaret hale dönüşerek boşa gider. Nefs ve şeytanın hileleri bilinip onlara karşı tavır alınmadığı için de din-iman yıkılmaya mahkûm olur. Tefsir ve Hadis ilmi olmasa zaten diğer ilimler hiç olmaz.

O bakımdan bir müminin Akaid, Fıkıh ve Tasavvuf ilimlerini hiç değilse ihtiyaç miktarınca öğrenmesi farzdır. Zira dinin müstakim olarak yaşanması ancak bu ilimleri öğrenmekle mümkün olabilir.

Ahmet Safa ( Allah razı olsun)

Read More

Dünya İle İlgili Özlü Sözler

Dünyaya az meylet, rahat yaşarsın.
Allah, dinini düzelten kişinin dünyasını da düzeltir. (Hz. Ali)
Dünya yılan gibidir, cildi yumuşak fakat zehiri öldürücüdür. Hoşuna giden şeylerden uzaklaş ki sana yaklaşmasın. (Hz. Ali)
İnsanlar dünya işlerinde hırs içinde ve tedbir peşisusunda akıl ve kuvvete göre pay alamazlar. Nice büyük insanlar vardır ki dünya onlara gülmez. Eğer kuvvet ve zorbalıkla dünya ele geçseydi, kartallar serçe kuşlarına rızık bırakmazlardı. (Hz. Ali)
“Dünya sizi aldatmasın!” Bunu kim söylüyor? Cenab-ı Hakk söylüyor. Dünyayı onu yaratandan daha iyi bilen olur mu? O halde dünyadan sakının. (Hasan Basrî)
Ademoğlunun canı dünyadan ancak üç hasretle çıkıyor: Derlediğinden doyasıya yiyememek, emeline varamamak, yapacağı sefer için yeterli azık edinememek. (Hasan Basrî)
Sevgilinin sevmediğini sevmek, sevgi alâmeti değildir. Rabbimiz dünyayı kötüledi, biz ise onu övmekle meşgulüz. (İbrahim Edhem)
Nasıl ki beden hastalandığı zaman yeme, içme, uyku ve istirahatten zevk almazsa, kalb de dünya hastalığına tutulunca vaz ve nasihatten zevk almaz. (Mâlik bin Dinar)
Dünya şehvetlerle donatılmış, âfetlerle kuşatılmıştır. Dünya malının helalinin hesabı, haramının azabı vardır. Dünyaya yakınlık ve ilginiz ona göre olsun. (İbn-i Semmak)
Dünyayı arayıp ahireti bulanı hiç görmedik. Ama ahireti arayıp dünyayı bulanı gördük. (Ebû Said Hasan Basrî)
Dünyanın az şeyini istemek, ahiretin çok şeyini kaybetmek demektir. (Ka’b el-Kurâzî)
Dostlar arasında ülfet ve bağlılığın kalkması, dünya sevgisi sebebiyledir. (Hamdun Kassar)
Ahireti isteyen, dünyasına zarar verir; dünyasını isteyen ahiretine zarar verir. Sen ebedi olan için fani olana zarar ver. (Amr bin Mürre)
Dünya üzerindekileri besler, büyütür, sonra onları yine kendi yer. (Ahmed er-Rufaî)

Read More

Zikr Adabı

Hak dostu Mevlânâ Hazretleri der ki:

“Ağızla, dille, duymadan, düşünmeden (papağan gibi) edilen zikir, noksan bir hayaldir. Padişahça, yani cân u gönülden, hayranlık duyarak yapılan zikir ise, sözlerden de, kelimelerden de âzâdedir… Ey O’nu bulamadan, sadece, O’nun adını yeterli bulan kişi! «Hû» kadehinden içmeden, nasıl olur da benlik arzularından kurtulabilirsin?”

Eşrefoğlu Rûmî Hazretleri, zikri üç mertebeye ayırır:

“Birincisi, dil zikrederken gönlün ondan gâfil olmasıdır. Bu, avâmın zikridir.
İkincisi, hem dil hem de gönül ile zikretmektir ki bu, havâssın zikridir.
Üçüncüsü, hem dille hem gönülle hem de bütün âzâlarla zikretmektir. Bu da hâssü’l-havâssın zikridir…”
ALLAH’I ZİKRETMEK TEKRARLAMAKTAN İBARET DEĞİLDİR

Yani Allâh’ı zikretmek, sırf “Allah” lâfzını tekrarlamaktan ibâret değildir.

Zikir, ancak tahassüs istîdâdının merkezi olan kalpte mekân bulduğu zaman niyet ve amellerin düzelip seviye kazanmasına vesîle olur. Bunun içindir ki;

“Zikrin başı tevhid (Hakk’ı birlemek);
Ortası, tecrid (Hakk’ın dışındaki varlıklardan kalbi arındırmak);
Nihâyeti ise tefrid (sadece Allah ile baş başa kalıp her an Allâh’ın rızâsını arayabilmek)tir.” denilmiştir.
MÜFERRİDLER KİMLERDİR?

Peygamber Efendimiz –sallâllahu aleyhi ve sellem- de tefrîd ehli hakkında; “Müferridler yarışı kazandı.” buyurmuştur. Ashâb:

“Müferridler kimdir, yâ Rasûlâllah?” diye sorduklarında da:

“Allâh’ı çok zikreden erkeklerle kadınlardır.” buyurmuştur. (Müslim, Zikir, 4)

Hazret-i Ali –radıyallahu anh- da sahâbe-i kirâmın zikir hâlini şöyle vasfetmiştir:

“Onlar, Allâh’ın ismi zikredildiği zaman, fırtınalı bir günde ağaçların rüzgârdan etkilendikleri gibi sarsılırlar, gözyaşları elbiselerinin üzerine süzülürdü.” (Ebû Nuaym, Hilye, 1/76)

Read More