Ben Dervişim Diyene

Derviş, Allah Teâlâ’ya yakın olma yolunda çabalayan, güzel ahlak sahibi bir mü’min olabilmek için maneviyat yoluna düşen insan demektir. Bu sebeple bir tasavvuf yoluna bağlanan kişilere derviş denir. Ancak dervişlik kolay bir iş değildir. Gerçek derviş olabilmek için bazı şartlar vardır. Tasavvufî eserlerin “Âdâbü’l-mürîdîn” yani dervişlerin uyması gereken kurallar hakkındaki bölümlerinde birçok madde sayılmıştır. Bu maddelerden bazıları o kitabın yazıldığı döneme ait gelenek ve edep anlayışını yansıtırken, diğer bazıları her zaman geçerli olan kurallardır. Dervişliğin bütün zaman ve mekanlar için geçerli olan değişmez şartları ve kurallarını şöyle özetlemek mümkündür:

Derviş, İslamiyet’in emir ve yasaklarına tam olarak bağlı olmalıdır.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri: “İnsanlar âhirette tasavvuftan değil, şeriattan sorguya çekileceklerdir”, buyurmaktadır. Yani kişi kabirde ve âhirette namaz, oruç, zekat gibi farz ibâdetleri ile içki, faiz gibi haramdan kaçıp kaçmadığından sorguya çekilecektir. Tasavvuf, şeriatın aşk ve şevk ile yaşanması için bir yardımcıdan ibârettir. Bu sebeple gerçek bir derviş önce dinî hükümlere sıkıca sarılmalıdır. Abdülhâlik Gucdüvânî hazretleri de müridine yaptığı tavsiyede: “Sermayen, fıkıh kitapları olsun”, buyurmuştur.

Derviş, ümmet kaygısı içinde olmalı, gerektiğinde bu yolda manevî değerleri uğruna canını fedâ edebilmelidir.
Tasavvuf tarihine bakıldığında bir Nakşibendî mensubu olan Şeyh Şâmil’in Kafkaslar’da vatan savunması adına yürüttüğü cihad, Kâdirî ve Nakşibendî olan Emîr Abdülkâdir el-Cezâirî’nin Fransızlara karşı ülkesi Cezayir’de yürüttüğü mücadele, Muhammed Ziyâüddin Nurşinî’nin 1. Dünya Savaşı’na müridleriyle birlikte katılması ve bir kolunu kaybetmesi, Üsküdar Özbekler Tekkesi’nde Şeyh Atâ Efendi’nin Anadolu’daki millî mücadeleye destek için canını hiçe sayarak yürüttüğü faaliyetler, gerçek bir dervişin nasıl olması gerektiği konusunda önümüze ışık tutmaktadır.

Derviş, Allah yolunda bir hizmet söz konusu olunca, sağa sola bakmadan “Ben varım” diyebilen kişidir.
Bahâeddin Nakşbend hazretleri tasavvufî eğitimi esnasında şeyhinin tavsiyesi ile yedi yıl boyunca Buhara sokaklarındaki taş, diken gibi insanlara zararlı olacak şeyleri temizlemiş, hasta olan sokak hayvanlarının tedavisiyle meşgul olmuş, Buhara medreselerini de temizleyerek talebelere hizmet etmiştir. Ubeydullah Ahrâr hazretleri de insanlara hizmet gâyesiyle hamama gider, insanlara kese atar, sonra da para vermesinler diye kaçıp gidermiş. Çünkü para karşılığında yapılan iş hizmet değil, ticarettir. Hoca Ahrâr şöyle buyururdu: “Biz bu yolu ve manevî hali tasavvuf kitapları okuyarak elde etmedik, insanlara hizmetle elde ettik”. Demek ki gerçek derviş, Allah yolunda bir hizmet gündeme gelince şahsî kâr-zarar hesabı yapmadan koşabilen kişidir.

Derviş, şefkatli ve cömert olmalıdır.
Şefkat ve cömertlik birbiriyle bağlantılıdır. Fakir ve muhtaç insanlara şefkat ve merhamet nazarıyla bakabilen kişiler cömertçe onlara ikramda bulunabilir. Allah dostlarından Ahmed er-Rifâî bir gece evine geldiğinde içeride bir hırsız olduğunu fark eder. Yanına yaklaşınca hırsız telaşlanır. Ahmed er-Rifâî hazretleri şefkatle: “Oğlum! Galiba bu buğday çuvalını almak istiyorsunuz. Ama buğdaydan ekmek yapmak için önce öğütmek, sonra kepeğini vs. ayıklamak lazım. Bu işler seni yorar. Oysa kilerde hazır un var. Sana ondan vereyim” der. Hırsız şaşkın vaziyette Ahmed er-Rifâî’yi takip ederek kilere gider. Rifâî ona: “Bu un çuvalını yükleyecek bineğin var mı?” diye sorar. Adam: Var, deyip kapıdaki bineğini getirir. Kasabanın kenarına kadar hırsıza refakat eden Ahmed er-Rifâî hazretleri ayrılacakları zaman: “Evlâdım! Senin ihtiyaç sahibi olduğunu önceden öğrenip ihtiyacını gidermemiz lazımdı, seni buraya kadar yorduk, bize hakkını helal et!” der. Şaşkınlığı bir kat daha artan hırsızın dudaklarından: “Helal olsun” sözleri dökülür. Ancak köyüne dönen hırsız Ahmed er-Rifâî hazretlerinin bu şefkat ve cömertliğinin tesiriyle sabaha kadar uyuyamaz ve ertesi gün gelip ona mürid olur.

Bu tür menkıbelerin tasavvufî kitaplarda kaldığı, günümüzde örneğinin bulunmadığı zannedilmemelidir. 1993 senesinde İstanbul Ümraniye’de Uhud Öğrenci Yurdu’nda idareci olarak vazife yaptığım dönemde Uhud Camii abdesthanesinde bekçilik yapan altmış yaşlarında bir amcamız vardı. Bir gün: “Allah Osman Efendi’den binlerce kez râzı olsun. Onun iyiliğini unutamam…” gibi sözler söylüyordu. Biz: “Hayrola, ne oldu?” diye sorunca anlatmaya devam etti: “Kirada oturuyordum, maddî sıkıntı içindeydim. Üsküdar’daki Hüdayi Vakfı’na gittim. Biraz yardım istedim. Belki bir kira miktarı yardım alabilirim diye düşünüyordum. Osman (Topbaş) Efendi bana: “Sizin oralarda bir evin fiyatı ne kadar” diye sordu. Ortalama bir rakam söyledim. Çıkardı o kadar para verdi ve: “Al bu parayı, kendine bir ev al, kiradan kurtulursun” dedi. Ben bu cömertliği nasıl unutabilirim, diyordu ağlamaklı gözlerle. Bu hâdiseyi ne zaman hatırlasam, rahmetli Fahrettin Tivnikli ağabeyimizin: “Muhtaç bir insana ikramda bulunurken, öylesine çok vermek lazım ki, adamın yüreği hoplasın” sözü hatırıma gelir. Demek ki derviş böyle şefkatli ve bütçesi nisbetinde cömert olmalıdır.

Derviş, nefsini yenen, nefsin kötü ahlakından uzaklaşabilen kişidir.
Nefsin kötü ahlakının başında kibir, hased, riyâ, dünya sevgisi gibi kötü huylar gelir. İnsan bu sıfatlardan kurtulduğu oranda “derviş” sıfatına yaklaşır. Ubeydullah Ahrâr hazretleri: “Ene’l-Hak demek kolay, eneyi kırmak zordur” buyurmuşlar (Raûf Ahmed Müceddidî, Dürrü’l-maârif, İstanbul 1997, s. 66). Eneyi kırmak, benliği, bencilliği, nefsi kırmaktır. Aziz Mahmud Hüdâyî hazretleri Bursa’da kadı olduğu dönemde Şeyh Üftâde hazretlerine mürid olmak isteyince Üftâde ona: “Kadı Efendi! Mesleğiniz ve mevkiiniz sizde bir benlik meydana getirmiş. Bu vaziyette manevî yolda ilerlemeniz mümkün değil. Kadılık vazifesini terk eder, sonra da Bursa pazarında sıradan bir elbise giyip ciğer satabilirseniz sizi dervişliğe kabul ederiz” der. Bu zor teklif karşısında önce tereddüt geçiren Hüdâyî nefsini kırabilmiş, denilenleri yapmış ve gönüller sultanı bir Allah dostu olmuştur.

Nefsin kötü ahlakından biri de övülme isteği ve halkın iltifatından keyif almasıdır. Allah dostu olmayı gâye edinen bir derviş bu tuzaktan da uzak durmalıdır. Rivayete göre Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri bir müridi ile hacdan dönüyordu. Bir şehre uğradılar. Halk onların etrafına toplandı. Kimisi elini öpmek istiyor, kimisi cübbesinin eteğine sarılıyor, kimisi de duâ istiyordu. Halkın bu iltifatından sıkılan Bâyezîd dağılmalarını istediyse de dağılmadılar. Bunun üzerine çantasından bir börek çıkarıp yemeğe başladı. Oysa o gün Ramazan ayı idi. Halk: “Biz de bunu büyük velî zannediyorduk, Ramazan günü oruç yiyor” deyip etrafından dağıldılar. Bâyezîd müridine dönüp: “Oğlum! Biz seferîyiz. Seferî yani yolcu olan kişinin orucunu yemesi, sonra kazâ etmesi dînen helaldir. Cenâb-ı Hakk’ın izin verdiği bir şeyi yaptık, etrafımızdan dağılıverdiler. Elhamdülillah kalabalıktan kurtulduk” demiştir (Benzeri için bkz. Hücvîrî, Keşfu’l-mahcûb, thk. M. Âbidî, Tahran 2006, s. 89).

Derviş, manevî rehberine karşı muhabbetli olmalıdır.
İnsanlar muhabbet duydukları kişilere benzemek isterler. Onların ahlâkıyla ahlaklanırlar. Bu sebeple derviş de ahlâken örnek aldığı şeyhine muhabbetle bağlanmalıdır. Hz. Mevlânâ, Konya’da Şems-i Tebrîzî’nin sohbetlerinden istifade ediyordu. Bazı müridleri: Mevlânâ artık bizimle fazla ilgilenmiyor, vaktini Şems’in sohbetini dinlemekle geçiriyor, diye dedikodu etmeye başlayınca Şems-i Tebrîzî Konya’yı terk etti. Bu duruma üzülen Mevlânâ içine kapandı. Bir gün bir müridi muziplik olsun diye Mevlânâ’ya: “Efendim! Şems-i Tebrîzî Konya’ya dönmüş” dedi. Hz. Mevlânâ çok sevindi, üzerindeki cübbeyi çıkarıp o adama hediye etti. Diğer müridler: “Efendim! Bu adam yalan söylüyor. Şems gelmedi” deyince, Hz. Mevlânâ: Biliyorum, ama yalanı bile güzel. Yalanına cübbemi verdim. Gerçek olsaydı canımı verirdim” dedi.

Müridin rehber kabul ettiği şeyhine olan muhabbeti zâhirde ve şekilde kalmamalı, öze inmelidir. Bu konuda şu rivayet meşhurdur: Müridlerinden biri Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerine: “Efendim! Kürkünüzden bir parça verseniz de bereket olsun diye üzerimde taşısam”, der. Bâyezîd ona cevaben: “Oğlum! Sen adam olmazsan, kürküme değil, derimi yüzüp içine girsen fayda etmez” buyurur.

Dervişlik konusunu Yunus Emre’nin bu konudaki bazı dizeleri ile bitirelim:

“Dervîş olan kişiler, deli olagan olur,

Aşk neydügin bilmeyen, ana gülegen olur.

Gülme sakın sen ana, eyü degildür sana,

Kişi neyi gülerse, başa gelegen olur…

Dervîş Yûnus sen dahi incitme dervîşleri,

Dervîşlerün du‘âsı kabûl olagan olur…

Bize gerçek dervîş gerek, cihân doldı da‘vâ ile,

Yalan da‘vâ iderisen aşk n’eylesün senün ile…

Ben dervişim diyene, bir ün edesim gelir,

Seğirdüben sesine, varıp yetesim gelir.”

Necdet Tosun (Allah razı olsun)

Read More

Tasavvuf Nedir?

Sözlükte “yün giymek, saf olmak” anlamına gelir. Tasavvufun pek çok tanımı yapılmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır: “Kötü huyları terk edip güzel huylar edinmektir”, “Hakk ile birlikte ve O’nun huzurunda olma halidir”, “tasavvuf, baştan başa edebtir”, “nefisten fani, Hak ile baki olmaktır”, “Hakk’ın seni sende öldürmesi ve kendisiyle diriltmesidir”, “temiz bir kalp, pak bir gönül sahibi olmaktır”, “herkesin yükünü çekmek, kimseye yük olmamaktır”, “kimseden incinmemek, kimseyi incitmemektir.” Tasavvufu her sufi içinde bulunduğu hale göre tanımlamıştır. Tasavvufu kısaca şöyle tanımlamak mümkündür: “Kişiye Allah’ı görürmüşcesine ibadet etme hazzına erişmesinin yolunu gösteren ilim.” Tasaavvufu bir hayat tarzı olarak benimseyen kimselere de sufi veya mutasavvıf denir.

Tasavvuf akılla anlaşılamaz, dille anlatılamaz, yanına yanaşılamaz bir şey değildir.
Tasavvufun kelime olarak tarifi kolaydır fakat yaşantı olarak tatbiki zordur.
Tasavvuf tenkide açıktır. Doğru ve yerinde tenkitler tasavvufu batıl inançlardan temizler. Yanlış ve usulsüz tenkitler ise fitne olur, düşmanlık ateşini alevler. Tasavvufa hem adım atan hem de taş atan onu iyi tanımalıdır. Yoksa birisi cehalet, diğeri de gaflet ile kul hakkı yemiş, insana haksızlık etmiş olur. Bu ise aynı dünyayı paylaştığı bir insana değer vermemek, onu hiç saymaktır.
Öncelikle şunu kabul etmek gerekir:
Tasavvuf yeni bir din değildir, dini yeni bir anlayışla (samimiyetle) takdim şeklidir. Bu takdim her devre göre az-çok değişse bile, değişmeyen şey onun temel usulü ve hedefidir.
Tasavvuf terbiyesi, Allah ve Rasulünün (s.a.v) öğrettiği edep üzere kurulmuş mânevî bir ahlak eğitim sistemidir. Bu sistemin hedefi, takva ve edeple Allah Teâlâ’nın rızasına ulaşmış olgun insan yetiştirmektir.
Tasavvuf terbiyesinin merkezinde olgun bir mümin (mürşidi kâmil) bulunur. Bu kişiye mürşid denir. Mürşid insanları terbiye yetkisini halktan değil, Cenab-ı Hak’tan alır. İnsanları terbiye etme işi, ilim ve irfan ister. Gerçek anlamda terbiye görmeyen kişi, bir başkasını terbiye edemez.
Tasavvuf Bütünüyle Edepten İbarettir
Bu anlamda büyük mürşid, Ebû Hafs Haddad (k.s) tasavvufun ne olduğunu kısaca şöyle tarif etmiştir:
“Tasavvuf bütünüyle edepten ibarettir. İnsanın yaşadığı her anın, her halin ve her makamın kendine göre bir edebi vardır. Bu edebe her zaman riayet eden kimse, Allah dostu olur.
Edebi korumayan kimse, her ne kadar kendisini güzel bir halde zannetse bile, esasen onun Allah katında yeri ve bir değeri yoktur. Bu kimse kendisinin ilahî huzurda kabul gördüğünü düşünse de, aslında oradan çok uzaktadır.”[3] İnsanın terbiye edilip eğitildiği bu okula, samimiyetle girilir. Sabredip bu eğitime devam edenler Allah’ın izniyle hedefe ulaşır, ilahi dostluk diplomasını alır. Nihayet bu okuldan edeple mezun olur.
Burada terbiyeden gaye, insana ulaşmak ve onu ilahi terbiye ile buluşturmaktır. İslâm’ın her daveti insan içindir. Dolayısıyla her insanın yaratılışı (fıtrat) farklı farklıdır. Her insanın Allah ile muhabbeti ve münasebeti taşıdığı yaratılışına göre farklılık arz eder.
Bunu mürşid olan Allah dostları, “Allah’a giden yollar mahlukatın sayısıncadır” sözleriyle anlatırlar.
İşte tasavvuf büyükleri, dinin asıllarından hiçbir taviz vermeden değişik usuller kullanarak, insana ulaşmaya ve onu keşfetmeye, kabiliyetlerini ise ortaya çıkarmaya çalışmışlardır.

Read More