Derviş

 

(Bir tarikata ve şeyhe bağlı olan mürid, sûfiyâne bir hayat yaşayan kişi.)

Farsça bir kelime olmakla birlikte bütün müslüman milletlerin dillerine girmiş olan derviş, esas itibariyle “muhtaç, yoksul ve dilenci” anlamlarına gelirse de, geniş bir coğrafyada uzun süre kullanılması sebebiyle değişik mânâlar kazanmıştır. Kelime Eski Farsça’da (Avesta) drigôş, deryôş ve drigu; Orta Farsça’da (Pehlevîce) driyôş; Yeni Farsça’da derviş şeklinde kullanılmıştır. Bir Derviş(Dervişân da derviş kelimesinin çoğuludur.)

Derviş kelimesinin hangi kökten geldiği kesin olarak bilinmediğinden bu konuda birçok görüş ileri sürülmüştür. Bir görüşe göre kelime “kapı önü” anlamına gelen der-pîşten gelmiştir. Sık sık kapıların önlerinde göründükleri için dilencilere bu ad verilmiştir. Diğer bir görüşe göre “asılmak” anlamındaki der-âvîhten masdarının şimdiki zaman kökü olan der-âviz kelimesinden elde edilmiştir. Kapılara asıldıkları (âvîzede ez-der), kapıları tuttukları için dilencilere derviş denilmiştir. Başka bir görüşe göre ise, kelimenin aslı, “aramak ve dilenmek” anlamındaki der-yûzîden masdarının şimdiki zaman kökü olan der-yûzdür.

Ancak dilencilikle ilgili olan yukarıdaki mânâları sûfîlere yakıştırmak istemeyenler, bu kelimeyi “inci gibi” anlamına gelen dür-vîş şeklinde telaffuz etmeyi tercih etmişlerdir. (bk. Gıyâseddin, s. 364)

Derviş kelimesinin köküyle ilgili görüşler birtakım yakıştırmalar ihtiva etmekle birlikte, kelimenin eskiden beri “yoksul ve dilenci” anlamında kullanılmış olduğu kesindir. Bugün de kapı (der) ile ilgili bulunan deryüze ve deryüzegî kelimeleri, Farsça’da “dilenci” ve “dilencilik” anlamında kullanılmaktadır.

Derviş ve dervişî kelimeleri, erken bir dönemden itibaren zâhidi ve zühdü, sûfiyi ve tasavvufu ifade etmek üzere Arapça’daki fakîr ve fakr kelimelerinin yerine kullanılmıştır, zamanla daha farklı ve daha geniş bir muhteva kazanmıştır. İlk zâhid ve sûfilerin fakra ve fakire büyük değer verdikleri, Ebû Nasr es-Serrâc, Muhammed ibn-i İbrâhim el-Kelâbâzî, Hàce Abdullah Herevî, Ebû Tâlib el-Mekkî ve Abdülkerim el-Kuşeyrî gibi sûfi müelliflerin, eserlerinde bu konuya bir bölüm ayırıp önemini ifade etmelerinden anlaşılmaktadır.

Müstemlî’nin Şerh-i Ta’arruf’u, Hücvîrî’nin Keşfü’l-Mahcûb’u ve Herevî’nin Tabâkàtüs-Sûfiyye’si gibi ilk Farsça tasavvufî eserlerde derviş ve dervişî kelimeleri, fakir ve fakr karşılığı olarak kullanılmıştır. Ebû Şekür-i Belhî (ö. 303/915), Ebû Ferec-i Büstî (ö. 360/970) gibi şairler genel olarak derviş kelimesinin “yoksul” anlamında kullanıldıkları gibi IV. (X.) Yüzyıl’da yazılmış ünlü coğrafya kitabı Hudûdül-Âlem’de kelime bu anlamda geçmektedir. Sa’dî-yi Şîrâzî, zenginlik-fakirlik (tevângeri-dervişî) konusunda bir dervişle giriştiği tartışmayı anlatırken, aynı hususa işaret etmiştir. (Gülistân, s. 174-184)

Başlangıçta fakir gibi derviş kelimesi de hem yoksul kişi, hem de zengin bile olsa her yönden Allah’a muhtaç olduğunun şuuruna sahip sûfî anlamında kullanılıyor. Sûfiler her iki anlamdaki dervişliğe büyük önem veriyorlardı. (Herevî, s. 236-513-606) Bu dönemde dervişlik birinci anlamıyla yoksulluk ve gönül zenginliğini, ikinci anlamıyla fâni olmayı ifade ediyordu.

III. (IX.) Yüzyıl’da mânevî ve ruhanî hayata yönelen müslümanlar arasında iki kuvvetli temayül belirdi. Bunlardan birinin merkezi Irak, diğerinin merkezi Horasan’dı. Hâris el-Muhâsibî, Serî es-Sakatî ve Cüneyd-i Bağdadî gibi ünlülerin önderlik ettikleri Irak’taki harekete “tasavvuf”, mensuplarına da “sûfî” deniliyordu. Bunlar dindarlığın mânevî esaslarına hassasiyetle bağlı kalmakla beraber âdâb, erkân, hırka gibi dış görünüşe ve semâa da önem veriyor, bu özellikleriyle toplumda farklı bir zümre olarak görünüyorlardı.

Bâyezîd-i Bestâmî ve Hamdûn el-Kassâr gibi ünlülerin önderlik ettikleri Horasan’daki harekete ise “melâmet”, mensuplarına da “melâmî” veya “melâmetî” adı veriliyordu. Bunlar halktan biri gibi görünmeyi tercih ettiklerinden kendilerini halktan farklı gösteren davranışlara, hırka ve semâ gibi mensuplarını teşhir eden şeylere kesinlikle karşı idiler. Bu husus, iki derviş tipinin ortaya çıkmasına yol açtı. Irak sûfilerinin dervişliği hem içte (bâtın), hem dışta (zâhir) iken, Horasan Melâmîleri’nin dervişliği sadece içte idi. Bu iki derviş tipi her dönemde varlığını sürdürmüştür.

İlk dönemlerde güçlü bir ruhî cazibesi olan irfan ve ahlâk sahibi şeyhler etrafında toplanan dervişler mescidlerde, evlerde ve özellikle zâviyelerde mürşidlerinin sohbetinden faydalanma fırsatını buluyorlardı. Tayfüriyye, Muhâsibiyye, Cüneydiyye, Kassâriyye, Sehliyye ve Hakîmiyye gibi çeşitli adlar altında toplanan derviş zümreleri (Hücvîrî, s. 263-294) birtakım farklılıklar göstermekle beraber tasavvufun temel ilkelerinde birleşiyorlardı. Daha çocukken babasıyla düzenli bir şeklide dervişlerin sohbetlerine katılan ünlü sûfî Ebû Said-i Ebül Hayr (ö. 340/915), Esrârüt-Tevhid adlı eserinde dervişliğin esaslarını ve âdâbını ortaya koymuştu.

Dervişlik, bir riyâzet ve mücâhede faaliyetiyle başlar. Sıkı bir perhize (imsak) girilen bu dönemde yeme, içme, konuşma ve uyuma en aza indirilir; ibadet, zikir ve tefekkür arttırılır; nefsin arzularına hâkim olmaya, ölçülü ve disiplinli yaşamaya, böylece ruhî bir erginlik ve mânevi olgunluğa ulaşmaya çalışılır. Çile hırkasını giyen derviş, istediği gibi hareket edemez, zorluklara dayanmak mecburiyetindedir. Dervişin muradına ermesi için sabırlı ve tahammüllü olması şarttır.

Dervişlerin bir özelliği de gezgin olmalarıdır. Bütün tasavvufî eserlerde sefere çıkma ve seyahat etmenin önemi üzerinde durulmuş ve âdâbı anlatılmıştır. Tekke ve zâviyeler, mescidler, imarethâneler, harabe ve viraneler, hatta mağaralar gezgin dervişlerin konakladıkları ve geceledikleri yerlerdir. Bazı dervişler tasavvuf yoluna girdiklerinde, bazıları da olgunluk döneminde sefere çıkmışlar, bir kısmı ise sefere hiç ihtiyaç duymadıklarından bulundukları yeri terketmemişlerdir. Seferin amacı çile çekmek, nefsi zorluklara alıştırıp eğitmek, bilgili ve iyi hal sahibi kişilerle görüşüp kendilerinden faydalanmak, Allah’ın büyüklüğünü gösteren değişik şeyler görüp ibret almaktır. Esasen dervişlik, maddî âlemden ruhî âleme doğru yapılan mânevî bir seferden ibarettir. (bk. Sefer; Sülük)

Genellikle kılık ve kıyafetlerine önem vermeyen dervişlerin üstleri başları toz toprak içinde, elbiseleri kirli, saç ve sakalları uzun ve bakımsızdır. İç yüzlerinin iyi olması için, dış yüzlerinin çirkin görünmesi gerektiğine inanırlar. Bazan da halkın tepkisini çeken bu tür görünümü, gerçek kişiliklerini gizlemenin bir aracı sayarlar. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, bunları “hırka altındaki sultanlar” diye tanıtır. (bk. Mesnevî, 1.K)

III. (IX.) Yüzyıl’dan itibaren dış tesirlerle İslâm’ın özü ile uyuşmayan birtakım inanç, düşünce ve davranışlara sahip bazı derviş toplulukları ortaya çıktı. Şeriat ulemâsının İbâhiyyeci saydıkları bu topluluklar gerçek sûfiler tarafından da dışlanmışlardır. Bu durum, biri Sünnîlerce kabul edilen (bâ-şer, hakîkî), diğer reddedilen (bî-şer, sûrî) iki derviş tipinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Sa’dî-yi Şirâzî Gülistân’da her iki tipi de çok güzel bir şekilde tasvir etmiştir.

Sünnîliğin kabul ettiği hakiki derviş yoksuldur. Bir hırka, bir lokma ile yetinir, kendi kendine yeterlidir. Miskinliğiyle övünür, ancak yoksulluğunu hiçbir zaman çıkar sağlamanın bir aracı olarak görmez. İbrâhim ibn-i Edhem gibi el emeği ve alın teriyle geçinir. Gönlü zengin, eli açıktır. Zengin bile olsa, servet gönlünde değil elindedir. Herkese yardım eder, uğradığı haksızlıklara tahammül gösterir, bütün insanları sever. Dövene karşı elsiz, sövene karşı dilsizdir. Yaratandan ötürü yaratılanı hoş görür. Yetmişiki millete bir gözle bakar, günahkâr insanlardan yüz çevirmez. Edepsizlerden bile edep öğrenmeyi bilir.

Sa’dî’nin deyimiyle, “Derviş gönül ehlidir, Allah adamıdır. Çiğnendikçe daha iyi ürün veren toprağa benzer. Sevimli ve güzel yüzlüdür, soğuk tabiatlı ve asık suratlı değildir. Herkesi anlamaya ve derdine deva bulmaya çalışır. Ermiş ve ergin bir insandır. Dervişin eli, gönlü ve bedeni boştur; elinde mal, gönlünde mal edinme arzusu bulunmaz, bedeniyle günaha girmez. (Ahmed-i Câmî, s. 216)

Aslında dervişlik çok zor bir yoldur. Bu zorluk hakkıyla bilinseydi, kimse dervişliğe talip olmazdı. Yûnus Emre, “Sen derviş olamazsın” diye başlayan şiirinde bu hususu güzel bir şekilde dile getirmiştir. Bu tür fedâkâr ve idealist dervişler, Anadolu ve Rumeli’nin fethinde ve İslâmlaştırılmasında önemli hizmetler ifa etmişlerdir. (Barkan, 11, 279-353)

VI. (XII) ve daha sonraki yüzyıllarda ortaya çıkan Kâdiriyye, Rifâiyye, Kübreviyye, Şâzeliyye gibi tarikatlar da kendilerine has bir derviş tipi oluşturmuşlardır. Bu tarikatlara giren müridler tarikat pîrine nisbetle anılırdı. (Kâdirî dervişleri, Rifâi dervişleri, Yesevî dervişleri gibi.) Bununla beraber tarikatların yaygın olduğu çağlarda bile belli bir tarikata bağlı olmayan derviş zümreleri mevcuttu. Tarikat ve tekke dönemindeki dervişlerin kendilerine has bir hayat felsefeleri ve yaşama tarzları vardı. Bilhassa geç dönemlerde ellerinde teber, âsâ, tesbih, keşkül, sırtlarında cübbe ve hırka kapı kapı dolaşıp dilenen, def çalarak ilâhiler okuyan, keramet gösterileri yapan, gaybı bildiklerini iddia eden derviş zümreleri ortaya çıkmıştır.

Vâhidî 929’da (1523) yazdığı “Menâkıb-ı Hâce-i Cihân” adlı eserinde Edhemî, Câmî, Şemsî, abdal gibi adlar alan acaip kıyafetli, garip davranışlı derviş zümrelerinden bahseder. “Kapılardan kovulmuş, toza toprağa belenmiş, insanların değer vermediği nice kimseler var ki, şu şey şöyle olacak diye yemin etseler Allah onları yalancı çıkarmaz.” (Müslim, “Birr”, 138, “Cennet”, 48; Tirmizî, “Kıyâmet”, 15, “Menâkıb”, 54; “Menakıb”, 54; İbn-i Mâce “Zühd”, 36) meâlindeki hadisle, bu tip dervişlere işaret edildiği ileri sürülmüştür.

Mevlevîlik’te dedelik makamına gelen canlara derviş denir. Semâzenler de batıda “dönen dervişler” diye bilinir. (Gölpınarlı, s. 367) Raks ve mûsikiye önem veren dervişler yanında, bu gibi şeylerle hiç ilgilenmeyenler de vardır.

Pek çok menkıbe, destan, fıkra, masal ve deyime konu olan dervişler, asırlar boyunca sosyal ve dinî hayatın önemli bir parçası olarak varlıklarını sürdürmüşlerdi. Bugün de İslâm ülkelerinde değişik derviş tiplerine rastlanmaktadır.

Read More

Allahın Sevdiği Kimseler

nsanın kendi kusurlarını görmesi, çok büyük bir fazilettir. Kişi noksanını görmek gibi irfan olmaz. İrfanın yüksek bir derecesidir amma, bu dereceye herkes eremiyor. Çocuk kendi kusurunu göremez, hatasında ısrar eder. Basit bir insan da kusurunu göremez, inad eder. O halde onlara yukarıdan, daha otoriter bir kaynaktan hatalarını kusurlarını göstermek lâzım geliyor. İnsan hatasını görecek, tövbe edecek, istiğfar edecek.

Peygamber SAS Hazretleri buyuruyor ki:

“Ben peygamberken, Allah beni çok yüksek bir mevkîye çıkartmışken, geçmiş ve gelecek günahlarım olsa bile onları affettiğini Fetih Sûresi’nde bildirmişken; ben dahi günde 70 defa, 100 defa tövbe ve istiğfar ediyorum, Allah’tan affımı, mağfiretimi diliyorum.” diyor.

Tabii peygamberler günah işler mi?.. İşlemez. Peygamberliğin vasıflarından birisidir, peygamberler günah işlemekten korunmuşlardır. Allah’ın sevgili kullarıdır, günah işlemezler ama, Peygamber Efendimiz niye tövbe ve istiğfar ediyor?.. En yüksek makamın da, o makamın yüksekliğiyle mütenâsib âdâbı vardır.

Allah’a en yakın kul olan Peygamber-i Zîşân Efendimiz’in “Kàbe kavseyni ev ednâ” makamının da tabii, bir edebi var… Riayet ettiği yüksek edepler var… Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Mi’rac olayı anlatılırken:

(Mâ zağal basaru ve mâ tağà) [Onun gözü oradan ne kaydı ve ne de onu aştı.] buyruluyor. Peygamber Efendimiz’in Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin huzur-u izzetine vâsıl olduğu zaman, kabul olunduğu zaman ne kadar güzel bir edeble hareket ettiğini, Allah’ın nasıl sevgisini kazandığını bu ayet-i kerime bildiriyor. Her yüksek makamın edebi olduğu için ve çok mütevâzi olduğundan ve haklı olarak, “Yâ Rabbi sana hakkıyla ibadet edemedim!” dediği de rivayet ediliyor.

Tabii, hiç bir kul Allah-u Teâlâ’ya hakkıyla ibadet edemez. Çünkü, her şeyimiz Allah’tan olduğu için, her an Allah’a ibadet halinde olmamız lâzım!.. Her an ibadet ve taatte bulunmak da kolay bir şey değil… İbadeti de kaliteli yapmak kolay değil… Ne kadar kaliteli yapılsa da beşer olduğu için, en yüksek kaliteye göre ufak tefek bir takım eksiklikler olabileceği için, Peygamber Efendimiz dahi günde 70 defa, 100 defa istiğfar ettiğini bildiriyor. Bu ne demek?.. Yâni, “Ben peygamberken böyle yapıyorum, siz de bu edebe riayet edin!.. Kendinizi kontrol edin, Allah’tan af dileyin!” demek…

İnsan tövbe ve istiğfar edince, Allah’tan af dileyince Allah affediyor. Hattâ bir müjdeli hadis-i şerif var: “Bir kul hatasını anlasa, Allah-u Teâlâ’ya karşı yaptığı işin yanlış olduğunu anlasa, içine pişmanlık düşse, kalbine bir yanma düşse, ‘Ah ben niye bu işi yaptım?’ diye acısını gönlünde hissetmeye başladığı zaman, daha diliyle ‘Affet beni Allahım!’ demeden, istiğfar etmeden Allah onu affeder.” buyruluyor.

Biliyoruz ki, Allah-u Teâlâ Hazretleri insanların gönüllerine bakıyor. Gönüllerinden geçen duyguları da biliyor. Onlara göre, niyetlere göre insanı değerlendiriyor. Demek ki hatalı olup olmadığımızı kontrol altında tutmalı ve uyanık bir müslüman olmalıyız. Hatamız varsa hemen dönmeliyiz. Dönmeye tövbe deniyor Arapçada… Affımızı mağfiretimizi istemeliyiz. Ona da istiğfar deniliyor. Tabii ondan sonra kendimizi düzeltip iyi bir kul olmaya gayret etmeliyiz.

Bir başka hadis-i şerif var; tövbenin ne kadar güzel olduğunu, ne kadar tesirli olduğunu gösteren… İmam Beyhakî’nin Enes RA’den rivayet ettiği bir hadis-i şerif… Buyuruyor ki SAS Efendimiz:

(İnnallàhe teâlâ yekl) Allah-u Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki: (İnnî leühimmü ehlil-ardı azâben) “Ben yer yüzündeki ahaliye, insanoğluna yaptıkları kusurlardan dolayı azab etmeye davranıyorum, düşünüyorum; (feizâ nazartü ilâ ummâri büyûtî) benim mescidlerimin müdavimleri, onları mânevî bakımdan imar eden abidleri, halis muhlis müslümanları gördüğüm zaman; (vel-mütehâbbîne fiyye) benim için birbirleriyle samimi dostluk kuran müminleri, o sıcak kardeşlik duygusu içinde gördüğüm zaman; (vel-müstağfirîne bil-eshâr) gecenin sonlarında, seher vakitlerinde, herkes uykuda iken kalkıp abdest alıp da, ‘Aman yâ Rabbi!’ deyip, tövbe ve istiğfar edip, göz yaşı döktüklerini gördüğüm zaman; (saraftü azâbî anhüm) o düşündüğüm azabı onlardan kaldırıyorum, onlara azab etmiyorum, vaz geçiyorum.” buyuruyor.

Demek ki, sevgili dinleyiciler! Gericilik diyorlar, müslümanları değişik şekilde göstermeye çalışıyorlar, karalıyorlar, aleyhinde yazıyorlar, çiziyorlar ama; işin aslında insanların dünyada azab görmemesinin, huzur içinde yaşamasının mânevî sebebi, mescidlerde ibadet eden o mübarek insanlar… O samimi olarak birbirlerini seven müslümanlar… O geceleri kalkıp da seccadesini serip, göz yaşı döküp, Allah diyen àşık-ı sàdıklar… Yâni, onların yüzü suyu hürmetine insanlar sağlık ve afiyet içinde yaşıyorlar da, yine de dindarlara kızıyorlar, dine kızıyorlar, çeşitli ileri geri sözler söyleyebiliyorlar.

Şimdi bu ikinci hadis-i şerife çok dikkatle bir daha eğilelim: Allah-u Teâlâ Hazretleri azab edecekken azabını kaldırıyor, kullarını bağışlıyor. Kimler hürmetine?.. (Ummâri büyûtî) “Benim evlerimi imar eden insanlar hürmetine…” diyor Allah-u Teâlâ Hazretleri… Büyûtî dediği, yâni benim evlerim dediği nereleridir?.. Mescidlerdir. Mescidler Allah-u Teâlâ’nın evleridir. Ne güzel… Yâni biz mescide gittiğimiz zaman, ne yapmış oluyoruz?.. Allah-u Teâlâ Hazretleri’ni evinde ziyaret etmiş oluyoruz. Ne kadar hoş bir şey!..

Hani insan sevdiği yüksek bir şahsiyetin konağının kapısına gitse, sarayına gitse, huzura alınsa ne kadar memnun olur. Biz de Allah-u Teâlâ Hazretleri’ni istediğimiz zaman, günde en aşağı beş defa ziyaret edebiliyoruz. Ezanlar okunup da bize bir de davet oluyor. Müezzinler minarelerden “Hayye ales-salâh!.. Hayye alel-felâh!..” derken, Allah-u Teâlâ bizi evine kendisi davet ediyor. Ne kadar büyük bir şeref!.. O davet kaçırılır mı?..

Allah kullarını evine davet ediyor, “Gelin benim evime!” diye… Kapılar açık ve ne güzel ev ki kapılarında bekçileri yok, engellemeler yok… Bilet kontrolları yok, aramalar taramalar yok… Protokol yok… İnsan samîmî olarak Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin evine gidiyor… Orada can u gönülden Allah-u Teâlâ Hazretleri’ne, Rabbine ibadet ediyor.

Burda ibadet edenler demiyor da, imar eden kişiler diyor. Buradan anlıyoruz ki, mescidlerin mâmur olması, şen olması içinde cemaatın olmasından dolayıdır. Düşünelim ki çok basit yapılmış, çadır veya baraka veya çardak bir mescid; öyle düşünelim. Köylü fakir olduğundan bir çardak yapmış kendisine mescid olarak, çok basit… Amma içinde cemaati çoksa, orası mâmur oluyor. Yâni bakımlı, imarlı, süslü, ziynetli oluyor. Neden?.. Cemaat var… Cemaat onu ziynetlendiriyor, mâmur hale getiriyor. Bu çok önemli…

Allah’ın mescidlerine gidilmediği zaman, mescidler harab olmuş oluyor. İsterse betondan yapılmış olsun, isterse duvarları nakışlarla altın yaldızlarla süslenmiş olsun… Kapısı çok güzel ağaçtan yapılmış, minberi çok güzel ağaçtan oyulmuş; iyi, güzel ama, içinde hiç insan yok!.. Demek ki, bu cami maddeten ne kadar mamur gibi görünse de, aslında harabedir. Neden?.. İçinde cemaat yok…

O halde, semtimizdeki camileri harabe haline getirme vebalini de yüklenmeyelim sevgili dinleyiciler!.. Yâni, sen evinde namaz kıldığın zaman, camiye gitmediğin zaman, o camiyi adetâ harab etmiş oluyorsun. Yerle bir etmiş oluyorsun. Sen o camiye gittiğin zaman imar etmiş, bakımlı hale getirmiş oluyorsun.

Tabii bu, bizim içimizde bir ibadethane sevgisi olmasına bağlı… İnsanın gönlünde ibadethane sevgisi varsa, ibadetini camide gidip yapma aşkı ve sevgisi varsa onun hakkında çok müjdeli hadisi şerifler var. Allah-u Teâlâ Hazretleri böyle ibadet sevgisi olanlara, kıyamet gününde Arş-ı A’lâ’nın altında, nurdan minberler verecek. Orada oturtacak, mahşer gününün sıkıntılarına onları uğratmayacak. O halde öyle insanlar olmaya gayret edelim, çevremizdeki mescidleri ma’mur tutalım. Cemaatsiz bırakmak suretiyle, harabe haline getirmeyelim!..

Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin sevdiği ikinci grup kimlermiş ki onların yüzü suyu hürmetine azabı çekiyor, yapmıyor: (Elmütehâbbîne fiyye) “Benim için birbirlerine muhabbet eden, birbirleriyle arkadaş ve dost olan kişileri gördüğüm zaman, azabdan vazgeçerim!” buyuruyor. Bu da o kadar önemli bir şey ki muhterem kardeşlerim! Biz müslümanlar o kadar kolaydan Allahın rızasını kazanabiliriz ki, o kadar büyük sevapları kolaylıkla alabiliriz ki, o kadar yüksek makamlara kolaylıkla çıkabiliriz ki; ama ah dinimizin inceliklerini bilsek, İslâm’ı doğru tanısak!..

Bakın, İslâm’ı biz de doğru tanımıyoruz. Biz doğru tanımadığımızdan, çevremizde İslâm’dan uzak yaşayanlar da doğru tanımadığından İslâm’a düşman gözüyle bakıyor, İslâm’ı kötü görüyorlar. Yani aslında Avrupalıların içinde bile İslâm’ı inceleyen; sadece Avrupalı değil Amerikalı, Kanadalı, Hintli, Japon… her yerdeki gayrimüslim, İslâm’la müşerref olmamış insanlar İslâm’ı inceledikleri zaman, İslâm’a hayran kalıyorlar.

Biliyorsunuz, meşhur filozof Volter var… O nasıl medhetmiş Peygamber Efendimiz’i, dinimizi?.. Bazı filozofların dinimizi inceleyip sonunda müslüman olduklarını biliyoruz. Ah şu İslâm’ın güzelliklerini biz de bilsek!.. Babadan, dededen, ecdattan, böyle soyca hep müslüman olarak gelmiş bir sülâlenin evlâdı olarak yaşayan şu müslümanlar, ellerindeki cevherin kıymetini bilse, İslâm’ın içindeki güzel hükümleri bilse, başkalarına anlatsa da, kimse İslâm’a düşman olmasa…

Ben gazetecilere bakıyorum; İslâm’ın bir iki meselesini öne getirip karalamaya çalışıyorlar. Halbuki bu yanlış…

–Efendim işte cihad var!..

–Peki, Sırplara karşı cihad etmeyelim mi yani şimdi? Saldırıyor, evimizi yıkıyor, köyümüzü yıkıyor… Biz huzur içinde yaşayalım derken, saldırıyor.

Cihadın gereği ortaya çıkıyor. Cihad olmaması yeryüzünün fesada uğramasına sebep olur. Cihad elbette gerekli.. Yâni, çok güzel şeyler de kötü gösterilebiliyor.

Şimdi tıbbı ele alalım: Ben şimdi elime kalemi alsam, şu güzelim tıbbı kötülemeye kalksam, desem ki:

“–Aman efendim, bu doktorlar ne kadar fena insanlar!..”

“–Niye?..”

“–Ellerine iğneleri alıyorlar, hart batırıyorlar insanın butlarına, kollarına; kanlar çıkıyor… Ellerine keskin neşterleri alıyorlar; cart karnını yırtıyorlar, kesiyorlar uzuvlarını… Aman bu doktorların hiç yanına yaklaşmayın!.. Hele insanlara bir takım haplar veriyorlar, şuruplar veriyorlar. İçiyorsun, zehir gibi ağzın berbat oluyor… Aman bu doktorlar ne fenâ!..” desem herkes gülmez mi?.. Güler.

“–Kardeşim! Bunlar böyle ama hepsinin faydası var… Bunlar olmazsa, vaziyet daha kötüye gidecek. Bunların hepsini sen hoş gör! Sen genel yapısıyla tıbba bak!..” der.

İşte bunun gibi, insanların da müslümanlığa böyle bakması lâzım.

(Vel-mütehâbbîne fiyye) “Benim için birbirlerine muhabbet eden, birbirleriyle arkadaş ve dost olan kişileri gördüğüm zaman, hak ettikleri azabdan vazgeçerim!” buyuruyor. İslâm sevgi dinidir diye bastıra bastıra söyleyebilirsiniz. Ve birbirinizi sevmek için adım atın! Kucaklaşın, birbirinizi sevin!..

Ben şu Türkiye’nin haline bakıyorum da ne kadar üzülüyorum bilseniz!.. İlerici-gerici diye bir ayırım… Sünnî-alevî diye bir başka ayırım… Türk-Kürt diye bir başka ayırım… Ne lüzum var?.. Allah’ın birbirini seven insanlara bu kadar mükâfatları verdiği dinimizde aşikâr iken; birbirimiz sevmek, birbirimizle dost olmak, birbirimize iyilik yapmak varken, bu düşmanlık niye?.. Dostluk varken, düşmanlık niye?.. Mutluluk varken, mutsuzluk niye?.. Huzur içinde yaşamak varken, kavga niye?.. Sıhhatli yaşamak varken, birbirimizi yaralayıp, öldürüp hapse girmek, kabre girmek niye?..

İnsanların bunları anlaması lâzım!.. Tabii, biraz da ben kendimizi kusurlu görüyorum. Anlatamamışız İslâm’ın ne kadar güzel olduğunu… Bakın siz duyuyorsunuz bunları, anlatın!.. Allah-u Teâlâ birbirlerini sevenleri çok seviyor.

(Vel müstağfirine bil eshâr) “Seher vakitlerinde istiğfar eden insanlar…” Tevbe ve istiğfar gece de olur, gündüz de olur ama, seher vaktinde istiğfar etmek diyor bu hadisi şerifte Peygamber Efendimiz… Muhterem kardeşlerim! Seher vakti, sahur vakti, gecenin sonu; henüz daha sabah vakti girmeden, imsak kesilmeden önceki zaman kimlerin zamanıdır, biliyor musunuz?.. Aşık-ı sàdıkların zamanıdır.

Çünkü o zaman herkes uykudadır, hiç kimsenin kimseden haberi yoktur. Riyâ yoktur, gösteriş yoktur, şöhret afetine bulaşmak yoktur. O zaman aşık-ı sadıklar, Allah’ı seven muhibbi sadıklar… Aşık-ı sadık olmak İslâm’ın en yüksek mertebesidir. Mutasavvıflar böyle söylüyor. Tasavvufta en yüksek mertebe aşk makamıdır. O aşık-ı sadıklar kalkıyorlar, seccadelerine oturuyorlar, tesbihleri ellerine alıyorlar… Kur’an-ı Kerim’i ellerine alıyorlar… Allah diyorlar, “Lâ ilâhe illallah” diyorlar… Gözyaşları döküyorlar, yalvarıyorlar, dua ediyorlar… Ne kadar güzel!..

Gündüz de ibadet olur. Günde beş vakit ibadetin zamanları var… Ama gecenin ibadetinin hali ve tadı başkadır. Tatmayan bilmez; tadan da o zevkten dolayı bir daha onu bırakmak istemez! Bize, geceleri de ibadet ederek Allah-u Teâlâ’yı zikretmeyi tavsiye ediyor hadis-i şerif… Ben de tabii nakleden bir kimse olarak, size tavsiye ediyorum.

Böyle yapalım, birbirimizi sevelim!.. Geceleri Allah-u Teâlâ Hazretleri’ne âşıkàne niyaz edelim, yalvaralım, dualar edelim!.. Allah’ın evlerini ibadetlerle şenlendirelim, mâmur hale getirelim; camileri dolduralım!.. Allah’ın yolunda yürüyelim!.. Dinimizi öğrenelim ve hayatımızda yaşayalım ki, Allah bizi belâlardan, sıkıntılardan korusun…

Bakın, Türkiye’nin başında bir sürü belâlar var… Kendimiz şahsen mutlu olsak bile, Türkiye namına üzülüyoruz. Nerden geldi bu belâlar diyoruz, bunların kalkması için çareler düşünüyoruz. İşte bunun mânevî çaresi bu… Yâni, sen iyi müslüman olursan, Allah’a güzel ibadet edersen, mümin kardeşlerini seversen; Allah-u Teâlâ Hazretleri belâları, azabları kaldıracak… Bosna’dan, Hersek’ten, Keşmir’den, Kafkasya’dan, Filistin’den, Afrika’dan dünyanın her yerindeki zalimlerin zulmü kalkacak… Yeryüzüne güzellikleri hakim kılacak demek ki… O halde, Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin yolunda yürümeye gayret edelim!..

Allah-u Teâlâ Hazretleri cümlemize tevfikını refîk eylesin… Hakkı hak olarak görmeyi ve ona uymayı nasib eylesin… Duyduklarımızdan ibret alıp, anlayıp, dinleyip onları uygulamayı nasib eylesin…

Tabii, nasihatten murad nasihati tutmaktır. Ayetlerin inmesinden, peygamber gönderilmesinden murad da, insanların tebliğ edilen hakikatleri öğrenip, onlara uymasıdır. İslâm insana dünya ve ahiret saadetini, uyguladığı takdirde sağlayacak…

Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin ahkâmını en güzel tarzda hayatımızda, evimizde ve iş hayatımızda, toplum hayatımızda uygulayalım da bahtiyar eylesin, mutlu eylesin… Hem de ahiretinde sevdiği kullarıyla beraber, cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin, aziz ve sevgili AKRA FM dinleyicileri!..

Allah’ın selâmı, rahmeti üzerinize olsun…

Read More

Allahın Veli Kulları

Peygamber SAS Efendimiz, amcazâdesi mübarek Abdullah ibn-i Abbas RA’nın bize rivayet ettiğine göre, buyurmuşlar ki:

161/4 (Evliyâullàhi min halkıhî) “Yaratıkları, mahlukatı içerisinde Allah’ın evliyâsı, sevgili kulları, dost kulları, evliyaları, (ehlül-cûi vel-ataş) açlık ve susuzluk ehli kimselerdir.” Yâni karınları aç, dudakları susuzluktan kurumuş insanlardır. Cû, açlık demek Arapçada… Ataş da susuzluk demek.

Tabii bu oruç tutmaya işarettir büyük ölçüde. Biz de oruç tuttuğumuz zaman Allah rızası için, hakkımız ve tabii ihtiyacımız olan yemeyi, içmeyi bırakıyoruz bir kenara… “Rabbimiz öyle emretmiş, helâl ama yemeyelim bakalım!” diyoruz. Yemek yemiyoruz, su içmiyoruz.

Kış gününde şimdi Türkiye’deki insanlar su içmemenin önemini belki anlayamazlar ama, bir de bu Ramazanın yazın, ağustosun en sıcak, en uzun günlerine geldiği zamanı düşünelim… O zaman su içmemenin, hele harman yerlerinde çalışan, kazma sallayan, kürek sallayan insanların durumunu bir düşünelim!

Bu oruçtan kinaye olabilir, böyle açlık ve susuzluktan kasıt oruç tutmak olabilir. Büyük ölçüde bu mânâya… Bir de, bu mübarekler fukara kimselerdir, yoksul kimselerdir, belki kimse kendilerine izzet ve itibar etmiyordur; parası yok, kürkü yok, üniforması yok, rütbesi yok, mevkii yok, makamı yok diye… Çünkü insanlar ekseriyetle, Nasreddin Hocamız rahmetlinin “Ye kürküm ye!” dediği gibi, giyime kuşama, kürke itibar ederler. Böyle bir insan biraz hırpânî giyinmişse, eski, yamalı giyinmişse, pek yüzüne bakmazlar, itibar etmezler.

Bu hususta da hadis-i şerifler var:

(Rubbe eş’asa ağbere) “Nice saçı başı dağınık, üstü tozlu insan vardır ki, kimse ona itibar etmez, kimse hoş geldin demez, nasılsın diye izzet ve ikramda bulunmaz; yok olduğu zaman ortalıktan, “Nereye gitti bu zavallıcık?” diye aramaz. Kimse halini hatırını sormaz, söz söylese kulak vermez, itibar etmez; kız istese, “Sen kimsin, maaşın ne, işin gücün ne, kazancın ne?” der, küçümser, kız vermezler. Yâni halk saymıyor, önemsemiyor, ama Allah seviyor.

(Lev akseme alellàhi leeberrehû) Allah’a yemin etseler bir şey için; Allah onların yeminleri çıksın diye o olmayacak işi öyle yapar. Yâni Allah yanında değerleri yüksek, kıymetleri fazla, duaları makbul, Allah’ın sevgili kulu… Yâni bazen böyle aç, susuz, fukara-i sâbirînden, yoklukta Allah’a ibadetini devam ettirebilen insanlardan evliya olur. O da mümkün.

(İnnel-insâne leyetgà. En raâhüstağnâ) [İnsanoğlu kendini müstağnî sayarak azgınlık eder.] buyruluyor ayet-i kerimede… Maalesef garip bir ters durum: Nimet çok oldukça şükrün çok olması lâzım gelirken, nimet çoğaldıkça şükür azalıyor, itaat azalıyor, isyan çoğalıyor. Allah parayı verdikçe, zenginliği verdikçe, taşkınlık, eğlence, içki, kumar, lüks, sefahat, kibir, ücub, debdebe, çalım, saltanat, şa’şaa… aksine böyle şeyler oluyor. Halbuki parası arttıkça, nimeti arttıkça Allah’a şükrünün, itaatinin artması lâzım gelirken, umûmiyetle insanoğlu, zenginleştikçe tuğyanı da artıyor. İnsanoğlu parayı gördü mü şımarıp şaşırabiliyor.

Fukaranın gönlü ezik oluyor. Herkes azarladığı için, önemsemediği için, boynu bükük oluyor, kalbi yaralı oluyor, gözü yaşlı oluyor. Allah da kalbi kırıkları, gözü yaşlıları seviyor. O da olabilir. Ama biraz da böyle oruç îma ediliyor gibi bu sözlerden…

Elbette Allah-u Teâlâ Hazretleri orucu çok seviyor, bunu biliyoruz. “Oruç bana karşı yapılmış güzel bir ibadettir, onun mükâfatını ben çok fazla miktarda vereceğim.” diye vaadi vardır. Oruçlu olmak, Allah rızası için yemesini, içmesini, şehevâtını, arzularını, isteklerini dizginlemek ve sabretmek çok güzel bir şey… Eğer orucu Rasûlüllah Efendimiz’in bize öğrettiği, tavsiye buyurduğu şekilde tutarsak, şu Ramazanda biz de, Allah’ın sevgili kulu olma sıfatına bürünmüş oluyoruz.

Ama, Ramazanın ilk gününde de kardeşlerime hatırlatmıştım: Bakın, orucun sadece yemeden, içmeden kesilmek mânâsına olmadığını iyice aklınıza yerleştirin! Oruçlu olan kimse harama bakmayacak, oruçlu olan kimse haramı dinlemeyecek, oruçlu olan kimse gıybet ve dedikodu etmeyecek… Gel sen de, etraftaki müslümanların halini seyret. Radyolarda, televizyonlarda, kanallarda, programlarda gıybet, dedikodu, iftira, yalan, dolan, entrika, dümen… Allah Allah!.. Sanki Ramazanda hiç olmayacak şeyler, daha fazla yapılmağa başlandı gibi bir durum var. Acayip bir şey…

Demek ki, oruçlu olmakla biz Allah’ın sevdiği bir durumda bulunuyoruz. Allah’ın evliyası da halk arasında aç ve susuz kalan kimselermiş. Belki çok oruç tuttukları için, belki acizâne, fakîrâne, yoksul olduklarından, horlanmış, kalbi kırık kimseler olduklarındandır.

Hadis’in devamında, başka bir tehdide geçiyor Peygamber Efendimiz:

(Femen âzâhüm) “Kim bu Allah’ın evliyâsı olan mübarekleri ezâlandırır, üzer, hatırlarını kırar, kendilerini mahzun ederse; (intekamallàhu minhü) Allah bu eza cefa eden insandan, o mazlumun intikamını alır. O ezâ cefâ eden, ezâcı, cefâcı zâlimi, gaddarı, hâini, Allah cezâlandırır, Allah intikam alır. (Ve heteke sütrehû) Perdesini yırtar, parçalar. Artık yüzünün ar, namus perdesini yırtar parçalar. Kendisini azaba karşı koruyucu durumda olan siperleri darmadağın eder. Allah’ın azabının kendisine gelmesine engel olacak şeyler kalmaz artık ortada… (Ve harrame aleyhi îşehû min cennetihî) Allah cennetinde yaşamayı ona haram eder, cennetine sokmaz.”

Demek ki bu hadis-i şerif’in ikinci cümlesinde Allah’ın dostlarını, evliyâsını üzmemek gerektiğini, üzenlerin de Allah tarafından cezalandırılacağını Peygamber SAS Efendimiz buyurmuş oluyor. Hadisin baş tarafındaki ifadede sevindik biraz… Demek ki biz de oruç tutuyoruz, inşaallah Allah bizi de sevgili kulları arasına dahil eder, bizi de evliyâsı arasına alır diye içimizde bir ümit beliriyor.

Allah hepimizi sevgili kullarından, evliyâsından eylesin… Evliyâsı ile beraber haşreylesin… Sevdiği, himâye ettiği, koruduğu kullarından eylesin…

Bu hususta bir başka hadis-i şerife geçmek istiyorum. Hz. Aişe-i Sıddîka Validemiz’den ikinci bir hadis-i şerif. İbn-i Asâkir, Beyhakî, Hakîm, Tayalisî, İbn-i Abdülber, Ahmed ibn-i Hanbel gibi hadis alimleri kitaplarında bu hadis-i şerifi yazmışlar. Burada evliyâdan bahsederek başladığımız için, bu mübarek hadis-i şerifi burada okumak istiyorum.

Peygamberimiz şöyle buyuruyor:

330/5 (Kàlellàhu azze ve celle) “Aziz ve celil Allah-u Teâlâ buyurdu ki…” diye başlıyor. Demek ki, Allah-u Teâlâ Hazretleri mahremâne Rasûlüllah SAS Efendimiz’e bu hususları bildirmiş. Hadis-i kudsî, yâni Rasûlüllah’a Allah-u Teâlâ Hazretleri mânâsını ilham buyurmuş. Ne buyurmuş:

(Men âzâ lî veliyyen) “Kim benim bir velîmi ezalandırırsa, sevgili kulumu, dost kulumu kim ezalandırırsa; (fekad istehalle muharebetî) benimle harbi helâl hale getirmiş olur. Benimle harb etmeyi başlatmış olur. Benim onunla harb etmemi meşru ve gerekli hale getirmiş olur.”

O sebep oldu. Evliyâsını ezâlandırarak Allah’ın kendisiyle harb etmesine sebep oldu.

Bu deminki hadis-i şerifin, başka kelimelerle aynı mânânın ifadesidir. Demek ki Allah-u Teâlâ Hazretleri sevgili kullarını ezenleri, üzenleri, onlara karşı tecâvüzkâr olanları dünyada da ahirette de cezalandırıyor. Ahirette cennetine sokmayacak, dünyada da harb edecek, dünyayı başına dar edecek; iki cihanda hasired-dünya vel-âhireh olacak.

Neden?.. Edepsiz, zâlim, Allah’ın sevdiğini üzüyor. Halbuki insanın, Allah’ın rızasını kazanmak için, Allah’ın sevdiği şeyleri yapması lâzım! Sevdiği kulları sevmesi lâzım, sevmediği işleri yapmaması lâzım!.. Ezâ, cefâ, zülüm, cevir yapmaması lâzım!.. Gıybet, dedikodu etmemesi lâzım!.. Haksızlık işlememesi lâzım, birisinin hakkını çiğnememesi lâzım, verilmesi gereken hakkını vermekten geri durmaması lâzım!..

Bu hadis-i şerifin devamında Allah-u Teâlâ Hazretleri, Peygamber Efendimiz’e, kulun kendisine nasıl yakın kul olacağını, nasıl yakınlaşacağını, evliya olmanın nasıl başladığını ve nasıl devam edeceğini öğretiyor, ilham ediyor. Peygamber Efendimiz de bize bildirmiş:

(Ve mâ takarrabe abdî bi-misli edâil-ferâiz) “Benim kulum bana, farzları eda etmekten daha güzel bir şekilde yaklaşma yolu bulamaz.” Yâni farzları eda ettiği zaman çok güzel bir şey yapmış olur, yakınlaşma başlar.

Allah’ın farzları nelerdir?.. İşte biliyoruz: Namaz kılmak, Ramazanda oruç tutmak, zenginlerin zekat vermesi, parası, sıhhati olduğu takdirde hac vazifesini yapmak… Din kitaplarımızda, ilmihal kitaplarında yazılmış çeşitli farzlar var. Ben kardeşlerime konuşmalarımda hatırlatıyorum:

Bakın, siz bunları sıralamayı öğrenin! Farzlar nelerdir, sıralayın, alt alta yazın! Hem kendiniz öğrenin, hem de çocuklarınız öğrensin. Hattâ büluğ çağına gelmeden öğretin ki, büluğ çağına erdikten, sorumluluk başladıktan sonra yanlış işler yapmasınlar, farzları ihmal etmesinler, haramları işlemesinler. Bunları herkesin öğrenmesi lâzım!..

Farzları edâ gibi bir başka güzel şeyle kulum bana yaklaşamaz. Önce farzları yapacağız. Bir kul olarak bizim ilk yapacağımız şey, çok dikkat etmemiz gereken ilk önemli şey ne?.. Ben Allah’ın kuluyum, ben Allah’a inandım, ben müslüman oldum, ben kelime-i şehadeti getirdim, ben İslâmiyeti yaşamak istiyorum; ne yapmam lâzım?.. İşte ilk yapacağı şey, Allah’ın ilk emirleri olan, büyük emirleri olan farzları ihmal etmeyecek.

–Hocam ben müslümanım da, namazları kılamıyorum… Müslümanım da orucu tutamıyorum… Müslümanım da zekâtı vermiyorum….

Olmaz, Allah bunları farz kılmış. Yâni çok önemli olduğunu bastıra bastıra Kur’an-ı Kerim’de beyan buyurmuş. O halde farzlarda hiç tereddüt etmeden, hiç tenbellenmeden, hiç gevşeklik göstermeden farzları kesinlikle yapacağım diye, insan gayret etmeli!..

Peygamber Efendimiz hem farzları yapmış, hem de farzların istikametinde, onlar gibi, aynı hedefe yönelik, farzlardan ayrı ibadetler yapmış. Bunlara da nafile ibadetler deniliyor. Farz değil ama, yapıldığı zaman sevap kazandıran işler var… Onları da yapmak lâzım!.. Peygamber Efendimiz aşk ile şevk ile, Allah-u Teâlâ Hazretleri’ne olan saygısından, muhabbetinden bu ibadetleri yapmış, bazılarını bize tavsiye buyurmuş; yapacağız.

Bunları yapınca ne olur?..

(Ve mâ yezâlül-abdü yetekarrabü ileyye bin-nevâfil) İşte bu farzlardan hariç olan öteki güzel ibadetleri de yapa yapa… Meselâ, Ramazanın dışında oruç tutmak farz değildir, tutmayabilir. Ama, Peygamber Efendimiz pazartesi – perşembe oruçlarını tutmayı tavsiye ediyor. Arabî ayların ortasında, 13, 14, 15’inde eyyâm-ı bıyz oruçlarını tutmayı çok ısrarla tavsiye etmiş, kendisi tutmuş… İşte bunun gibi Rasûlüllah’ın izinden gitmek, sünnetini uygulamak, Rasûlüllah’ın hayatına dikkat edip, onun yaptığı gibi ibadetleri yapmağa çalışmak, bu nafile ibadetleri yapmak… Bunları yapmakla, kul Allah-u Teâlâ Hazretleri’ne yakınlaşmaya devam eder durur. Yâni bir hareket, bir hız, Allah-u Teâlâ Hazretleri’ne yakınlaşmaya doğru bir hızlı gidiş devam eder.

(Mâ yezâlü) ne demek, zâil olmadan, devamlı demek… (Mâ yezâlül-abdü yetekarrabü ileyye) Hiç kesintisiz kulum bana yakınlaşmaya devam eder. Nelerle?.. Nafile ibadetlerle… Allah-u Teâlâ Hazretleri’ni zikrediyor, sünnetleri kılıyor, Efendimiz’in tavsiye ettiği namazları kılıyor, Efendimiz’in tavsiye ettiği ibadetleri yapıyor, Kur’an’ı çokça okuyor… Bunları aşkından, şevkinden yapıyor.

Tabii, bunlar zâyi olmaz. İyi bir şeyi daha çok yapan, daha az yapandan –Allah’ın adaleti gereği– daha çok mükâfat alır. Kul devamlı, kesintisiz, Allah’a yakınlaşmaya devam eder durur. Sonra ne olur?… (Hattâ ühibbehû) “Ben kulumu sevinceye kadar… Yaklaşmaya devam eder, devam eder, nihayet ben kulumu severim.” Veyahut, (ühibbühû) okursak mânâsı; “Nihayet ben o kulumu affederim, severim.” demek olur.

Biliyorsunuz, biz kullarız, hata ederiz, günah işleriz. Gece gündüz gaflet, isyan, hatâ, günah… Çok işlerimizde hatalarımız vardır. Melekler yazıyorlar. Allah-u Teâlâ Hazretleri çoğunu affediyor. Bunların bir kısmı eğer affedilmediyse, mizanda, terazide tartılacak, hesaba girecek. Aleyhimize olabilir. Bunlar için tevbe etmemiz lazım! Affettirmeğe, defterden sildirmeğe, Allah’ın affına, mağfiretine mazhar olmağa çalışmamız lâzım!.. Ama bu birden olmaz, çalışa çalışa olur. Başka bir hadis-i kudsîde buyruluyor ki:

“Kulum bana el açar, boyun büker, ‘Yâ Rabbi!..’ der, ben ona nazar etmem. Kul tekrar devam eder, ‘Yâ Rabbi!..’ der; ben ona yine nazar etmem. Kul yine devam eder, aşk ile sızlayarak, hatasını bilerek yine ‘Yâ Rabbi!..’ der.”

Böyle olunca Allah-u Teâlâ Hazretleri buyururmuş ki:

“–(Yâ melâiketî) Ey meleklerim, şahid olun, (kad gafartü lehû) ben bu kulu afv ü mağfiret eyledim. Çünkü bu kulum benden gayri Rabbi olmadığını bildi, anladı, inandı, benim dergahıma döndü, ‘Yâ Rabbi!..’ deyip duruyor. O bana yalvarıp dururken, benim onun Mevlâsı olduğumu idrak etmişken, (kad istehyaytü min abdî) , onu afv ü mağfiret etmemekten utandım. Şahid olun, ben onu affettim.” buyururmuş.

Tabii, Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin utanması, bize durumu anlatmak için… Bizim duygularımızı göz önüne getirerek bir ifade tarzı… Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin hiç bir fiili kullarınınkine benzemez ama, neticede biz müjdeyi alıyoruz. Demek ki, “Yâ Rabbi!.. Yâ Rabbi!..” diye ısrarla dua edince, sonunda affolunuyor; demek ki ısrar etmek lâzım!..

Kul da nafile ibadeti yapıyor yapıyor, ama suçlu, yüzü kara, eksiği kusuru çok… Yaptıkça, yaptıkça, yaptıkça nihayet, “Seni affettim, seni sevgili kulum yaptım.” der Allah… Demek ki, ibadette ısrar etmek lâzım, hattâ ibadetinin kabul olmadığını hissetse bile, kabul olmuyor diye bırakmamalı, feyz almıyorum diye bırakmamalı, devam etmeli!..

Bunlardan anlıyoruz ki, güzel ibadetleri yapmağa devam etmek lâzım! Sabretmeli, devam etmeli, Allah affedecek.

(Feizâ ahbebtühû) Sonra, Allah bir kulu severse ne olur:

(Küntü ayneyhülletî yebsuru bihâ) “Onun gören gözü olurum!” Yâni Allah onun namına görüyor, gösteriyor. Başka normal insanların, bu mertebeye ulaşmamış insanların göremediği şeyleri uzaktan görüyor, derinden görüyor, içini görüyor.

(Ve üzünehülletî yesmeu bihâ) “İşittiği kulağı olurum.” Yâni basit bir insanın işitmediği şeyleri işitiyor. Bilmem falanca kimsenin evinde karısıyla konuştuğunu işitiyor. Neden?.. Evliyâ olduğu için, Allah işittiriyor.

(Ve yedehülletî yabtışu bihâ) “Tuttuğu eli olurum.” Yâni Allah-u Teâlâ Hazretleri onun tuttuğu eli olduğu zaman, bir elin uzanamadığı çok uzak yerde bile bir iş yapar; tutar, koparır, kaldırır, kırar, vurabilir. Neden?.. Allah o kudreti veriyor.

(Ve riclehülletî yemşî bihâ) “Yürüdüğü ayağı olurum.” Yâni ne demek: Normal bir ayakla gitmekle ulaşılamayacak mesafeleri, bir göz yumup açıncaya kadar aşar demek… Evliyaullahın kerametleri haktır. Bu tayy-ı mekân dediğimiz hadise…

(Ve fuâdehüllezî ya’kılü bihî) “Aklettiği gönlü olurum. Duyguları, sezdiği, hissettiği gönlü olurum.” O zaman her şeyi güzelce akleder, anlar. Karşısındakinin ciğerini okur, niyetini sezer; kâfirse kâfir olduğunu bilir, şakî ise şakî olduğunu bilir.

Şimdi bunları bilmeyen, dini bilgisi zayıf olan veya inatçı olan kimseler diyorlar ki:

“–Gaybı Allah’tan başkası bilmez.”

Doğru ama, Allah işte bazı kullarına başkalarının bilmediği şeyi bildireceğini bu hadis-i şerifte bildiriyor.

(Ve lisânehüllezî yetekellemü bihî) “Konuştuğu dili olur Allah…” Yani konuştuğu zaman öyle hak sözler, öyle tesirli sözler söyler, öyle gerçekleri söyelr ki, o asırda hiç kimse anlamaz. Kimsenin anlamadığı, alimlerin keşfedemediği hakîkatleri söyler.

(İn deànî ecebtühû) “O sevgili kulum bana bir dua etti mi, duasını kabul ederim. (ve in selenî a’taytühû) Benden bir şey istediği zaman istediğini veririm.” buyuruyor.

Demek ki, bir kişi evliya olduğu zaman Allah onun her şeyine yardım ediyor. Demek ki olağanüstü bir kişilik kazanıyor şahıs ve olağanüstü şeyler yapıyor.

Bunun misâli Kur’an’ı Kerim’de var. Süleyman Aleyhisselâm’ın veziri, evliya sahabesi, Belkıs Aleyhisselâm’ın Yemen’deki tahtını, Filistin’deki saraya bir göz yumup açıncaya kadar ışınladı getirdi. Nasıl getirdiyse getirdi. Kur’an-ı Kerim’de anlatılıyor. Meryem validemiz hakkında böyle, olağanüstü yiyeceklerle merzuk olduğuna dair ayetler var.

Hadis-i şeriflerde var, sahabe-i kiram’ın hayatında var. Hz. Ömer RA Efendimiz’in minberden seslenip, İran’da savaşan ordu kumandanına sesini duyurması var. Evliyanın kerameti Kur’an’da vardır, sünnette vardır, haktır ve gerçektir. İşte olağanüstüleşiyor, olağanüstü işler yapıyor.

O zaman soruyor müridine:

“–Sen dün akşam ne yaptın, ne söyledin? Senin hanımınla konuşmanı ben duydum.”

Şimdi bunu akledemeyen kişi diyor ki:

“–Karıyla kocasının konuştuğu yerde şeyhinin işi ne? Mahrem yatak odasına niye giriyor?”

Mahrem yatak odasına girse bile, Allah mahrem şeyi ona göstermez, mahrem olmayan şeyi duyurur, gösterir. Allah’ın bildiği, evliyasına sunduğu olağanüstü hallerdir bunlar… Ama hadis-i şerifte görülüyor ki, böyle şeyler var, evliyâullahın kerameti haktır.

Sonra hadis-i şerifte böyle evliyânın olağanüstülüğünü, Allah’ın kendisine böyle buyurduğunu anlattıktan sonra Peygamber Efendimiz devam ediyor:

(Ve mâ tereddedtü an şey’in ene fâilühû tereddüdî an vefâtihî) “Ben alemlerin Rabbi olarak bir işi yaparken tereddüt etmem, ancak onun vefatında tereddüt ederim. (ve zâke liennehû yekrehül-mevte ve ene ekrehü mesâetehû) Çünkü ölümden korkar o evliyâ kul, ne de olsa ölüm heyecanlı bir olay, ölümü istemez, ölüm hoş gelmez ona… Onun hoşuna gitmeyecek şeyi yapmak istemediğimden, onun vefatında tereddüdüm kadar hiç bir şeyde tereddüt etmem.” Yâni Allah, sevgili kulunun ölümden korkusundan, telaşından dolayı onun canını alırken tereddüdünü böylece ifade buyurmuş. Çok sevdiğinden, üzülmesin diye…

Kur’an-ı Kerim’den de biliyoruz ki, insanlar üç tabakadır. “İzâ vakaatil vâkıa” suresinde beyan edildiği üzere üç sınıftır müslümanlar:

1. En yüksek sınıfı Mukarrabîn; Allah’a çok yakın kullar, yâni evliyaullah…

2. Ondan sonra ortanın üstündeki iyiler ashab-ı yemin; bunlar mü’min salih kullardır.

3. Bir de bu ikisinden sonra kötüler var, onlar da ashab-ı şimal, yâni günahkar, kâfir kullar…

Mukarrabîn kulların canının nasıl alınacağını, yine Vâkıa Sûresi’nin sonundaki ayet-i kerime bildiriyor:

(Fe emmâ in kâne minel-mukarrabîn) “Bu vefat eden kimse eğer Allah’ın mukarrab kullarından ise; (Fe ravhun ve reyhânün ve cennetü naîm.) rahatlıktır, güzel kokulardır ve işin sonu da cennete varmaktır.” diye ayet-i kerime bildiriliyor. Demek ki, Allah’ın evliyâsı hoş kokularla, rahat bir şekilde ruhunu teslim edecek.

Reyhan, güzel kokulu bir bitkidir. Allah onun burnuna güzel kokuları duyurarak, gözünden perdeleri kaldırarak, cennetteki köşklerini, mükâfaatlarını göstererek, sevindirerek, cennetlik olduğunu müjdeleyerek, canını öyle aldırtıyor. O canının alındığının ızdırabını duymuyor bile, farketmiyor bile… Rahat bir şekilde ahirete göçüyor.

Halbuki, aslında ruh teslim etmek, can vermek kolay bir şey değil. Peygamber SAS Efendimiz buyurmuş ki:

“Bir insana kaldırsalar bir kılıç vursalar, bir daha vursalar, bir daha, bir daha… Bin tane kılıç vursalar, işte bin kılıç darbesinden daha şiddetlidir ölmek…”

Yâni insan çok fena olur, zor ölür, çok ızdırab çeker ama, çare yok… Azrâil pençesini geçirmiştir, canını alacak; zar zor, çalı söker gibi canını alır. Çok zorluk çeker kötü insanlar ruhunu teslim ederken… Yüzü buruşur, kapkara olur, ızdırap içinde kıvranır, öyle olur ölümleri…. Ama iyi kullar böyle, bir gül bahçesine girercesine ahirete göçerler.

Bu hadis-i şerifin sonunda böyle, onların vefatında Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin böyle onlara şefkatini, rahmetini öğrenmiş oluyoruz.

Bir de Peygamber Efendimiz’in dostlarından bahsedelim. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde buyuruyor ki:

162/1 (Evliyâî minküm) “Ey ashabım, ey ümmetim! Sizin içinizden benim dostlarım kimlerdir?.. (el-müttekn) Takvâ ehli kimselerdir.” Rasûlüllah’ın evliyâsı, dostları, arkadaşları, sevdiği insanlar kimlermiş?.. Müttakî kullar imiş.

Her zaman karşımıza gelen bir kelime takvâ, muttakî kul olmak… Namaz da takvâ ile kılınacak, oruç da takvâ ile tutulacak, kişi takvâ sıfatına sahip olacak, takvâlı kul olacak, müttakî kul olacak, takî, nakî kul olacak; o zaman kıymetli kul oluyor, Allah’ın sevgili kulu oluyor.

(İnnallàhe yuhibbül-müttakîn.) “Allah muttaki kulları sever.” buyruluyor ayet-i kerimelerde. Peygamber Efendimiz de buyuruyor ki: “Sizin içinizden benim dostlarım, müttakîlerdir.”

Allah cümlemizi şu mübarek ramazanda oruç tutarken, takvâyı kazanalım diye Allah’ın emrini tutarken, arzularımızı, şehvetlerimizi frenleyerek yemekten, içmekten kesilirken, orucun hakîkatini kavrayıp, müttakî kullar sıfatını anlayıp, bundan sonra müttakî kul olmaya ve müttakî kul olarak yaşamaya cümlemizi muvaffak eylesin…

Müttakî insan nedir?.. Haramlardan, günahlardan sakınan insandır. Müttakî insan kimdir?.. Aman Allah beni sevsin diye çırpınan insandır. Müttakî insan kimdir?.. Aman olmadık bir edepsizlik yapıp da Allah’ın rızasını kaybetmeyeyim diye titreyen insandır. Allah’ın rızasını kazanmak için çalışıyor, gazabına uğramamak için titriyor, dikkat ediyor, titiz davranıyor, haramlardan sakınıyor. Cehenneme düşmemek için pür-dikkat şu hayat imtihanında güzel bir yaşam sürüyor.

(Fein küntüm ülâike) “Eğer böyle müttakî kul olabilirseniz, (fezâlike) ne mutlu size, ne a’lâ size… (Ve illâ) Eğer müttakî kul olamazsanız, (feebsırû sümme ebsırû) görün başınıza gelecekleri, görün başınıza gelecekleri!.. O zaman neler gelir başınıza!..”

Yâni müttakî kul olmadığı zaman, sakınmadığı zaman, takvâ ehli olmadığı zaman, haram helâl ayırmadığı zaman, günah sevap düşünmediği zaman; ele geleni yerse, dile geleni derse, böyle müslümanlık olmaz, böyle dervişlik olmaz. O zaman neler gelir başına!…

Hocamız Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’nin uzun yıllar hizmetinde bulunmuş yaşlı bir teyzemiz var, Allah ömür versin, selâmet versin… Geçen gün geldi, Hocamız’ın iki kerametini konuştuk:

Bir keresinde bir kadın, Mehmed Zâhid Kotku Hocamız’a hediye olarak bir file meyva getirmiş, kapının kenarına koymuş. Hocamızın evine ziyarete gelince hediye getiriyor, hani kimisi baklava getirir, kimisi başka bir hediye götürür ziyarete gittiği yere… O da böyle bir file meyva getirmiş. Hocamız oturduğu yerden o meyvalara bakmış; “Vay, vay, vay… Vah, vah, vah!..” diye başını sallamış. Demiş ki:

“–Ben bu meyvaların nasıl haramdan kazanıldığını, nasıl haram para ile alındığını, nasıl adeta bunların üzerinde, içlerinde çıyanlar, akrepler dolaşır gibi, o kadar pis olduğunu (görünüşünde öyle bir şey yok ama, haramla kazanıldığı için, evliya gözü ile görüyor) söylesem bu kadın darılır, bir daha semtime uğramaz. Al kızım, kaldır bunu, götür dışarıya!” demiş.

Meyvalara hiç elini sürmeden o meyvaları dışarı çıkarttırmış. Çünkü mânevî gözüyle görüyor ki, haramdan kazanılmış parayla alındı. Meyvalarda bir şey yok ama, kazanç haram olduğundan, haramla alınmış şeyi evliyâullah yemediği için, dışarıya bıraktırmış. Artık belki Zeyrek Ümmügülsüm Camii’nde idi. Dışarıya bıraktığı zaman oranın fukaraları kapışıp almışlardır. Ama Hocamız evliyalık gözüyle onların akrepli, yılanlı çıyanlı gibi olduğunu görmüş.

Mâdem evliyâullahtan açıldı, bir başka kerametini de aynı teyze anlattı. Onu da anlatayım da bu cuma sohbetini bitireyim. Bir kadını getirmişler bu teyzemize… Demişler ki:

“–Bu çok okuyan, aydın bir kadın… Dînî kitapları çok okuyor, bilgisi çok, aydın, bilgili, görgülü bir kimse…”

Bu kadın mürşid-i kâmil arıyormuş, soruşturuyormuş. Birisinin yanına getirmişler, o da almış onu, bizim teyzenin yanına getirmiş. “Bunu Hocaefendimiz’e götür!” demiş. Teyzemiz de neden Hocaefendimiz’i görmek istediğini sormadan peki demiş ve kadıncağızı alıp Hocamız’ın ziyaretine götürmüş. Kadın, Hocamız’ın yanına geldikten sonra, Hocamız:

“–Hanımefendi, hoşgeldin, bir arzun mu var, niye geldin; dileğin, isteğin nedir?” diye sormuş.

O da demiş ki:

“–Efendim, ben mürşid-i kâmil arıyorum.” demiş.

Teyzemiz bunu duyunca, önceden meseleyi de bilmediği için çok üzülmüş, “Yerin dibine geçtim. Öyle mübareklerin huzurunda böyle söylenir mi?” diye anlatıyor.

Hocamız ona bakmış, tebessüm etmiş:

“–Ah evladım, kızım, nerde o mürşid-i kamiller?.. Onlar olsa, sakalımı onların ayaklarını temizlemekte süpürge ederdim.” demiş.

Hocamız haklı… Bu sözü söylerken kendisinin büyük evliyâullah mürşid-i kâmillerini düşünüyor, pirlerini düşünüyor, Allah indinde çok yüksek makamlı büyüklerini düşünüyor. E hakikaten de öyle, o zatlar sağ olsalar, insan meclislerine erse, sakalını süpürge yapar, yollarına toprak olur, canını feda eder. Haklı bir söz aslında ama lastikli, rumuzlu bir söz.

Kadın kalkmış gitmiş, anlamamış bir şeyi… Yâni “Mürşid-i kâmil yok!” demiş oluyor Hocamız, “Nerde, bu devirde bulunmuyor.” gibi anlamış o… Aradığım mürşid-i kâmili bulamadım diye düşünmüş, kalkmış gitmiş.

Ertesi gün pür-telâş gelmiş bizim teyzeye:

“–Yahu, bu sizin hocanız ne biçim hoca, benim peşimi hiç bırakmadı. Ben burdan çıktım, çarşıya gittim, yanımda; manava gittim, yanımda; kasaba gittim, yanımda… Neredeysem arkamda, yanımda, etrafımda… Niye beni böyle takip etti?” demiş.

Bizimki de biraz kızmış, biraz gülmüş. Kadın, Hocamız’ın mürşid-i kâmil olduğunu, evliya olduğunu anlamıyor. Halbuki Hocamız hep yerinde oturuyor. Kerametle onun yanında görünüyor. Yoksa başkalarıyla sohbet yerinde yine oturuyor. O gittiği zaman onun peşinden çıkmadı, yine meclisinde oturuyordu ama o kadına da maneviyat yoluyla onun yanında görünüyor. “Bak ben senin yanındayım, senin ne yaptığını görüyorum.” demek istiyor.

Bir şeyi daha anlatayım, dinleyenler bunu anlasınlar diye: Bizim şeyhlerimizden, mürşid-i kâmil, hakîkî velî büyüklerimizden birisine derviş kardeşlerden biri gitmiş:

“–Efendim, ben şimdi yolda bir kardeşimize rastladım. Sizi Beyazıt’ta görmüş, halbuki siz burdasınız. Nasıl oluyor bu?..” diye sormuş.

“–Evet evlâdım, şöyle bir gönül gezdirmiştik oralarda…” demiş.

Yâni oturduğu yerden gönül gezdirince, öbür tarafta görünüyor evliyaullah. Bu neden oluyor? Allah onlara yardım ettiği için… Gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı, hisseden gönlü olduğundan, olağanüstü bir insan olduğundan oluyor.

Sevgili AKRA dinleyicileri!..

Allah-u Teâlâ Hazretleri şu orucun anlamını tam anlamayı, Allah’ın sevdiği ibadetleri, onun sevdiği vech ile güzel yapmayı, sonunda takvâ ehli kullar olarak rızasını kazanmayı, sevgili kulu olmayı, dost kulu olmayı Allah cümlemize nasib eylesin…

Amaç o ama, bu devirde Allah’ın öyle bir kulu olmak zor!.. Öyle kullar da az olduğundan, millet onları da bilmiyor, onların aleyhinde de dedikodular yapıp ileri geri konuşabiliyorlar. Peygamberlerin bile aleyhinde konuşanlar olduğuna göre, ne yapalım; işte “Allah ıslah etsin!.. Allah hidayet versin!” diyelim.

Cumanız mübarek olsun, Ramazanınız mübarek olsun, ibadetleriniz makbul olsun, dualarınız müstecâb olsun… Allah sizi sevgili kullarından eylesin… İki cihan saadetine sevdiklerinizle, dostlarınızla, evlâtlarınızla, ana-babalarınızla, arkadaşlarınızla cümlenizi nâil ve sâhib ve mazhar eylesin…

Peygamber Efendimiz’in şefaatine erdirsin… Ma’rifetullaha, mahabbetullaha erdirsin… Arif-i hakîkî, àşık-ı sàdık kullar, iyi müslümanlar olmayı nasib eylesin… Cennetiyle, cemâliyle cümlenizi müşerref eylesin…

Read More

Tasavvufun Hakikatı

Herkes tereddütsüz bilsin ki tasavvuf, en önemli, en değerli İslâmî ilimlerden biridir; çünkü Allah’ı bilmeyi, O’na ermeyi, rızasını kazanmayı öğretir; evliyâ olma yoludur, sonuç olarak cehennemden kurtulup cennete girmeyi sağlar.

Bu ulvî gàyeye ulaşmak için neler yapılması gerektiği, Kur’an-ı Kerim’de, Sünnet-i seniyye-i nebeviyye’de, Şeriat-ı garrâ-yı Ahmediyye’de açıkça bildirilmiştir; tasavvuf bunları bilir ve uygulatır. Şeriat’ın, Kur’an’ın, Sünnet’in dışında tasavvuf olmaz, zındıklık, zıpırlık, sapıklık olur. Çünkü Allah CC Hazretleri’nin sevgisi ve rızası, O’na isyan ederek, günah işleyerek kazanılamaz. Efendimiz, rehberimiz, serverimiz, nümûne-i imtisâlimiz Hazret-i Muhammed AS Allah’ın en sevgili kulu ve en yüce peygamberi olduğundan, bizim de Allah’ın sevgilisi olabilmek için O’na, o mübarek Resûl’e, en güzel şekilde ittibâ ve iktidâ etmemiz, yegâne salâh ve felâh yoludur, başka çıkar yol yoktur.

O çok zâhidâne, çok dervişâne bir hayat sürmüştür, çok fazla ibadet ve tâat kılmıştır, çok takvâlı hareket etmiştir, çok müeddeb ve çok mükemmeldir, çok yüksek ahlâk sahibidir. Ümmeti onu örnek aldığı için mutasavvıf olmuştur. Çünkü o, dervişlerin şâhı, müttakîlerin önderi, zâhidlerin serveri, edeb ve ahlâk menbâı, âriflerin sultanı, âşıkların cânânıdır. Tarîkatlar, onun Tarîkat-ı Muhammediyye’sinin devamı ve dallarıdır. Şeyhler ve mürşid-i kâmiller, onun baktığı gülzârın gülleridir. Ulemâ-i muhakkıkîn o yüce Peygamber’in mânevî vârisleridir. Meşâyih-ı vâsılîn, onun irşad makàmının memurlarıdır.

Nefsi tezkiye ve terbiye, zikr-i kesîr ve halvet, güzel ahlâka teşvik, ulül’emre (ulemâya) itaat, dini tâlim ve taallüm, âlime hürmet, takvâ, ihlâs, ibadet ve tâat, zühd ü kanaat vs. gibi nice tasavvufî hususlar, Kur’an’da, sünnette, asr-ı saâdette, ashâb-ı kirâm’da ve sâlih selefte varken, tarîkat ve tasavvufa çatmak, kerameti inkâr etmek; akla, mantığa, dine, imana, ahlâka, vicdana, basîret ve ferâsete, hiç mi hiç uymaz.

Kul Resûlüllah’a uydu, kullukta ilerledi mi, Mevlâ onu keramete erdirir; onun gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli, yürüyen ayağı olur; ona yardım eder, duasını kabul buyurur, işini rast getirir, türlü türlü maddî, mânevî nimetlere, ikramlara, makamlara erdirir. Ondan acâib, hârikulâde haller zuhura gelir, cümle halk bu işlere şaşar kalır. O mübarek şahıs, o asırda zamanın evliyâsı, kutbu, gavsı olur. Resûlüllah SAS’in vâris-i hakîkîsi ve halife-i mânevîsi, ümmetin önderi, mü’minlerin serveri ve rehberi olur. Halkın ona ittibâsı ve itaati lâzım gelir, ittibâ etmeyen câhiliye ölümü ile ölür; bu cihana a’mâ gelip a’mâ gider.

Mânevî terbiyeyi almak, ma’rifetullaha ermek nefsi islah eylemek, kötü huylardan kurtulup ahlâk-ı haseneye sahib olmak için o mürşid-i kâmile teslim olmak, hürriyetlerini yitirmek, şahsiyetini kaybetmek değildir; bil-akis hakîkî hürriyete kavuşmak, nefse esir olmak ve şeytana kulluk etmekten kurtulmak, muazzam ve muhteşem bir şahsiyet kazanmak demektir. Ölmeden önce ölmek, yepyeni, dipdiri, pırıl pırıl bir hayata sahib olmaktır.

Hasta kendisini tedavi eden tabibe elbette tam tamına itaat etmeli, tavsiyelerine harfiyyen riayet eylemelidir. Sahabe-i kiram RA Rasûlüllah’a mutlak olarak bağlanmakla fenâ mı yapmıştır, yoksa Allah’ın rızasını mı kazanmıştır?!.. Tarîkatı, tasavvufu, ilm-i ledünnü bilmeyenler aslında şerîatı da tam bilmiyor demektir. Bu denlü haddini bilmezler, kırık dökük Arapça ve yarım yamalak ilim ile hem kendilerini tehlikeye atıyor, hemde halkı yanıltıp kandırıyorlar. Bazı ayetleri ileri sürüp ayn konudaki diğer ayetleri gözardı etmek, ne büyük gaflet ve cehâlettir! Allah islah etsin!..

Asrın moda olan sapık görüşlerini ve tarihin Ehl-i sünnet dışı yanlış ve bayat fikirlerini ısıtıp ısıtıp halkın önüne sürenler, eğer felâketten kurtulmak istiyorlarsa, biraz da ehl-i basîret ve ehl-i hakîkat ve ehl-i ma’rifetin mübarek kitaplarını okusunlar, kibir ve ücûbu, cidal ve inadı tamâmen terk etsinler ki, bu kötü huylar hicâb-ı tevfîk-ı ilâhîdir.

Din düşmanları İslâm’a saldırabilir ama, müslümanım diyenlerin onların safında yer almaları akıl alır bir iş değil! Allah cümlemizi nevm-i gafletten îkaz eylesih!..

Yâ Rab! Cümle ümmet-i Muhammed’e hakkı hak olarak görüp ona uymayı, bâtılı bâtıl olarak görüp ondan korunmayı nasîb eyle! Bizi sevdiğin, razı olduğun kullar zümresinden ayırma!..

Read More

Allahın Sevgili Kulu Olmak

Bizim bu kâinatta asıl vazifemiz, Allah’ın sevgili kulu olmaktır, sevgisini kazanmaktır. Bunun ilmi, bunun yolu tasavvuftur kardeşlerim!.. Allah’ı tanımanın, sevmenin, Allah tarafından sevilmenin yolu tasavvuftur. Başka bir ilim değil… Mekanik değil, matematik de değil; fizik de değil, kimya da değil, tarih ve coğrafya da değil…

Allah’ı öğretmeyi hedef alan, Allah’ı sevmeyi bize öğretecek olan, Allah’ın sevmesini sağlayacak yolları gösteren bir kitap, bir ilim, bir yol, bir mektep, bir dersane biliyor musunuz?.. Allah’ı sevmenin, Allah tarafından sevilmenin yolunu gösteren ilim, bilgi, yol, metod, tasavvuftur.

Belki bir hikâye, belki aslı var, belki abartılmış, büyütülmüş bir şey ama, çok güzel bir kıssası var… İbrâhim ibn-i Edhem, Belh şehrinin padişahı imiş. Padişahmış adam…

O zaman küçük devletler var… İşte etrafındaki bir kaç şehri de alırsa, biraz daha büyüyor. Biraz daha güçlü ise imparatorluk oluyor; İran’a da sahib oluyor, Turan’a da sahib oluyor, Rum’a da sahib oluyor, Acem’e de sahib oluyor… Büyüyemeyen küçük kalıyor… filân.

Geceleyin yatmış. Yatak odasının üstünde tıkırtı… Tak tak tak, patır patır patır… Yukarıdan bir ses… Kızmış. Padişahın yatak odasının üstünde gürültü yapılır mı, gezilir mi?.. Olur mu böyle şey?.. Açmış camı, bağırmış:

“–Kim o?.. Ne arıyorsun orda, ne yapıyorsun bire edepsiz, iz’ansız?..”

“–Hiç, devem kayboldu da onu arıyorum.” demiş.

Tabii, daha kızmış İbrâhim ibn-i Edhem:

“–Bire nâdân, bire deli, bire mecnun, bire divâne!.. Kaybolan deve geceleyin sarayın damında mı aranır, hiç aklın yok mu senin?..”

O da yukarıdan aşağı demiş ki:

“–E peki, Allah-u Teâlâ Hazretleri de atlas döşeklerin içinde mi aranır?.. Böyle saltanatın, lüksün, konforun, rahatın, rehavetin, atlas döşeklerin, ipeklerin, kuştüyü yastıkların içinde mi aranır Allah?..”

Bu ne biçim söz… Nöbetçileri çağırmış:

“–Yâ, şu yukarıdaki adamı getirin!” demiş.

Aramışlar, taramışlar; yok kimse… Uykusu kaçmış, zihnine saplanmış bu söz…

Adamı bulamamışlar. Allah Allah!.. Bu adam yukarıdaydı, nereye gitti? Yukarıdaki bir adamın yukarıda yakalanması lâzımdı. Yukarıda bulunmamış adam… E bağırdı, konuştu. Soru da önemli?.. “Allah atlas döşeklerin, keyfin, rehâvetin, rahatın, eğlencenin, lüksün, konforun içinde mi aranır?”diyor.

Canı sıkkın… Ertesi gün divân-ı hümâyun toplanmış. O tahtına oturmuş, vezirler iki tarafa oturmuşlar. Koca salon… Nöbetçiler var kapıda… Adamın birisi rap rap yürümüş. Nöbetçiler de tutulmuşlar, müdahale de edememişler. Ak sakallı bir adam yürümüş gelmiş, ordaki boş bir divana oturmuş. Herkes işi gücü bırakmış, konuşmayı bırakmış. Fesübhànallàh!.. Bu adam kim yâ?.. Böyle padişahın, vezirlerin toplantısı anında, nöbetçilerin arasından yürüyüp geliyor, oraya oturuyor…

“–Ne yapıyorsun burda?” demişler.

“–Hiç, dinlenmeğe geldim. Ben yolcuyum, oturmağa, dinlemye geldim. Burası bir yolcunun dinlenme yeri, kervansaray değil mi?..” demiş.

İbrâhim ibn-i Edhem demiş ki:

“–Burası kervansaray filân değil, burası benim sarayım!” demiş.

“–Yâ, senin sarayın mı; peki senden önce kimindi?..”

“–Babamdan kaldı bana…”

“–Peki babandan önce kimindi?..”

“–Dedemin sarayıydı, dedemden kaldı.”

“–Ondan önce kimindi?..”

“–Falancanındı.”

“–Onlar nereye gittiler?..”

“–Ahirete gittiler.”

“–Birilerinin gelip, biraz kalıp, göçüp gittikleri yer kervansaray değil de nedir be adam?.. Kervansaray işte… Onlar konmuşlar, göçmüşler. Sen de konup göçeceksin, sana da kalmayacak!” demiş.

Kalkmış, rap rap yürümüş. Ne vezirler engelleyebilmişler, ne nöbetçiler… Yürümüş gitmiş. Tutulmuş kalmış adamlar…

Allah Allah!.. Fesübhânallàh!.. Geceleyin bir acaiblik oldu. Bir ses duydu, bir adamla konuştu, adamı yakalayamadılar. Bu sefer bir adam geldi konuştu, tutamadılar, engelleyemediler, tutuldular filân..

Birisi teklif etmiş:

“–Padişahım biraz canınız sıkıldı. Açılmak için şöyle bir av partisi tertipleylim, şöyle bir avlanalım!” demiş.

“–Peki…” demiş.

“Kırlara bayırlara gideriz, biraz ceylan vurursak kızartma yaparız, çevirme yaparız, kebap yaparız.” diye düşünmüşler. Avlanmaya çıkmışlar. Önüne bir ceylan çıkmış ibrâhim ibn-i Edhem’in… Okunu hazırlayıp, atını dehleyip, vurmak için onun peşinden koşarken; ceylan birden durmuş ve ona dönmüş:

–(E bizâlike hulikte, em bizâlike ümirte?) “Sen bunun için mi yaratıldın? Sana başka şey emredilmedi de sadece bu iş mi emredildi?..” diye konuşmuş ceylan…

Tabii artık, nasıl oluyor bu işler, bilmem… Ama benim bir üvey eniştem vardı Edremit’te.. İyi bir insandı, Allah rahmet etsin… “Çok iyi avcıydım. Elime tüfeği aldım. Bahçede ağacın üstünde çok güzel, iri bir kuş gördüm. Sülün mü desem, başka bir kuş mu desem. İyi bir av yâni… Bu civarda da görünmeyen bir kuş…

Nişanladım, çiftenin tetiğini çektim. Patladı. Nişancı bir insanım, duran kuşu vuramaz mı bir avcı?.. Uçan kuşu vuruyorlar. Tetiği çektim, kuş orda hâlâ duruyor. Vuramamam bana göre acaib, mümkün değil… Allah, Allah, ne oldu? Fişekte mi bozukluk var, bilmem ne derken ikinci tetiğe de nişan alıp asıldım. Kuş ordan kanatlarını açtı, heybetle üstüme doğru bir geldi. Çok korktum, sırtüstü düştüm, bayıldım.” diyor.

Ayıldıktan sonra, avı filân bırakmış, “Artık bundan sonra av avlamayacağım!” demiş. Bu onun başından geçen bir olay… Demek ki Allah bazı kimselere, bazı olayları, bazı uyarmalar için vesile yapıyor. O kuş, belki bir melek… Ötekisi de ceylan değil, belki bir melek…

Belki hayalinde Allah öyle gösteriyor, o duyguları ona söylettiriyor. İşin mahiyetini Allah bilir ama, sen bu iş için mi yaratıldın? Allah Allah!..

Bir de yolda böyle atını sürerken, atının eğerinden “İntebih!.. İntebih!.. İntebih!..” diye ses geliyormuş. İntebih, Arapça intibaha gel, uyan demek…Ya öyle bir ses geliyor, ya öyle duyuyor; neyse… Bütün bu olaylardan sonra, tacı tahtı bırakmış, büyük evliyâullahtan birisi olmuş.

Sonra onu Bağdat’ta, Dicle’nin kenarında güneşli bir günde, hırkasını çıkarmış, yamarken görmüş tanıyanlar… Kırk tane yaması var hırkasında…

“–Yâhu, bir zamanlar Belh padişahıydın! Önünde kırk tane asker giderdi, arkanda kırk tane asker giderdi. Altınlı, gümüşlü, sırmalı insanlar giderdi. Onları bıraktın, şimdi şu fakir haline bak!.. Evsiz barksız, yersiz yurtsuz, fakir bir kimse olarak Dicle kenarında, zaten yamalı bir hırkayı böyle yamamaya çalışıyorsun!” demişler.

Onlara hiç cevap vermemiş. Elindeki iğneyi suya atmış:

“–Balıklar şu iğnemi getirin!” demiş.

Biraz sonra bir balık, ağzında iğne ile yanaşmış. İğneyi almış, tekrar dikmeğe başlamış.

Niye bıraktı o saltanatı?.. Bıraktı ama, Allah’ın sevgili kulu olmuş, onu gösteriyor. Belki bunlar birer sembolik hikâyedir, bazı şeyleri anlatmak içindir. Ama işin içyüzüne gidecek olursak, ben her zaman şöyle düşünüyorum:

“–Yâ Rabbi, bana öyle bir ömür sürmeyi nasib et ki, son demimde ömrümü düşündüğüm zaman, pişmanlık duymayayım!”

Yâni, yatağa yattın. Doktorlar diyor ki, “Artık senin çaren yok, öleceksin, ölmek üzeresin!..” Eş dost geliyor, kelime-i şehâdet getiriyorlar, Yâsin okuyorlar… Ömür bitmiş yâni… İnsan o zaman nasıl bir durumda olmalı?.. Pişman olmayacak bir ömür geçirmiş olmalı! Arkasına baktığı zaman, “Tüh be, keşke ömrü böyle geçirmeseydim!” dememeli!.. Ben böyle düşünüyorum,

En son andaki değerlendirme çok mühim!.. “Keşke şunu şöyle yapmasaydım… Keşke filânca ile hiç uğraşmasaydım… Keşke işimi şu taraftan tuttursaydım…” vs. İnsan keşke der. Ahlar vahlar olmadan insan ömür sürmeli, işin gerçeği bu, doğrusu bu…

Dikkat edilirse hem tarihte, hem Peygamber Efendimiz’in hayatında, hem diğer peygamberlerin hayatında, hem evliyâullahın hayatında, hem örnek aldığımız sahabe-i kirâmın hayatında şunu görüyoruz; onlar hayatı terketmiş, hiç bir faaliyet yapmayan, bir kenara çekilmiş insanlar değil… Hepsi faal insan, cevval insan, çalışan insan… Memleketini terketmiş, harıl harıl birtakım işler yapmış, cihad etmiş kimseler…

Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri yaşlı halinde kalkmış, İstanbul’a gelmiş, orada şehid olmuş. Ötekisi Kusem ibn-i Abbas RA, gitmiş Semerkand’a; orada şehid olmuş. Birisi gelmiş Ahlat’a, ötekisi gelmiş Diyarbakır’a, ötekisi gelmiş Adıyaman’a… Her yerde bir mübarek zatın kabri var, türbesi var… Çalışmışlar, gayret göstermişler.

Biz de madem ki ahirete inanıyoruz, mâdem ki ahirette Mahkeme-i Kübrâ var… Mâdem ki insanlar hesaba çekilecek… Mâdem ki zerre kadar hayır işleyen işlediği hayrın karşılığını görecek, zerre kadar şer işleyen işlediği şerrin karşılığını görecek… O halde hayatımızı imanımıza göre, Kur’an’a göre, irfana göre düzenlemeliyiz.

İrfan dediğimiz şey, tasavvuftur. Hayatımızı Kur’an’a göre, Allah’ın rızasını kazanacak şekilde, akıllıca, uyanık, zekî, basîretli bir şekilde planlamalıyız. Bunun yolu yöntemi, işte o ilmin içindedir. Ona çalıştığı zaman insan, Allah nasib ederse olur.

Zâten ayet-i kerime de net olarak, sarih olarak bunu bildiriyor; bismillâhir-rahmânir-rahîm:

(Vemâ halaktül-cinne vel-inse illâ liya’budûn.) “Ben Azîmüşşan Allah-u Teâlâ, insanları ve cinleri sadece bana iyi bir kulluk yapsınlar diye yarattım; başka bir şey için değil…”

(Vemâ halaktü) Ben yaratmadım… (elcinne) Cin, göze görünmeyen mahlûk demek… Çünkü cenne, bir şeyi örtüp, katlayıp göstermemek demek… Cin de; üstü örtülü, kapalı olup da insan gözüne görünmeyen mahlûklara derler.

Read More

Allah’a Şükür

1.Allah’ın nimetlerini asla sayamayız
Varlığın, sağlığın, durumun, aklın, hayatın, sahip olduğun her şey için Allah’a daima müteşekkir ol.

Allah (c.c) şöyle buyurmuştur:

‘Şu halde yaratan, yaratamayan gibi olur mu? Artık siz düşünmez misiniz? Hâlbuki Allah’ın nimetini saymaya kalksanız onu sayamazsınız. Şüphesiz Allah; çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Allah gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bilir.’ (Nahl 16:17-19)
2.Şeytanın asıl görevi insanı nankör yapmaktır
İnsanoğlunun yaratılışının başından bu yana, Allah’a şükür konusu tartışılmıştır. Şeytan, Âdem (a.s)’a boyun eğmeyi reddettikten sonra şöyle dedi:

“Sonra (pusu kurup) onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükreden (kimse)ler bulamayacaksın.” (Araf 7:17)
3.Şükrün tersi küfürdür
Kuran-ı Kerim’in birçok yerinde Allah, küfür ve şükür terimlerini karşılaştırır. ‘Öyleyse yalnız beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.’ (Bakara 2:152)

İman küfre zıt olarak şükrü içine alır. Bir kâfir ya da inanmayan kendisine her şeyi verene karşı nankör olandır. Oysaki inanan biri Allah’ın ona verdiklerinin tümünün farkındadır ve daima şükredendir.
4.Allah’a kendi yararımız şükrederiz
Eğer Allah’a karşı nankörsen, bu Allah’ı etkilemez. Şükredersen gerçek bir mümin olma yolunda ilk adımını atmış olursun. Bu sebeple Peygamberimiz (s.a.v) bize nasihatte bulunmuştur: Ni­met­le­riy­le si­zi bes­le­di­ği için Al­lah’ı se­vin. Be­ni de Al­lah sev­gi­si için se­vin. Ehl-i bey­ti­mi de be­nim sev­gim için se­vin. (Tir­mi­zî, Me­nâ­kıb, 37)

Allah bize hatırlatıyor: ‘Andolsun, biz Lokman’a “Allah’a şükret” diye hikmet verdik. Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse, bilsin ki Allah her bakımdan sınırsız zengindir, övülmeye lâyıktır’ (Lokman 31:12). ‘Bundan sonra yine yüz çevirdiniz. Allah’ın bol nimeti ve merhameti olmasaydı herhalde ziyana uğrayanlardan olurdunuz.’ (Bakara 2:64)
5.Gerçek ibadet Allah’a içten bir şükür anlamına gelir
Allahü Teâlâ Kuran’da O’na tam olarak ibadet edenlerin hakkıyla şükredenler olduğunu söylüyor. Şükredenlerden olmayanlar ibadet ehlinden değillerdir. ‘Ey iman edenler! Eğer siz ancak Allah’a kulluk ediyorsanız, size verdiğimiz rızıkların iyi ve temizlerinden yiyin ve Allah’a şükredin.’ (Bakara 2:172)
6.Şükür Allah’ı memnun eder
Allah bize, onun hoşnutluğunu şükür aracılığı ile kazanabileceğimizi söylemiştir. ‘…Eğer şükrederseniz sizin için buna razı olur…’ (Zümer 39:7)

Peygamberimizin, salat ve selam üzerine olsun, bildirdiğine göre; kulun bir şey yedikten, içtikten sonra onu verene hamdetmesi Cenâb-ı Hakk’ı pek memnun eder. (Müslim)
7.Şükür yaratılış amacımızdır
‘Allah sizi, analarınızın karnından siz hiçbir şey bilmez durumda iken çıkardı. Şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi.’ (Nahl 16:78)
8.Şükür bu dünya ve ahiret hayatı için hayırdır
İbn Abbas (r.a) Efendimizden (s.a.v) şöyle rivayet etmiştir: Dört şey kime verilmişse dünya ve ahiret hayırları ona verilmiştir: Lisanı Zâkir (zikreden dil), Kalbi Şâkir (şükreden kalb), belâya sabreden beden, mümin, saliha bir hanım.
9.Zorluk zamanlarında sabreden ve şükreden olmak
Bize olan her şey, kişisel dertlerimizi ya da doğal afetleri bile düşünebiliriz, Allah’tandır. Bu nedenle bu felaket ve stres zamanlarını uygun bir şekilde karşılarsak bizim için güzel sonuçlar getirecek.

Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: Müminin her işi, hayırdır. Nimete şükreder, hayra kavuşur. Belaya uğrayınca da, sabreder, yine hayra kavuşur. (Sahih Müslim)
10.Allah’ın merhameti herkes içindir, ama insanların çoğu nankördür
Allah herkese karşı merhametlidir. İsyanda ve nankörlükte ısrarcı olanlara bile merhamet gösterir. ‘…Şüphesiz Allah insanlara karşı lütuf ve ikram sahibidir. Ama insanların çoğu şükretmezler.’ (Bakara 2:243)
11.Çoğu insan bilinçaltında yaratıcıya teşekkür vardır
Hayatını düşün. Allah’ın koruması ve yardımı ile sayısız fırsatlarla karşılaşıyorsun. İnananlar hatta ateistler bile kelimelerin tam içeriğini fark etmeden bilinçaltından ‘çok şükür’ ifadesini sıkça kullanırlar.
12.Şükür berekettir bolluktur
Eğer Allah’ın verdikleri için müteşekkir olursan, Allah üzerindeki rahmeti artıracağına söz vermiştir. Minnettarlığına Allah’ın ödülü sınırsız ve kesindir. ‘Hani Rabbiniz şöyle duyurmuştu: “Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım…’ (İbrahim 14:7)
13.Şükretmenin üç yolu
İslam âlimleri şükrü gösterebilmek için üç yol belirtmişlerdir:

-Kalbin şükrü (kalb), bütün yaratılmışlar için iyilik düşünmekle başarılır.

-Dilin şükrü (lisan), ‘Elhamdülillah’ demek gibi Allah’a olan minnettarlığını dille ifade etmeyi kapsar.

-Uzuvların şükrü ise Allah’ın verdiklerini insanlığın yararı ve O’nun rızası için doğru yolda kullanmaktır.

Read More

Marifetullah

 

Mârifetullah ilmi, hududu, sınırı, nihayeti olmayan bir ummandır. Bütün kâinatı içine alan ilm-i ilâhidir. Bu, tarif edilemez ancak herkes nasibine, anlayışına, derecesine göre söz eder.

DÖRT HASLET

Mârifetullah ilminde terakki de, kalb, gönül âleminin parlaklığına temizliğine bağlıdır. Hak yolu yolcusunda dört haslet olursa sünûhât-ı Rabbânî gönül âlemine bütün bereketi ve rahmeti ile nüzul eder. Onlar da şunlardır:

1- Kuvvetli ihlas sahibi olmak.
2- Samimi istikamet ehli olmak.
3- Gayretli sebatkâr olmak.
4- Tam teslim olmak.”

Read More

4 Kapı 40 Makam

ŞERİAT MAKAMLARI:
1. İman etmek
2. İlim öğrenmek
3. İbadet etmek
4. Haramdan uzaklaşmak
5. Ailesine faydalı olmak
6. Çevreye zarar vermemek
7. Peygamberin emirlerine uymak
8. Şefkatli olmak
9. Temiz olmak
10. Yaramaz ve sakıncalı işlerden sakınmak

Şeriat Kapısı’nı ve makamlarını şöyle özetleyebiliriz:

Kendi öz benliğini kötülükten arıtmayan, gelişmemiş, olgunlaşmamış insanın, din kuralları ve yasalar zoruyla eğitilmesi, kişilere ve topluma zarar verecek hareketlerde bulunmasına meydan verilmemesidir.

TARİKAT MAKAMLARI:

1. El almak / Tövbe etmek
2. Mürşidin öğütlerine uymak
3. Temiz giyinmek
4. İyilik yolunda çalışmak
5. Hizmet etmeyi sevmek
6. Haksızlıktan korkmak
7. Ümitsizliğe düşmemek
8. İbret almak
9. Nimet dağıtmak
10. Özünü fakir görmek

Tarikat kapısını ve makamlarını şöyle özetleyebiliriz: İnsanın kendi öz iradesiyle hiç bir dış zorlama olmadan her türlü kötülüğü benliğinden kovabilmesi, elinden gelebilecek tüm iyilikleri hiç kimseden esirgememesi aşamasıdır.

MARİFET MAKAMLARI:

 

1. Edepli olmak
2. Bencillik, kin ve garezden uzak olmak
3. Perhizkârlık (İsraf ve müsriflikten kaçınma)
4. Sabır ve kanaat
5. Utanmak
6. Cömertlik
7. İlim öğrenmek
8. Hoşgörü olmak
9. Özünü bilmek
10. Arif olmak (kendini bilmek)
Marifet kapısını ve makamlarını şöyle özetleyebiliriz:
Duygu ve ilimde en yüksek düzeye ulaşmak, tanrısal sırları fark etmektir.

HAKİKAT MAKAMLARI:

1. Alçak gönüllü olmak
2. Kimsenin ayıbını görmemek
3. Yapabileceği hiç bir iyiliği esirgememek
4. Allahın her yarattığını sevmek
5. Tüm insanları bir görmek
6. Birliğe yönelmek ve yöneltmek
7. Gerçeği gizlememek
8. Manayı bilmek
9. Rabbin sırrını öğrenmek
10. Allahın varlığına ulaşmak
Hakkı görmektir.

Read More

İnsanın En Büyük Düşmanı Nefis!

 

Kurtuluş için nefsin tezkiyesi şart!

Nefis nedir ve nasıl bir düşmandır?

Nefsin pek çok tanımı yapılmıştır. Ama genel anlamda nefis; kötü huyların, çirkin vasıfların, şerrin ve kötülüğün esası olan bir latifedir diye tanımlanmıştır. Öyle ki o sadece kötülük isteyen, insanı daima kötü şeylere sevk eden, kötülük yapmaktan zevk alan, kötülüklere sebep olan, menfaat duyduğu şeylere kul ve köle olan, bütün gücüyle dünyaya, maddiyata yönelmeyi maneviyata yönelmeye tercih eden, insanı cehenneme götürecek her ne varsa ondan hoşlanan ve lezzetlenen, insana daima tuzak kuran, muhalefet ederek Allah’ın rızasını kazanması için imtihan vesilesi olarak insana verilmiş olan bir latifedir.

Tasavvufun konusu, belli usul ve kaidelerle işte bu nefsi terbiye ve tezkiye etmek, onun isteklerini azaltarak, beden üzerindeki hâkimiyetini kırmak suretiyle ruhun hükümranlığına imkân sağlamaktır.

Nefis, insan için düşmanların en tehlikeli ve zararlısı, tedavisi çok zor olan ve kişiyi Allah-u Zülcelal’in rızasına giden cennet yolundan ayıran bir düşmandır.

Nefis, insanın Allah-u Zülcelal ile arasında karanlık bir perdedir. Bununla beraber nefis, Allah’ın rızasına giden cennet yolunda insanın bineğidir. Eğer insan bu yolda mesafe kat etmek istiyorsa, bu bineğe ihtiyacı vardır.

İnsan ancak nefsini bilir, onun hile ve tuzaklarını öğrenirse Allah-u Zülcelal’in kudret ve azametini idrak edebilir, emir ve nehiylerini yerine getirebilmek için gayret sarf eder.

Nefis, daima hata ve günahlara, keyf-ü sefaya meyillidir. Onun için Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede; “Çünkü nefis, daima kötülüğü emreder.” (Yusuf; 53)Diye buyurmuştur.

İnsan, eğer Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanıp, baki olan ahiret hayatında rahat etmek istiyorsa nefsini, cennetin yoluna çevirerek kibir, ucub, riya, cimrilik gibi kötü sıfatlardan temizleyerek, Allah-u Zülcelal’in rızasına yönlendirmesi lazımdır; Böylece, “Onu (nefsini) arındıran kurtuluşa ermiştir” (Şems;9) ayet-i kerimesinin hükmü altına girerek ebedi saadeti elde edebilir.

Ama bunun aksine insan nefsini şımartır, onun bütün arzu ve isteklerini kayıtsız şartsız yerine getirirse, yani onun nefsinin emrine, hizmetine girerse kendisini ateşe atmış olur.

Şeytan (aleyhillane), insana nefsinin gölgesinden gelerek onu, günaha sürüklemek için çaba harcar. Bu sebeple Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, bir hadis-i şeriflerinde; “Sizin en büyük düşmanınız koltuğunuzun altında saklamış olduğunuz nefsinizdir.” (Beyhaki) buyurmuştur.

Nefsin isteklerini ne kadar yerine getirirsek getirelim, o daima daha fazlasını ister. Onun kötü ve şer istekleri hiç bitmez. Nitekim Firavun’u peşinden sürüklemiş ve en sonunda; “Ben sizin en yüce Rabbinizim” (Naziat; 24) dedirtmiştir. Bu yüzden, nefse karşı çok dikkatli olmak ve onun isteklerinin peşinden koşmamak lazımdır. Çünkü nefis, kendi haline bırakılırsa azgınlaşır ve sahibini de beraberinde ateşe sürükler.

Nefis, sahibini günaha sürükleyen bir casus gibidir. Onun bu casusluğundan muhafaza olmak için onu tanımak lazımdır. İnsanın görevi, nefsinin arzu ve isteklerini tamamen terk etmek değil, terbiye etmek suretiyle Allah-u Zülcelal’in yoluna çevirmektir. Bunu yapabilmek için de nefsi ve nefsi saran kalbi hastalıkları iyi bilmek, tanımak ve tedavi etmek için mücadele etmek gerekir…

Nefisle mücadele onu tanımakla mümkündür!

Allah-u Zülcelal’in rızasını arayan kimsenin görevi, nefsini terbiye etmek suretiyle ıslah etmeye çalışmaktır. Bazı Müslümanlar: “Allah-u Zülcelal Ğafur’ur-Rahim’dir, nasıl olsa bizi affeder” diyerek aldanırlar ve görevlerini yerine getirmezler. Oysa Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede; “Ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.” (Hicr; 99) buyurmuştur.

Bu ayet-i kerimeden de anlaşılacağı üzere, insan son nefesini verinceye kadar, nefsi ile mücadele etmeli ve Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerini yerine getirmek için gayret göstermelidir.

Her ne kadar ümit etmek güzel bir hal ise de, hiçbir şey yapmadan sadece ümit etmek çok yanlıştır. Çünkü Allah-u Zülcelal başka bir ayet-i kerimede; “İnsan için çalışıp kazandığından başka bir şey yoktur.” (Necm;39) buyurmuştur.

Akıllı kimse, nefsini hakir görüp ölümden sonrası için çalışan kimsedir. Aciz kimseyse, nefsinin arzu ve isteklerine uyan, sonra da Allah-u Zülcelal’in rahmetini ümit edendir.

Maalesef kendimize çok yabancıyız ve kendimizi tanımaktan çok uzağız. Hâlbuki Allah-u Zülcelal, bize her şeyi inceden, inceye bildirmiştir. Fakat insan olarak bizler bu işin zorluğunu göz önüne alarak, bu mücadeleden hemen yüz çeviriyoruz. Halbuki, az da olsa, gücümüzün yettiği kadarıyla, Allah-u Zülcelal’e yaklaşmanın yollarını aramamız lazımdır. Bu da ancak nefsimizi tanımak ve onunla mücadele etmek ve ona muhalefet etmekle mümkündür. Onun için daima bir nöbetçi gibi nefsimizi gözetlememiz lazımdır.

Nefis insanı cehenneme götürür!

Bir Müslümanın dinini iyi bilmediğinin işareti nedir? Her kim nefsini sever, onunla mücadele etmez ve ona güvenirse, işte bu durum o kimsenin dinini bilmemesinin, nefsinin ne kadar büyük bir düşman olduğunun farkında olmamasının alametidir. Onun içindir ki; Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede; “O müminlerin çoğu (nefsin günaha meyilli olarak yaratıldığını) bilmiyorlar.” (Yunus; 13) buyurmuştur.

Bu ayet-i kerimenin ışığında, nefsimizin bize düşman olduğunu, şayet onunla mücadele etmezsek, bizi doğruca ateşe, yani cehenneme götüreceğini bilmemiz lazımdır.

Bu dünyada, Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerini terk edip, uyarılarına rağmen, hesap gününü unutarak nefislerinin arzularına uyup, Allah-u Zülcelal’in dosdoğru ve saadete götüren yolundan ayrılanlara, kıyamet gününde büyük ve çetin bir azap vardır.

Allah-u Zülcelal nefsimize uymamamız ve ölünceye kadar onunla mücadele edip, terbiye etmemiz için bizi uyararak; “Allah’ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmaları yüzünden şiddetli bir azap vardır.” (Sa’d; 26) buyurmuştur.

Bütün kötülüklerin başı, nefsin isteklerine uymaktır. Onun için İmam-ı Şafi; “Önünüze gelen iki işten hangisi doğru hangisi yanlış diye karar veremediğiniz zaman, nefsinizin meyletmiş olduğu işin tersini yapın. Çünkü nefis, insanı daima kötülüğe teşvik eder” demiştir.

Çakmak taşında ateş nasıl gizli ise nefsin istekleri de kalpte öyle gizlidir. Kim ki dünyaya nefsinin gözüyle bakarsa, daha dünyadayken kendi ateşini, kendi eliyle tutuşturmuş demektir.

Onun için nefsimiz bizden bir şey istediği zaman: ‘Ey nefsim! Sen başka insanların küçük kusurlarını gördüğün zaman, onları hoş karşılamıyor yeri geldiğinde tenkid ediyor, yeri geldiğinde azarlıyorsun. Ama kendini unutuyorsun. Oysa ıslah olmak ve Allah-u Zülcelal’in rızasına giden cennet yolunda bir mesafe kat edebilmek için çaba göstermen lazımdır. Çünkü yaptığın hata ve günahlar ahiretini mahvediyor, gittiğin yoldan seni geri bırakıyor. Böyle gidersen, baki olan ahiret nimetlerini kaybetmenin, geçici olan dünya hayatında kısa bir süre rahat etmekten daha tehlikeli olduğunu görürsün’ diye ona seslenmemiz gerekmektedir.

Nefsi terbiye etmek

Nefis, çok kötü bir arkadaştır. Ona karşı çok uyanık olmalı, kusurlarını asla küçük görmemeli ve onun, insanı helake götüren (riya, kibir, ucub vb. gibi) hastalıklarını tedavi etmenin yollarını aramalıdır. Nefsin kusur olan bu hastalıklarını tedavi edebilmenin yolu ancak o kusurları bilmekle mümkündür.

Nefsin kusurlarını bilmek için bu kusurları tedavi edebilecek bir maneviyat tabibine (Mürşid-i Kamile) başvurmalıdır. Nasıl ki insan, zahiri bir hastalığa yakalandığı zaman doktora gidip onun verdiği reçete ve ilaçları kullanmadan iyileşemiyorsa; nefsinin esaretine düşmüş, heva ve heveslerine ram olmuş insanın da tam bir ihlasla Kur’an ve sünnete uymadan ve bir Mürşid-i Kamil’in manevi terbiyesi altına girmeden nefsini tanıması ve onun şerli hastalıklardan kurtulması mümkün değildir. Mürşid-i Kamiller, Kur’an ve Sünnet eczanesinden dercettikleri reçete ve ilaçlarla kendilerine tabii olanları tedavi ederler ve onlara ayna olarak nefislerinin hakikatini gösterirler.

 

DERVİŞ ENES KIR ( Allah razı olsun)

Read More

Tasavvufta Hiçlik

 

TASAVVUF; NEFSÂNÎ İHTİRASLARI BERTARAF ETMEKTİR

Cenâb-ı Hak ehemmiyetine binâen, Kurʼân-ı Kerîmʼde arka arkaya tam yedi kez yemin ettikten sonra beyân eder ki:

“Nefsini kötülüklerden arındıran (maddî ve mânevî kirlerden temizleyen) mutlakâ kurtuluşa ermiş; onu kötülüklere gömen de elbette hüsrâna uğramıştır.” (eş-Şems, 9-10)

Bugün global kültür istîlâsı, nefsâniyeti tahrik eden reklâmlar, lüks ve israfı kamçılayan modalar, televizyon ve internetin menfî telkin ve propagandaları, müthiş bir mânevî erozyon ve kirlenmeyi beraberinde getirdi. İnsanların akıl ve gönül dünyaları hercümerç oldu. Gâye ile vâsıta birbirine karıştı. Yaşamak için yiyip içmek yerine, yiyip içip tüketmek için yaşanır oldu. Kalpler dünyanın esiri, nefisler şehevî arzuların kölesi hâline geldi. Ruhlardaki tatminsizlik, insanlığı ferdî ve ictimâî buhranlara sürükledi. En nihâyet, bütün uhrevî endişelerden uzak, âdeta âhiretsiz bir dünya anlayışı insanlara telkin edildi.

Bu sebeple bugün, nefis tezkiyesi ve kalp tasfiyesi demek olan tasavvufî terbiye, çok daha büyük bir ehemmiyet arz etmektedir. Çünkü tasavvuf; hamd, şükür, rızâ, zühd, istiğnâ ve kanaat eğitimidir. Esas hayatın âhiret hayatı olduğu gerçeğini idrâk ederek, gönlü dünyanın gelgeç nefsânî arzularının esaretinden kurtarmaktır.

chicknew

TASAVVUFTA HER ŞEY, “HİÇ”LİĞİ İDRAKTEN SONRA BAŞLAR

Tasavvufun mücâdelesi; iç âlemden, varlık, benlik, gurur ve kibri kazıyıp atarak hiçlik ve yokluk hâlini idrâk ettirmektir.

Ârifler Sultânı Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, hâcegândan, yani ilim erbâbı hoca efendilerden idi. Buna rağmen, mânevî intisâbının ilk yıllarında, insanların gelip geçtiği yolları temizlemiş, hastalara, âcizlere, hattâ yaralı hayvanlara hizmet etmiştir. Bu şekilde, büyük bir tevâzû ve hiçliğe bürünmüştür.

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri de, kendisine ilimde “Şemsüʼş-Şümûs”, yani “Güneşler Güneşi” denildiği bir zamanda, Abdullâh-ı Dehlevî Hazretleriʼnin dergâhına gitmişti. Fakat Dehlevî Hazretleri onu karşılamaya bile çıkmadı. Üstelik onu dergâhının ne mihrâbında, ne de kürsüsünde vazifelendirdi. Önce enâniyetin bertarâfı ve hiçliğin tahsili için, onu helâ temizliğiyle vazifelendirdi.

Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri de Bursa kadısı iken, Üftâde Hazretleriʼnin dergâhında hiçlik ve yokluğa erebilmek için, benzeri merhalelerden geçti. Süslü kaftanıyla Bursa sokaklarında ciğer sattı. Gurur, kibir ve enâniyeti bertaraf eden bu nevî merhaleler neticesinde, cihan pâdişahlarına istikâmet veren, büyük bir mürşid-i kâmil oldu. Şimdiye kadar sayısız kadı geldi geçti; fakat onlar içinde Hüdâyî Hazretleri, bu husûsiyeti sebebiyle 400 seneden beri gönüllerde yaşamaya devam ediyor.

İşte tasavvufta her şey, “hiçlik” hâlini idrâk ettikten sonra başlar.

Ebûʼl-Hasan Harakānî Hazretleri buyurur:

“Yüce mertebelere ulaşan Hak dostları, ihlâsla yaptıkları amelleri yanında, nefislerini de tezkiye ettikleri için yükseliyorlar.”[1]

“Nasıl ki namaz ve oruç farzdır, îfâsı mecbûrîdir, aynı şekilde gönülden, kibri, hasedi ve hırsı bertaraf etmek de zarurîdir.”[2]

Hakîkaten bütün Allah dostlarını zirveleştiren sır; bu tevâzû, hiçlik ve yokluk hâlidir. Bunun içindir ki ârif zâtlar; “Sen çıkınca aradan, kalır seni Yaradan!” buyurmuşlardır.

NEFSİN EN ZOR TERK EDEBİLDİĞİ KÖTÜ HUY; GURUR, KİBİR VE ENÂNİYET

Nefsin en zor terk edebildiği kötü huy ise; gurur, kibir ve enâniyettir. İlk mutasavvıflardan Ebû Hâşim es-Sûfî:

“Kalpte yer etmiş bir kibri kazımak, dağları iğne ile kazmaktan daha zordur.” buyurmuştur. Fakat bu başarılmadıkça da, mânen tekâmül edebilmek ve dînin hedeflediği “kâmil insan” hâline gelebilmek mümkün değildir. Nitekim bir hadîs-i şerîfte;

“Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse Cennetʼe giremez.” buyrulmuştur. (Müslim, Îmân, 147)

Bu bakımdan; gurur, kibir, ucub ve enâniyet; mânevî yolun kanseridir. Tasavvufî terbiyenin gâyesi de; nefsaniyetten doğan “ene” yani “ben” demeyi terk edip, enâniyete iptal mührünü vurabilmektir.

Ârif gönüllerde husûsî bir yeri bulunan Hallâc-ı Mansûrʼun hâlini, mânâ âleminde seyredenlerden nakledildiğine göre; onu darağacında astıkları vakit İblis yanına geldi ve:

“–Bir «ene» sen dedin, bir «ene» de ben dedim. Nasıl oluyor da bu yüzden senin üzerine rahmet, benim üzerime ise lânet yağıyor!” diye sordu.

Hallâc, İblis’e şöyle cevap verdi:

“–Sen, «Ene» demekle kendini Âdem’den üstün gördün. Kibrini ortaya koydun. Ben ise «Ene’l-Hak» dedim, kendi varlığımı Hak’ta yok ettim. (Tıpkı bir nehrin okyanusa karışınca artık nehirliğinden iz kalmaması gibi benliğimi erittim, Rabbime tam bir teslîmiyetle râm oldum.)

Benliği ortaya koymak demek olan kibir, Cehennem alâmetidir. Benliği bertaraf etmek, yani Hak’ta fânî olmak ise, «hîç»liğin ifâdesidir. Bu sebeple bana rahmet, sana ise lânet ve zillet indi.”

Şeytan -aleyhillâ‘ne-, Cenâb-ı Hakkʼın emrine îtiraz edip Oʼna karşı ilk isyânı işlediğinde, günahını itiraf edip af dileyeceği yerde, gurur, kibir ve enâniyetinin esiri olup hatâsında ısrar etti, günahından pişmanlık duymadı. Nefsini kınayıp tevbe edeceği yerde, inat ve gururunun kurbanı oldu. Böylece Cenâb-ı Hakkʼın lânetine dûçâr oldu.

Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- ile Hazret-i Havvâ vâlidemiz de, şeytana uyup Allâhʼın yasakladığı ağacın meyvesinden tadarak, insan neslinden zuhûr eden ilk günahı işlediler. Fakat onlar, şeytanın yaptığı gibi hatâlarını bahânelerle örtbas edip kendilerini temize çıkarmaya çalışmak yerine, hemen nefislerini kınayıp gerçeği samimiyetle îtiraf ettiler:

“Dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, mutlakâ ziyan edenlerden oluruz.”(el-A’râf, 23)

Yanlıştan dönme fazîletini sergileyip, pişmanlık ve mahcûbiyet içinde, Cenâb-ı Hakkʼın rahmet ve mağfiretine sığındılar. Samimî gözyaşlarıyla yaptıkları tevbe ve istiğfarları Cenâb-ı Hak tarafından kabul olununca da, ilâhî lûtfa nâil oldular.

Bu bakımdan tasavvufun en büyük mücâdelesi; Rabbine karşı nefse haddini bildirmektir. Zira nefis, ibadet hâlinde dahî kendini beğenir, başkalarının noksanlıklarına takılarak dolaylı yoldan kendini üstün görür.

MAHKEME KADIYA MÜLK DEĞİLDİR

Şeyh Sâdî-i Şîrâzî, Gülistan adlı eserinde şu hâtırasını nakleder:

“Çocukluğumda da ibadetlere çok düşkündüm. Geceleri kalkar, ibadetle meşgul olurdum. Bir gece babamın yanında oturuyordum. Bütün gece gözümü yummamış, Kur’ân-ı Kerîm’i elimden bırakmamıştım. Bâzı kimseler ise etrafımızda uyuyorlardı. Babama:

«–Şunların bir tanesi bile başını kaldırıp iki rekât teheccüd namazı kılmıyor; sanki ölü gibi uyuyorlar.» dedim. Bu sözüm üzerine babam kaşlarını çattı ve:

«–Oğlum! Başkalarının dedikodusunu edeceğine, keşke sen de onlar gibi uyusaydın!» karşılığını verdi.”

Yani babası Sâdî’ye âdeta şu dersi veriyordu:

“–Senin hor gördüklerin, seher vaktinin feyzinden mahrum iseler de, onlara Kirâmen Kâtibîn melekleri menfî bir şey yazmıyor. Senin amel defterine ise, din kardeşlerini küçük görme ve gıybet günahı yazıldı…”

İşte nefsin, bu misalde olduğu gibi “sûret-i hak”tan görünen sayısız tuzakları vardır. Kendinde bir varlık hissederek nefsânî bir üstünlük duygusuyla “ben” diyen kimse -isterse mâneviyat yolunda hizmet eden öndeki bir mürşid olsun- yolun hakîkatinden uzaklaşmış demektir.

Bilhassa günümüzde bâzı mânevî rehberlerin, kendilerine bir güç izâfe edercesine, egoist ve mağrur tavırlar içine girmeleri, temsil ettikleri yola da zehir serpmekte, bulundukları mânevî yolun nezâket ve zarâfetini de lekelemektedir. Hâlbuki; “Mahkeme kadıya mülk değildir.” sözünde de ifâde edildiği gibi, tasavvuf yolu, hiç kimsenin hakk-ı müktesebi değildir…

Read More