Tasavvufun 4 Kapısı

Tasavvufta 4 kapı vardır;
1- Seriat Kapisi
2- Tarikat Kapisi
3- Marifet Kapisi
4- Hakikat Kapisi
Ogreti olarak bu kapilar birer birer gecilerek Hakikate ulasilir.

Ogrencilerinden biri Mevlana’ya sormus; “Efendim, bu 4 kapi meselesini ben pek anlayamiyorum. Bana anlayabilecegim bir lisanla anlatir misiniz?” “Simdi bak, karsi medresede dersini calisan dort kisi var ve hepsi rahlelerine egilmis. Sen git bunlarin hepsinin ensesine bir samar at, sonra gel sana
anlatayim.” Ogrenci gitmis, birincinin ensesine bir tokat aksetmis. Tokadi yiyen derhal ayaga kalkip arkasini donmus ve daha kuvvetli bir tokatla Mevlana’nin ogrencisini yere yikmis. Ogrenci dayagi yemis, geri donecek ama hocasina itaat var.Yaradana guvenip ikinciye de bir tokat aksetmis. O da derhal ayaga kalkip elini kaldirmis. Tam tokadi vuracakken vazgecip yerine oturmus. Ogrenci devam etmis, ucuncuye de bir tokat atmis. Ucuncu soyle bir kafasini cevirip baktiktan sonra calismasina devam
etmis. Dorduncu, tokadi yemesine ragmen hic orali bile olmadan calismasina devam
etmis. Ogrenci Mevlana’ya donmus, olanlari anlatmis. Mevlana; “Iste sana istedigin ornekler….
Birinci, seriat kapisini gecememis biri idi. Seriatta kisasa kisas oldugu icin, tokadi yiyince kalkti, aynisini sana İade etti.
– Ikinci, tarikat kapisindadir. Tokadi yiyince o da kalkti, tam tokadi iade edecekti ki, tarikat ogretisinde verdigi soz aklina geldi. “Sana kotuluk yapana bile iyilik yap”.
Onun icin dondu, oturdu.
– Ucuncu, marifet kapisina kadar gelmistir. Iyinin ve kotunun tek Yaradandan geldigini bilir, inanir. Yaradan bu kotuluge hangi iblisi alet etti diye merakindan soyle bir
donup bakti.
– Dorduncu, hakikat kapisini da gecmistir. Iyinin ve kotunun tek sahibi
oldugunu ve ayni oldugunu bilir. Onun icin donup bakmadi bile…

 

Read More

Önce Ehl-i Sünnet İ’tikadı

Önce Ehl-i Sünnet i’tikadı

Hüccet-ül-islâm İmâm-ı Gazâlî
hazretleri “rahmetullahi aleyh” buyurdu ki;

ALLAHü teâlânın yolunda yürümek istiyen bir
kimseye, evvelâ Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim
ecma’în” bildirdiklerine uygun, temiz bir i’tikâd ve îmân lâzımdır.
Bundan sonra, tevbe-i nasûh, ya’nî dahâ işlememek üzere, günâhlara
tevbe etmek, üçüncüsü, herkes ile halâllaşmak, üzerinde hiçbir
mahlûkun hakkı kalmamak, dördüncüsü, ALLAHü teâlânın emrlerini
yapacak kadar, islâmiyyeti öğrenmekdir. İslâmiyyeti bundan
fazla öğrenmek, herkese vâcib değildir. Diğer ilmleri lüzûmu kadar
okumalıdır. Bu lüzûm, herkesin san’atına, mesleğine, ihtisâsına göre
değişir.

Hikâye:
Şiblî hazretleri “rahmetullahi aleyh” [247-334 Bağdâdda] diyor ki,
Dörtyüz hocadan ders okudum. Bunlardan
dörtbin hadîs-i şerîf öğrendim. Bütün bu hadîslerden bir dânesini
seçip kendimi ona uydurdum, diğerlerini bırakdım. Çünki, kurtuluşu
ve se’âdet-i ebediyyeye kavuşmağı bunda buldum ve bütün nasîhatleri
hep bunun içinde gördüm. Seçdiğim hadîs-i şerîf şudur:

Peygamberimiz “sallALLAHü aleyhi ve sellem” bir
Sahâbîye buyuruyor ki:
(Dünyâ için, dünyâda kalacağın kadar
çalış! Âhıret için, orada sonsuz kalacağına göre çalış! ALLAHü
teâlâya, muhtâc olduğun kadar itâ’at et! Cehenneme dayanabileceğin
kadar günâh işle!).

Bu hadîs-i şerîf gösteriyor ki, sana lüzûmundan
dahâ çok ilm lâzım değildir. Çünki, ilmi çok öğrenmek farz-ı
kifâyedir. Farz-ı ayn değildir. Bu işi, başkaları yaparak senin
yükünü almışlardır.

Read More

Zikrin Fazileti

ZİKRİN FAZİLETİ
Bismillahirrahmanirrahim.
Elhamdülillahi Rabbil alemin. Esselâtü vesselâmü alâ resulina Muhammedin ve ala alihi
ve sahbihi ecmain.
Hadisi şerif:
“En iyi hediye, hikmetli bir sözü iyi anlayıp din kardeşlerine anlatmaktır ve bu, bir
senelik ibadete bedeldir” (Taberanî, İbni Abbas).
Zikir Hakkında Hadisi Şerifler
— Allah’ı zikrediniz. Çünkü zikir, arzuya ulaşmakta size yardımcıdır.
— Allah’ı çok zikrediniz, ta ki size mecnun desinler.
— Her tacın ve her ağacın yanında Allah’ı zikredin.
— Her halükarda Allah’ı zikretmek, amellerin en üstünüdür.
— Sözün şerefçe en üstünü, zikrullahtır.
— Halkın derece itibariyle en yücesi, Allah’ı zikredenlerdir,
— Allah’ı zikretmeyi çoğaltınız, o kadar ki (münafıklar size) mecnun desin.
— Sana Allah’ı zikretmeyi tavsiye ederim. Çünkü zikrullah, dünyadan (gelecek
sıkıntılarda) sana teselli verir.
— Hayırlılarınız, görüldükleri zaman Allah’ın adı anılan kimselerdir.
— Ey insanlar. Her hal ve hareketinizde Allah’ı zikredin.
— Zikrin hayırlısı hafi (gizli) ; rızkın hayırlısı kafi olanıdır.
— İşin hayırlısı, dilin Allah’ı anmaktan yaşarmış olduğu halde dünyadan ayrılmandır.
— Tenhada Allah’ı zikreden, sabırda, gaza eden (mücahid) gibidir,
— Allah Teala buyuruyor : “Kulum beni andığı ve benim (ismim) ile dudaklarını
kıpırdattığı zaman, ben onunla beraberim.”
— Her hastalığın bir şifası vardır. Kalplerin şifası, zikrullahtır.
— Kıyamet günü Allah, minberler üzerinde yüzleri nurlu cemaatlar getirir. Onları
görenler imrenir. Onlar ne peygamber, ne de şehittirler. Onlar çeşitli kabile ve beldelerden
olup birbirlerine muhabbet eden (seven) ve Allah’ı zikretmek için bir araya gelen ve
zikredenlerdir.
— Hiç bir cemaat yoktur ki Allah’ı zikre otursun da melekler onların etrafında dönüp
dolaşmasın, ilahi rahmet onları sarmasın, üzerlerine sekine (Allah’ın barışı) inmesin. Allah
onları kendi katında meleklerine anmasın.
(Yani zikre oturanları melekler sarar, etraflarında dolaşır, ilahi rahmet (af ve mağfiret)
onları kaplar, üzerlerine sükunet ve selamet iner, Allahü Teala onları meleklerine över.)
— Hiçbir sadaka Yüce Allah’ı zikretmekten daha faziletli değildir.
— Resulullah’a sırasıyla sual ettiler :
1. Hangi cihadın ecri sevabı, daha büyük? “Yüce Allah’ı çok zikredenlerin.”
2. Hangi orucun ecri daha büyük? “Yüce Allah’ı zikredenlerin.”
3. Hangi namaz kılanların ecri daha büyük? “Yüce Allah’ı zikredenlerin.”
4. Hangi zekat verenlerin ecri daha büyük? “Yüce Allah’ı zikredenlerin.”
5. Hangi Hac edenlerin ecri daha büyük? “Yüce Allah’ı zikredenlerin.”
6. Hangi sadaka verenlerin ecri daha büyük? “Yüce Allah’ı zikredenlerin.” (Görüldüğü
gibi hepsine de “Yüce Allah’ı zikredenlerin” buyuruldu. Kelamın sonunda Hazreti Ebubekir,
Hazreti Ömer’e hitaben : “Ya Eba Hafs, hepsini Allah’ı zikredenler alıp gitti” buyurdular.)
— Diliyle Allah’ı zikredip de kalbiyle isyan eden kimseye yazıklar olsun.
— Diliyle Allah’ı zikretmeyi çoğaltıp da, (ameliyle) Allah’a isyan edenin vay başına
geleceklere.
— Bir saat Allah’ı hatırlamak, seksen senelik nafile ibadetten hayırlıdır.
— Allah’ın büyüklüğü üzerine bir saat tefekkürde bulunmak, bir gece ibadet için ayakta
durmaktan hayırlıdır.
“Alâ Bizikrillâhi Tetmainül Kulub” (Rad Suresi, 28).
Yani : “Kalbin mutmain olmasının, tatmin edilmesinin ve rahatlığa kavuşmasının yolu,
Zikrullah’tır.” Zikir sebebiyle Cenabı Hak’ka yakınlık elde edilir ve ebedî devlete
erilir.

Read More

Tasavvufun Üç Meyvesi

Tasavvuf, nefsin terbiye edilip kalbin Allah’tan gayrısından temizlenmesi için Kitap ve Sünnet dairesinde gayret etmek, çalışmaktır. Burada nefsin terbiyesinin, kalbin temizliğinin önemi yanında, bu işin İslâm’ın temiz akidesi, emir ve yasakları çerçevesinde yapılmasının önemini öncelikli olarak vurgulamak gerekir. Çünkü Allah Tealâ’nın İslâm’dan başka bir dini yoktur ve bu dinin dışındaki başka bir inançla nefse muhalefet etmek kişiyi hakikate ulaştırmaz. ‘İstidraç’ denilen birtakım garipliklerle kişi doğruya ulaştım zannederken, iyice yanlışa saplanıp kalır. İslâmî ölçülerle kontrol edilmeyen nefs terbiyesi tasavvuf değil; şeyhi şeytan, akıbeti cehennem olan bir sapık yol olur. Bu sapıklıkla elde edilecek bazı olağandışı hallerin insanların gözünü boyamaktan öte hiçbir kıymeti yoktur. Bütün mesele kalbi Allah Tealâ’nın razı olduğu ahlâk ile selim bir hale kavuşturmak ve İslâm olarak yaşatmaktır. İmam Rabbanî k.s. hazretlerine göre tasavvuf üç şeyin temini içindir: Önce kalbi manevi hastalıklarından temizler. Kalp, emir âlemindendir ve aslen yüzü Allah’a dönüktür. Fakat dünya hayatına saplanarak kirlenmiş, ahlâkı bozularak ilâhi olan cevheri zarar görmüştür. Bize şah damarımızdan yakın olan Allah Tealâ’yı unutup uzaklaşmış, birer hastalık olan kötü huylar edinmiştir. Tasavvuf, kalbi Allah Tealâ’ya karşı cahilleştiren, onu karanlıkta bırakan bu durumdan kurtarmak için yapılacak olanın yolunu göstermiş, Ehl-i Sünnet sınırları içinde yöntemi belirlemiştir. Usulünce çalışılınca tasavvufun sağladığı ilk kazanç kalbin bütün hastalık ve dünyanın gereksiz ağırlıklarından kurtulması, kendi gerçek haline dönmesidir. İkinci olarak, kalp aslına dönünce şüphe ve vesveselerden arınmış sağlam bir imanla kişi Allah Tealâ’nın rızasını kazanmayı can u gönülden ister ve itikad, ibadet ve muamelâtıyla dinine dört elle sarılır, emirleri yerine getirip, yasaklardan sakınır. Üçüncü olarak, tasavvuf terbiyesi altında yetişmiş müslüman için Peygamber Efendimiz s.a.v.’in sünnetini ihya etmek büyük önem kazanır. Çünkü doğru yolun, dinin, dolayısıyla tasavvufun habercisi O’dur. İnsanları kurtuluşa götürecek olan yaşayış şeklini, hal ve davranışları yine O göstermiş, nasıl yapmamız gerektiği konusunda örnek olmuştur. O’nun elinden tutmadan, O’nun yolunu takip etmeden, O’nun duası ve şefaati olmadan tasavvuf terbiyesi mümkün değildir. O bütün mürşitlerin mürşidi, yol göstericilerin yol göstericisidir. Tasavvuf, kişiyi Peygamberine bağlı, O’nun bildirdiklerine sadık bir müslüman yapmaya çalışırken, nefs, şeytan ve kötü insanlar da düşmanlıklarından geri kalmayacaklardır. Fakat tasavvuf terbiyesi zaten bu düşmanları alt ederek ilerlemeyi sağlamak içindir. En önemli düşman da kişinin kendi nefsidir. Nefs aşırı isteklerle dünyaya önelir, Allah Tealâ’nın emir ve yasaklarına karşı lâkayt ve tembel davranıp sadece kendi zevklerinin tatminini ister. Kalbi de aşağı çekmeye çalışır. Çünkü kalp melekleşmeye meyilli olduğundan nefsin istediği hayatla tamamen zıt hareket edip onu engeller. Kalp nefse teslim olmadığı sürece nefsin yapabileceği bir şey yoktur. Çünkü kalp insan varlığında en önemli yere sahiptir ve padişah hükmündedir. Bu padişahın hastalanıp yataklara düşmüş, kimseye söz geçiremeyip çevresine oyuncak olmuş hali içler acısıdır. Fakat insanın aklı kalbin yardımcısıdır. Eğer akıl insafla hareket eder, geçici dünyaya bağlanmanın, gerçek ve sonsuz hayat olan ahirete sırt dönmenin saçmalığını itiraf ederse, kalbe yardım etmiş olur.

Read More

Zikir Çeşitleri

Zikir Çeşitleri
Zikirden maksat, Allah’ı kalpte hazır tutarak ve O’nu görüyormuş gibi yaşayarak kalbin uyanıklığını sağlamak olup Cenabı Hakkı hem kalben hem de dille anmaktır. O’nu anabilmek şerefi ile lezzetlendi-rilen bu hayat o kadar kısadır ki; “Onlar ki ayakta, oturarak ve yanları üzere yatarken Allah’ı zikreder-ler” (Âli İmrân; 191) ayeti Kerimesi’nin teşviki ile zikir sınırsızca devam eder ve fakat nasıl olması ge-rektiğini yani usulûnü belirleyen Âlemlerin Efendisi (s.a.v)’dir. Bu usûl insanlığın gök kubbesini aydın-latan en parlak iki kutup yıldızının; Hz. Ali (r.a.) ve Hz. Ebûbekr (r.a.)’in vesile edilmesiyle bizlere de ulaşmıştır. Silsilesi Hz. Ali (r.a.) efendimize dayanan zikir üslûbuna Zikr-i Cehrî yani “açık zikir” denilir-ken, Hz. Ebûbekir (r.a.) efendimize dayanan üslûba ise “gizli zikir” anlamında Zikr-i Hafî denilmiştir. Bu iki ana damardan da beslenen Müslümanlardan, Nakşibendîler ve Yeseviler gibi içten yapılan gizli zikri tabiatlarına daha uygun bulan mektepler olduğu gibi Kâdiriyye, Rifâiyye, Halvetiyye, Bayramiyye ve Mevleviyye gibi sesli bir şekilde zikri benimseyenler de var olagelmiştir.
Neler İle Zikredilir ?
Esmâ-i hüsnâdan belli isimlerin veya kelime-i tevhidin tekrarı şeklinde Allah’ı beraberce zikretmek olan “toplu zikir” ya da “âyin” geleneği, bu tarîkatlar tarafından büyük bir titizlikle disipline edilerek günümüze kadar ulaştırılmıştır. Bu hazineden edinilen bilgi ve görgüye göre topluluk halinde ve çoğunlukla da mûsiki eşliğinde icra edilen zikirler en kapsayıcı manada kuûdî (diz çöküp başı sağa sola çevirmek veya diz kapakları yerde olduğu halde doğrulup oturmak suretiyle uygulanan zikir), kıyâmî (ayakta bele kadar eğilip kalkmak, olduğu yerde sağa sola dönmek ve sallanmak suretiyle yapılan zikir) ve de devrânî (ayakta kol kola veya el ele tutuşarak bir tempo ile devamlı ilerleyip dönmek suretiyle yapılan zikir) olarak sınıflandırılabilir.

Read More

Tarikatın Adabı (Temel Esasları)

Tarikatın mahiyeti; ibadete devam etmek, belli saat ve zamanlarda zikir yapmaktır. Tarikat, hakikat ve şeriat hükümlerine göre davranışlarda bulunmaktır. Allah (c.c.) ‘tan başka hiçbir gaye ve hedef edinmemektir. İç ve dış dünyasını her türlü kusurlardan arındırmak ve yüce gayeler peşinde koşmaktır. Kalbini bütün yalancı sevgilerden temizlemek ve İlahi tecellilere ermekten engel olan her türlü bağlardan kurtulmaktır. Her zaman Allah (c.c.) ile beraber olarak hırs, kin ve düşmanlıktan uzaklaşmaktır. Bunun içinde kendini ve nefsini daima kontrol altında bulundurmaktır. Resulullah Aleyhisselatuvesselam ‘ın yolunda bulunmak ve Sünnet’ine dört elle sarılmaktır.

Tarikatın Temelleri (esasları) :

1 –Makam

Kulun tekrar ede ede kazandığı âdab ve ahlâktır. Makam denilen âdab ve ahlâk; istek, arayış, sıkıntılara göğüs germe ve çalışarak elde edilir. Bu makamın kazanılması, Allah Teâla’nın o kimseyi o makamda ikamet ettirdiğini göstermesi ile olur.

Genellikle Makamların ilki tövben başlar, sırasıyla, inâbe, zühd, tevekkül, takva, kanaat ve teslimiyettir. Bir makamı tam olarak elde etmeden, diğer bir makama sahip olmak mümkün görülmemiştir.

Makamlar Hakk’a kurbiyet için konulan vasıtalardır. Sâlikin tevhid ehli olmasına vesile olan yol bu makamlardır. Sâlik bu yolda ikilik ortadan kalkıncaya kadar yürür. Salik öyle bir makama gelir ki, benliği kalmaz. Bu makam İnsan-ı kâmilin hususi terbiyesiyle mücahade ve riyazat neticesinde elde edilir.

En yüksek makam “Makam-ı Mahmûd olarak gösterilmiştir.Bu makama her kâmil insanın ulaşması mümkün görülmemiştir.

Makamlar, insanın ibadet ve zikir anında Allah Teâlâ’nın kendisine nazar ettiğini ve O’nun huzurunda bulunduğunu hissetmesidir. Bu aynı zamanda “ihsan” makamıdır.

2-Tövbe:

Tövbe; İnsanın hayatı içinde işlemiş olduğu günahlara ve ibadetsiz geçirdiği vakitlere, nedamet ve pişmanlık duyup, Hakk’a rücu ve ilticasına denir. Bir an tövbe-i Nasuh ile tevbe edip; âbid,zâhid, salih, ve Hakk’ın nimetlerine şâkir, aynı zamanda zâkir kullarının arasında yer almaya sa’y ve gayret göstermesi lazımdır. Tövbeden mahrum, isyan vadilerinde yaşayanların akibetleri, şüphesiz felaket ve hüsranla neticelenir.

Tövbe, Tasavvufi vahdet kapısının kapısıdır. Ruhun selâmeti için günahın zararlı olduğunu idrakten doğmuştur. Zira günah mü’mini maksudundan, yani Allah’ından ayırır. Allah ile insan arasındaki hicabların kalkmasına vesile olan ilk makam tövbedir.

Tövbe, ruhi bir hadisedir. Kulun kusurunu Hakk’a götürmesi, günahlarını itirafla pişmanlığını beyan edip, O’na sığınmasıdır.

Allah Teâlâ’nın rahmet ve mağfiret kapısı her zaman açıktır. Zira bu dergâh-Mevlâna’nın da belirttiği gibi- ümitsizlik dergâhı değildir. Geçmiş günahlarından pişmanlık duyup, Allah’a sığınmak isteyen bir kimse Mutlaka huzura kavuşur. Resûlullah (s.a.v.):

“Günahından tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.” Buyurmuştur.

Gerekli olanı, yapılan günahlarda ısrar etmemek, Hakk’ın rızasını kazanmanın yollarını aramaktır.

Tövbe, Mü’minin, kötü huylardan, İslâm’ın ruhuna zıt davranışlardan sıyrılması, samimiyetle güzel huylara dönmesidir.

Kur’an’da;”mü’minlerin kurtuluş sebebi sayılan ve dönüşü olmayan Nasuh tövbesine teşvik eden, önce istiğfarı ardından tevbeyi emreden ayetler vardır.

Tövbe, Kulun mevlâ karşısında kusurlarını itiraf ederek, O’na sığınmasına ve manen temizlenmesine vesile olur.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu husustaki hadis-i şerifinde:

-“Ey insanlar! Allah’a tövbe edin ve O’ndan mağfiret dileyin. Çünkü ben günde yüz kere tövbe ederim.” buyurmuştur.

3-Murakabe

Kelime anlamı; korku,denetleme, gözetleme, kontrol etme, kendi iç âlemine bakma, dalıp kendinden geçme, devamlı gayeyi düşünme, kendini muhasebe manalarına gelmekle birlikte; Dinen kalp ile daima Allah’a bakma; kalbi kötülüklerden korumak için nefsi kontrol altında bulundurma; kişinin daima Rabbinin her halini bildiğini bilmesi; diz çöküp gözlerini kapayıp her şeyi zihinden çıkararak hakkın ilhamına mazhar olma,anlamında bir tasavvuf terimidir.

Murakabe her iyiliğin temelini oluşturur ve hayatın her safhası ile ilgilidir. Çünkü İnsan bu sayede geçmişin bir değerlendirmesini yapmaya içinde bulunduğu durumu düzeltmeye, daima doğru yolda bulunmaya, Rabbine karşı kendisini iyice kontrol etmeye çalışır, hiç bir zaman Allah’ı aklından çıkarmaz; Allah’ın kendisini gözetlediğini, kendisine çok yakın olduğunu, yaptıklarını gördüğünü, söylediklerini işittiğini bilir.

Böylece kendisi ve toplumu için faydalı,dünya ve ahirette mutlu bir kişi olur.“Ey iman edenler! Allah’tan korkun! Her nefis yarın için ne hazırladı ona baksın” (Haşr, 18)

Zahirde yöneldiğin dört duvardır

Batında olan sonsuz tecelliler vardır
Gel sen,nefsini aradan kaldır
O zaman görürsün,duvarın ardında kim vardır..

4- Gerçek doğruluk (sıdk)

Sıdk,lügatta doğruluk, gerçeklik, kalb temizliği manalarına gelir. Istılahta sıdk, Müslümanın Hakk’ ulaşmasını temin eden gerekli sıfatlardandır. İnsan, Sıdk, ihlâs ve sabır sahibi olmakla olgunluğa erer.

Doğruyu ve doğru olmayı ve doğrularla bulunmayı emreden pek çok âyet ve hadis mevcuttur.

Doğruluk; şeytanla savaş, onun hilelerinden kurtuluş, vesveselerden uzaklaşma ve şerden korunmaktır. Doğruluk, kalben dünyaya ait olan sevgiyi çıkarma hususunda insanı mücahade ve hayra davet eder.

Doğruluğun mahalli; dil, kalb ve fiillerdir. Bunların hepsi doğruluğa muhtaçtır. İnsanın, diliyle doğru olanı söylemesi, kalbinden geçenlerin doğru düşünceler olması, fiil ve hareketlerinde istikametten şaşmaması, onu dünya ve ahret saadetine ulaştırır.

Doğruluk, Allah Teâla’ya kavuşma hazırlığıdır. O bütün Salih amel ve imanın anahtarıdır. Sıdk (doğruluk) Salihleri allah’a ulaştıran bir makamdır.

Doğruluk, dünyaya karşı duyulan aşırı sevgiyi önler. İnsanın nefsiyle olan mücadelesine sadakatle devam etmesini sağlar.

Doğruluk her işin esası, neticesi ve düzenidir.

Bu peygamberlikten sonra gelen bir makamdır. Kur’an-ı Kerîm’de bu husus, Ayetinde şöyle belirtilmiştir:

Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır.( Nisa 69.)

Hz. Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurmuştur:

“Sıdk hayra, hayır da cennete götürür. Mü’min kişi, doğru söyler Allah katında doğru olarak yazılır. Yalan fısk ve fücura, fısk ve fücûr da cehenneme sürükler. Kişi yalan söyler. Dolayısıyla Allah katında yalancı olarak kaydedilir.”

5-SABIR

Âbidlerin ibadetleri, zahidlerin zühdleri, Saimlerin oruçları, hacıların Hacc esnasında karşılaştıkları müşkülleri yenmek için nefsini feryad-ı fagandan koruyup, günah ve kötülükleri de işlememek üzere nefislerine hakim olmaları hep sabırla mümkündür. Çünkü sabrı olmayan ve ya pek az olan kimseler teşebbüslerinde başarılı olamazlar.

Sabır, elem ve balâlara şikâyeti terk manasına gelir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) sabrı, dinin yarısı olarak tarif etmiştir.

Sabrı, nefse haz veren şeylerden uzaklaşmak şeklinde de tarif edilir. Sabır makamına ulaşmış bir kimse, musibetlerden etkilenmez. Çünkü kişi belâya sabretmekle, kazaya razı olur. Sahibini Cennete sokar. Sevabı da köle azadındnan efdaldır, buyurulmuştur.

Sufî riyazat ve mücâhade için sabrı bir düstur olarak benimsemelidir. Zira nefisle mücadelenin en mühim şartı sabırdır. Allah Teâlâ sabırlı olmamızı emretmiştir.

“Andolsun, sizi biraz korku, (biraz) açlık, (biraz da) mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenlere (lutf-ü keremimi) müjdele”. (Bakara:155)

“O halde Habîbim, peygamberlerden azim saahiblerinin sabretdikleri gibi sen de sabret.” (Ahkâf,35)

Sabır, kulun iradesi içinde olduğu gibi, iradesi dışında da olur. Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarına riayette sabır irade içi, Hakk’ın hükmüne teslim olmak ise, irade dışı sabırdır.

Hz.Ali r.a.): “Sabrın imandaki yeri, cesetteki ruh hükmündedir.” demiştir. Sabırdan mahrum imanın da bir değeri olamaz.

Üç çeşit sabır vardır:

1-Allah’ın emirlerini yerine getirmede sabır,

2-Günahlardan kaçınmada sabır,

3-Hayatta karşılaşılan zorluklara sabır.

Sabrı ayrıca abidlerin va âşıkların sabrı olmak üzere ikiye ayırmışlar. Abidlerin sabrının en güzel şekli; şikayette bulunmamak.(şikayeti terk etmek) Aşıkların sabrının en güzel şekli de, Hakk’a ulaşmanın çabuklaşması için sabrın terk edilmesidir. O halde, abide sabır şarttır, aşıkın vuslattan sonra sabra ihtiyacı yoktur.

6-ZİKİR

Zikir, unutmamak, hatırlamak, zihinde tutmak, yâd etmek, anmak demektir. Kur’an-ı Kerîm’de “zikir” kelimesi 256 yerde geçmektedir. Bir âyet-i kerîmede,(Al-i İmran 191) “mü’minlerin ayakta, oturarak ve yanları üzere yatmışken Allah’ı zikrettiği.Bir başka ayette ”(A’raf 205) “içinden yalvararak ve korkarak aşikara olmayan hafif bir sesle Rabbini an da gafillerden olma..” (Taha sûresinin-124. Ayetinde; “Hakk’ın zikrinden yüz çevirenin dar bir geçimle belaya uğratılacağı”na dikkat çekilmiştir.

Zikirden maksat; kalbin temizlenmesi lekelerden tasfiye edilmesidir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efen­dimizin “İnsan cesedinde bir parça vardır. O parça iyileştiği zaman bütün cesed iyi olur. Bozulduğu zaman bütün cesed bozulur. Biliniz ki o parça kalbtir” hadis-i şerifi buna işarettir. Zikrin tam manasıyla gerçekleşme­si Allah Teâlâ’dan başka her şeyin yok olmasına bağlıdır.

Kişinin dünyadaki saadeti ve ahiretteki kurtuluşu Allah Teâlâ’nın zikrine devam edip, üzerine düşmekle gerçekleşir. Göz açıp kapayıncaya kadar Allah Teâlâ’nın zikrinden gafil ol­mak caiz değildir.

7-UZLET

İnsanlarla beraber olmaktan kaçınmak, bir kenara çekilip ayrı yaşamak anlamında, bir tasavvuf terimi. Aralarında ince farklar olmakla beraber, vahdet, halvet ve inziva terimleri de aynı manada kullanılırlar.

Kişinin uzlete çekilmesinden maksat günahtan ve günaha sebep olacak şeylerden sakınmaktır. Ancak mutasavvıflar Uzlete çekilene lâyık olanı insanlardan uzak kalmaktan maksadının, onların şerrinden uzak olmak değil, kendi şerrinden insanların selamette olmalarına inanmasıdır derler.

Uzlete çekilen kişinin, Şeytanın kendisine vesvese vermemesi için, itikada ait bilgileri ve ibadetinin makbul olması için de farzları edaya yarayan ilimleri bilmesi gerekir.

İslâm’da asıl olan insanlardan uzaklaşmak değil, onlarla kaynaşmaktır. Nitekim Hz. Peygamber(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:

“İnsanların ezasına karışan, onların eza ve cefasına katlanan mümin, insanların arasına girmeyen ve onların baskılarına katlanmayan müminden daha faziletlidir.”

Zaten mutasavvıfların istediği uzlet, temelli insanlardan uzak kalmak değil, nefsi terbiye edip tekrar insanların arasına dönmektir. Kuşeyrî Risalesinde esas uzletin insanlardan uzak olmak değil, günahlardan ayrıolmak olduğuna işaretle şöyle der: “Hakikatte uzlet, kötü huylardan ayrılmaktır.”

8- TEVEKKÜL

Tasavvuf, kulun yartılış gayesine en uygun hayatı seçmesini ve ona ulaşmanın yollarını arzular. Bu arzunun, bu gayenin en şereflisi Ma’rifetullahtır. İnsanların bu makama ulaşmasına sebep olan yollardan biri ve en önemlisi Allah’a tevekkül ve O’ndan yardım dilemektir. Nitekim Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyrulmuştur.

«Ey Rabbimiz! Ancak Sana tevekkül ettik ve Sana yöneldik ve son gidiş de ancak Sana’dır.» (mümtehine:4)

“..ve Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etmelidir.” (İbrahim:11)

Kim Allah’a güvenip dayanırsa, Allah ona yeter.(Talâk:3)

Tevekkül sebeplere sarıldıktan sonra başlar. Zira o kalbin Allah’a olan güvenidir. Allah’ın kullarına bahşettiği nimetlerle tatmin olmayan kalbin huzur içinde bulunması mümkün değildir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Müslümanı, her halinde tevekküle davet etmiştir. Özellikle, bir kimse evinden çıkarken “besmele” çekip “Ben Allah’a tevekkül ettim” derse, ona şöyle cevap verilir: “Hidayete yöneltildin, ihtiyacın giderildi,sakındırıldın ve şeytandan uzaklaştırıldın.” (Ebû Davud,Tirmizi ve Nesai rivayet etmiştir)

9- ŞÜKÜR

Şükür, nimeti vereni düşünüp, nimetini ikrar ve itiraf ile bu ihsandan dolayı O’na hamd(teşekkür) etmek ve o nimeti O’nun gösterdiği istikamette kullanmaktır. Dil ile şükür, nimet sahibini itiraf ile hamd; kalb ile şükür, nimeti verenin Allah olduğunu bilmek; beden ile şükür, bedeni Allah’ın yasaklarından korumak ve buyruklarına uymaktır.

Allah Teâlâ, bizden nimetlerine şükredip nankörlük göstermememizi (Bakara-152) istemekte ve şükrettiğimiz zaman nimetini arttıracağını haber vermektedir.(İbrahim:14/7) Allah Resûlü (s.a.v.)nün gece sabahlara kadar namzla meşgul olması ve kendisine “niye bu kadar kendinizi yoruyorsunuz.” Sorusuna “Şükredici bir kul olmayayım mı” şeklindeki cevabı da bunu anlatır.

10-TAKVA

Tasavvufî mânada TAKVA, Nûr suresini 52. Ayetinde geçtiği gibi kalbi günahlardan temizlemek demektir. Takva, kişinin Allah’a itaatla ilahi cezadan sakınmasıdır.

Taat ve ibadet anlamında kur’an-ı kerîmde: “Ey insanlar! Allah’dan nasıl korkmak lazımsa öylece korkun. Ancak Müslüman olarak can verin.” Buyrulmuştur.(A.imran 102)

Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: Allah’da kulları içinde sadece âlimler korkar” Bir başka ifade ile Takva; Seni Allah’dan uzaklaştıracak şeylerden uzaklaşmandır.

Takva; dini daha derin bir anlayışla yaşama olayıdır, dinde hassaslıktır. Takvada, ruhsattan kaçış, azimetle amel ediş söz konusudur. Bu yüzden, her ne kadar müftüler bir konuda fetva verseler de, sen, yine kalbine danış, derler.

Takvayı üçe ayırırlar: 1. Avamın takvası: Bu sahibini ebedî cehennemden korur, 2. Havassın takvası: Sahibini cehenneme girmekten korur. 3. Ehassu’ıl havvas’ın takvası: Sahibinin cennette derecesini yükseltir ve Allah’ı müşahedeye lâyık kılar.

KANAAT, elde edenle yetinmek, Allah’ın verdiğine sabredip razı olmaktır. Başka bir ifade ile, çalışıp çabalayarak bütün gayretini sarf ettikten sonra ele geçene razı olmaktır. Cenâbı Hakk, herkesin rızkını bir sebep ile bağlayarak taksim etmiştir. Çoğa sevinip aza üzülmek kanaat değildir.

Peygamber Efendimi(s.a.v.)’in “İslâm’a iletilip kendine yetecek bir rızık ile yetinen kişiye ne mutlu!” “Kanaat, bitmez mal, tükenmez bir hazinedir.” Hadisleriyle. “Allah’ım Muhammed ailesinin azığını yetecek kadar yap!” duası, kanaat kavramına açıklık getirmektedir.

12- RIZA

Hoşnutluk, beğenmek, müsaade, izin manalarına gelmektedir. Allah’ın hükümleri karşısında itirazsız boyun bükmektir. Rıza, Tasavvuf makamlarının en üstünü olarak kabul edilmiştir.

“Rıza, dünyadan el etek çekmek demek olan ZÜHD’den daha faziletlidir.”(Fudayl b.İyaz)

“Rıza Allah’ın en muazzam kapısı ve dünyanın cennetidir.Bilinsin ki Allah Teâlâ, kulundan razı olmadıkça, kulun O’ndan razı olması mümkün değildir.” (A.Vahid b.Zeyd)

13-VERA

Vera; İnsanların çeşitli ihtiraslardan kurtulmalarını temin eden önemli bir makamdır. Toplum hayatında ferdler arasındaki ahenk bu sayede gerçekleşir. Hz.Ömer (r.a.)’ın şahsi işlerinde devlet mumunu kullanmaktan kaçınmasındaki durumu VERA ile izah edebiliriz.

Vera, umumi manada haram ihtimali olan şeylerden çekinmektir.

Vera’nın en aşağı derecesi, yasaklardan çekinmek, en yüksek derecesi ise, Allah’ı zikirden alıkoyacak olan şeylerden kaçınmaktır.

13-ZÜHD

Dünyaya karşı duyulan her rağbeti, gönülden söküp atmaktır. Bir kimse, dünya malını, nefse ait hevesleri, şöhret ve mansıp hırsını gönülden çıkarmadığı müddetçe zâhid olamaz. Allah ve Peygamber sevgisi zühd sayesinde gerçekleşir.

Zühd, tasavvuf erbabının tanınmasına vesile olan en yüce makam olarak bilinir. Bir zat, Peygamber Efendimize gelerek;

-Ya Resûlallah! Öyle bir amel göster kii, onu yerine getirdiğim zaman, Allah rızasını kazandığım gibi, insanlar tarafından da sevileyim” deyince, Resulallah (s.a.v.),”Dünyadan yüz çevirirsen Allah seni sever, insanların elinde olanlardan yüz çevirdiğin takdirde, insanlar tarafından da sevilirsin.” Buyurmuştur.

Müride lazım olan, zaruretinden (çaresizlik. Muhtaçlık. Sıkıntı. Yoksulluk.) dolayı dünyadan alakasını kesmesidir. Evvela kalbini, mal ve makam sevgisinden temizlemeye çalışmalıdır. Çünkü mal ve makam sevgisi insanı Hak’dan uzaklaştırır.

Bir müridin yanında, halkın kabul ve reddi eşit olmadıkça, tarîkde bir şeye nail olamaz. Hatta mürid için en zararlı şey “Halk beni sevip bana hürmet ediyor mu?” diye düşünmektir. Bu fikirde olan müridin henüz iradesi sabit ve sahih olmamıştır.

14-İHLÂS

İhlâs, insanların sabırlı ve dürüst olmaları için lüzumlu olan bir haslettir. Samimiyetten uzak gönüllerin, güzel sıfatlarla donanması mümkün olmaz. İhlâsın girmediği yerde, İslâmi vasıflardan eser kalmaz.

Allah Teâlâ, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)in, kendisine ihlâs ile itaat ve kulluk etmesini emretmiştir:

“(Habîbim) şübhesiz ki biz o kitabı sana hak olarak indirdik. O halde Allaha, dînde Ona ihlâs edici olarak, ibâdet et. “(zümer:2)

De ki: «Ben dînimde, kendine İhlâs edici olarak, ancak Allaha ibâdet ederim». (Zümer14)

Kur’an-ı Kerîm’de imandan sonra bahsedilen amel-i Salih ihlâs ile meydana gelir. Bütün samimiyetiyle dinin prensiplerine sarılan insan, zaman ve zemine uygun olarn en güzel amellerin sahibi olur.

İhlâs insanın kalbini saf ve berrak hale getirir. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hadis-i şerife belirttiği üzere:

“Allah teâlâ sizin kalıbınıza ve malınıza bakmaz,

Kalbinize ve amellerinize bakar”

İhlâsın zıddı olan RİYA, imanın kuvvetini zayıflatır. Hatta kişiyi şirk bataklıklarına sürükler. Gösteriş niyetiyle yapılan bütün davranışlarda riya vardır.

Cüneyd-i Bağdadi’ye göre, İhlâs, Allah ile kul arasında bir sırdır. Bu sebepten, melek onu bilemeyeceği için, hasenatını yazamaz, şeytan da bundan habersiz olacağından, onu ifsad edemez. Hevâ ve heves de onu kendine meylettiremez.”

İman bereketini amelin çokluğundan ziyade, ihlâsta aramalıyız. Çünkü ihlâs, Salih amelleri hatırlayıp, gözde büyütmeyerek, mükâfatını sadece Allah Teâlâ’dan istemektir.

15-CÖMERTLİK

Cömertlik; insanın, sahip olduğu imkânlardan, muhtaçlara meşrû ölçüler dahilinde, ve Allah rızasından başka hiç bir gaye gütmeden, ihsan ve yardımda bulunmasını sağlayan üstün bir ahlâk kuralıdır.

Cömertlik, ruhun bir melekesidir. İnsanları, muhtaç olanlara vermeye, ihsanda bulunmaya sevk eder.

Kalpler cömertlik sayesinde temizlenir. (Leyl, 92/17-20)

“Cömert kişi, Allah’a yakın, Cennet’e yakın, insanlara yakın ve Cehennem ateşinden uzaktır. Hasis insan, Allah’tan uzak, Cennet’ten uzak ve Cehennem ateşine yakındır. Cömert cahil, ibadet eden cimriden Allah’a daha sevimlidir” (Tirmizî, Birr, 40) “Gıbta edilecek kişilerden biri de cömertlerdir” (Buhârî, Temennâ, 5; Tevhid, 45).

Peygamberimiz,(s.a.v.) insanlara dünyada yaşadıkları sürece cömert olmalarını, işi öldükten sonraya bırakmamalarını tavsiye eder: “Sadakanın en iyisi bizzat kendisinin vereceği sadakadır.

Sadaka sağ iken, malınız elinizde iken, istediğiniz kimseye istediğiniz kadar verdiğinizdir. Yoksa can boğaza geldikten sonra geç kalmış olursunuz. Sizden sonrakiler istediklerini yapar. ” (Buhârî, Vesâya, 14).

Gazzali der ki: “Malı olmayan kişide hırs değil kanaat olmalıdır. Malı olan kişide ise cimrilik değil cömertlik olmalıdır.”

Read More

Visalin Tarzını Vasıl Olandan Sor

VİSÂLİN TARZINI VÂSIL OLANDAN SOR

Sülûk ahvâlini sâlik! Yola gidüp gelenden sor!
Eğer Gavvas olam dersen, bu deryâya dalandan sor!

Tarîkat sırrını sorma Muhaddis’ten, Müderristen,
Hakîkat ilmini, dersi, Hüdâsından alandan sor!

Bilemez Ehl-i Zâhir, Ehl-i Bâtın bildiğin, zinhâr
Sorar isen, anı, Ayne’l-yakîn Hakk’ı bilenden sor!

Bu bir ilm-i ledünnî kim, bilen, dimez, diyen, bilmez,
Bilür Ârif bu ilmi kim, yürü, anı, sen a’ndan sor!

Bu Kuddûsîleyin dâvâcı câhil çokdürür zîrâ,
Visâlin tarzını Mürşid olup vâsıl olandan sor!

Read More

Tasavvuf Nedir?

Sözlükte “yün giymek, saf olmak” anlamına gelir. Tasavvufun pek çok tanımı yapılmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır: “Kötü huyları terk edip güzel huylar edinmektir”, “Hakk ile birlikte ve O’nun huzurunda olma halidir”, “tasavvuf, baştan başa edebtir”, “nefisten fani, Hak ile baki olmaktır”, “Hakk’ın seni sende öldürmesi ve kendisiyle diriltmesidir”, “temiz bir kalp, pak bir gönül sahibi olmaktır”, “herkesin yükünü çekmek, kimseye yük olmamaktır”, “kimseden incinmemek, kimseyi incitmemektir.” Tasavvufu her sufi içinde bulunduğu hale göre tanımlamıştır. Tasavvufu kısaca şöyle tanımlamak mümkündür: “Kişiye Allah’ı görürmüşcesine ibadet etme hazzına erişmesinin yolunu gösteren ilim.” Tasaavvufu bir hayat tarzı olarak benimseyen kimselere de sufi veya mutasavvıf denir.

Tasavvuf akılla anlaşılamaz, dille anlatılamaz, yanına yanaşılamaz bir şey değildir.
Tasavvufun kelime olarak tarifi kolaydır fakat yaşantı olarak tatbiki zordur.
Tasavvuf tenkide açıktır. Doğru ve yerinde tenkitler tasavvufu batıl inançlardan temizler. Yanlış ve usulsüz tenkitler ise fitne olur, düşmanlık ateşini alevler. Tasavvufa hem adım atan hem de taş atan onu iyi tanımalıdır. Yoksa birisi cehalet, diğeri de gaflet ile kul hakkı yemiş, insana haksızlık etmiş olur. Bu ise aynı dünyayı paylaştığı bir insana değer vermemek, onu hiç saymaktır.
Öncelikle şunu kabul etmek gerekir:
Tasavvuf yeni bir din değildir, dini yeni bir anlayışla (samimiyetle) takdim şeklidir. Bu takdim her devre göre az-çok değişse bile, değişmeyen şey onun temel usulü ve hedefidir.
Tasavvuf terbiyesi, Allah ve Rasulünün (s.a.v) öğrettiği edep üzere kurulmuş mânevî bir ahlak eğitim sistemidir. Bu sistemin hedefi, takva ve edeple Allah Teâlâ’nın rızasına ulaşmış olgun insan yetiştirmektir.
Tasavvuf terbiyesinin merkezinde olgun bir mümin (mürşidi kâmil) bulunur. Bu kişiye mürşid denir. Mürşid insanları terbiye yetkisini halktan değil, Cenab-ı Hak’tan alır. İnsanları terbiye etme işi, ilim ve irfan ister. Gerçek anlamda terbiye görmeyen kişi, bir başkasını terbiye edemez.
Tasavvuf Bütünüyle Edepten İbarettir
Bu anlamda büyük mürşid, Ebû Hafs Haddad (k.s) tasavvufun ne olduğunu kısaca şöyle tarif etmiştir:
“Tasavvuf bütünüyle edepten ibarettir. İnsanın yaşadığı her anın, her halin ve her makamın kendine göre bir edebi vardır. Bu edebe her zaman riayet eden kimse, Allah dostu olur.
Edebi korumayan kimse, her ne kadar kendisini güzel bir halde zannetse bile, esasen onun Allah katında yeri ve bir değeri yoktur. Bu kimse kendisinin ilahî huzurda kabul gördüğünü düşünse de, aslında oradan çok uzaktadır.”[3] İnsanın terbiye edilip eğitildiği bu okula, samimiyetle girilir. Sabredip bu eğitime devam edenler Allah’ın izniyle hedefe ulaşır, ilahi dostluk diplomasını alır. Nihayet bu okuldan edeple mezun olur.
Burada terbiyeden gaye, insana ulaşmak ve onu ilahi terbiye ile buluşturmaktır. İslâm’ın her daveti insan içindir. Dolayısıyla her insanın yaratılışı (fıtrat) farklı farklıdır. Her insanın Allah ile muhabbeti ve münasebeti taşıdığı yaratılışına göre farklılık arz eder.
Bunu mürşid olan Allah dostları, “Allah’a giden yollar mahlukatın sayısıncadır” sözleriyle anlatırlar.
İşte tasavvuf büyükleri, dinin asıllarından hiçbir taviz vermeden değişik usuller kullanarak, insana ulaşmaya ve onu keşfetmeye, kabiliyetlerini ise ortaya çıkarmaya çalışmışlardır.

Read More