Bağışlama….

Bağışlamanın (mağfiret , örtme) kulda iki hükmü vardır : Birincisi kulu cezalandırmadan gizleyerek günahın silinmesi, diğeri ise, günah kendisine gelmesin diye koruma ve sakınmadır. Tövbekar, günahsız demektir, çünkü tövbe günahın silinmesidir. Öyleyse mağfiret, ancak tövbe etmemiş oldukları durumda günahkarlara gelebilir ve hükmü ortaya çıkar.

Muhyiddin İbn Arabi (k.s.)

———————

Buradan şunu anlıyoruz ki Allah’a dua ederken ;

1- günahlarımızı örtmesini ( Settar ) yani ahirette bu günah fiillerimizi Allah’tan başka hiç bir yaratılmışın görmeyeceği şekilde örtmesini,

2-günah fiiller ile bizim aramızı örtmesini ( bu sayede bizim günahlara ulaşmamıza mani olduğu gibi günahların da bize ulaşmasına mani olmasını ),

3-bilerek yada bilmeden işlemiş olduğumuz günah fiillerimizden dolayı bizi affetmesini, bağışlamasını, tövbelerimizi kabul ederek günahlarımızı silmesini ( hiç işlememiş gibi tertemiz olmayı ),

4-günahlarımızı sevaba tebdil ettiği ( sevaba çevirdiği) halis kullarından olmayı niyaz edelim ki duamız da bu hususta kamil bir dua olsun inşaAllah.

Allah en doğrusunu bilir.

 

Ahmet Şahin Hoca’dan Allar Razı olsun…

Read More

Tövbe ve İstiğfar

TÖVBE VE İSTİĞFAR
(Bu Tövbe istiğfar yazısının çok dikkatli okunması rica olunur. Zira abdestsiz.
namaz kılınamayacağı gibi, tövbe etmeden de Allah’ın rızası kazanılamaz)
Tevbe Estağfurullah:
Bu sözcüğü, bilinçli bir şekilde, şuuruna ererek sarf ettiğimizde acaba neler
kazanıyoruz dersiniz?
“Tevbe” ve “Estağfirullah”, bu iki sözcük yanyana gelip, bizden olgunlaşarak
çıktığında, ne büyük bir dua oluyor, bir bilseniz. Öylesine bir dua ki, bizi gerçekle karşı karşıya
bırakan, gerçeği bize öğreten.
Aslında hepimizin de öğrenmek istediği, gerçek değil midir?
Herkes onun peşinde, onu yakalamak için koşar. Çünkü insana sonsuzluk içeren
mutluluğu veren, gerçektir.
İnsanın gerçekle yüzyüze gelmesi, Kur’an’ın 39:42. ayetinde şöyle verilmiştir :
“Allah, öleceklerin ölümleri anında, ölmeyeceklerin de uykuları esnasında ruhlarını
alır. Ölmelerine hükmettiği kimseninkini tutar, diğerlerini bir süreye kadar salıverir. Doğrusu
bunda, düşünen kimseler için dersler vardır.” Gerçekte gizli olanın da tevbe estağfirullah ile
bulunacağı, pek çok ayetle müjdelenmiştir. İşte bunlardan birisi : “Allah kötülüğü bilmeyerek
yapıp da hemen tövbe edenlerin, tövbesini kabul etmeyi üzerine almıştır. Allah, işte onların
tövbesini kabul eder. Allah Bilen’dir. Hakîm olandır” (4:17).
O halde, Tevbe Estağfirullah, Allah’ın kullarına verdiği bir sözdür diyebiliriz.
O’nun sözü, hak olup, o verdiği sözden caymaz. O söz ise, gerçeğin ta kendisidir.
Biz bu satırlarımızda, bu kez Tevbe Estağfirullah ile gerçeği bulmaya niyetlendik.
Bunun için, başımızı kaldırıp tüm yönlere şöyle bir bakalım.
Yeryüzü bir beşik, gökyüzü de bir kubbe, adeta beşiğini örten ve koruyan kocaman
bir çadır. Güneşin varlığıyla beliren isimler, gecenin yerine geçmesi karşısında gizlenerek
sıfatlanmış. Sanki, saklambaç oyunu gibi bir oyun bize görünen.
Halk, gündüzde Hak’ta belirmiş. Hak ise gecede saklanmış, halkı göstermiş.
İşte, biz insanlar hep birlikteyiz bu çadırda, yürür gideriz hayatımız boyunca, Halk’ta
Hak’kı arayıp bulmak için. Tüm yaratılmışlarda Yaratan’ı bulmak için. Bir başka deyişle
gecede gizlenen, gökteki Ay’ı, gündüzde ve yerde bulmaktır amacımız. Neden? derseniz;
Çünkü iş orada deriz. O’nunla konuşabilmek ise, O’nu yerde bulmakla, secdeye baş koymakla
olabilir.
Özetle, bu güzelliğe ulaşmak bir yolla başarılır, o da doğru yürümeyi öğrenerek.
Hepimizin yaşadığı bu ortak çadırın içindeki hayatımız, doğru yürümeyi öğrenmekle
geçer. Doğru yürümek, bir hünerdir insanoğlu için. Kimileri, yürüyeceğim diye orasını
burasını incitir, yaralar ya da kırar. Kimileri, kırarım, incitirim korkusuyla hareket edemeyip,
yürümeyi bir türlü beceremez. Kimileriyse, öyle bir yürür ki, onlar için ne engebe kalır, ne de
başka bir engel.
Onların yürüyüşlerinde bir güven vardır. Korkunun nedeni olan bilgisizlik, bilgi adı
verilen en etkili eriticiyle eriyerek, onlarda yerini güvene bırakmıştır. Niye korksunlar ki?
Onların gözleri görür, kulakları işitir. Onlar bilgilerinde takva ehli olmuşlardır.
Emrin çıktığı yere kadar uzanan sağlam bir ip onları bellerinden sıkı sıkıya
kavrayarak, engellerden ve tehlikelerden, Tevbe Estağfirullah’ın sağladığı elastikiyetle uzak
eyler.
Onlar adeta uçarcasına attıkları her adımda takva ile hamle yaparlarken, bu
ipin sevgiyle korumasına, yardımına ve öğretisine inanmışlardır.
Çünkü onlar her türlü girişimlerine Tevbe Estağfirullah ile atılırken, Allah’a
dayanarak kendilerini güvene sokmuşlardır.
Başkası için tehlikeli, korkulu olan şey, onlar için Tevbe Estağfirullah ile korkulur
olmaktan çıkmış, adeta örtülmüştür.
Düz, pürüzsüz bir asfalt yol
Bu bölüme, böyle bir yolda yürüyerek girelim. Yağmurun pırıl pırıl parlattığı, tozu
dumanı olmayan, rahat yürünen bir yol.
Bu yol, öyle bir yol ki, imanı yansıtan asfalt, pürüzlerim örtmüş.
Rahman’ın huzuruna bölük bölük gidenlerin ve orada toplanacakların izlediği yol.
Bu yolda yürümeğe, “her türlü noksanlardan uzak, bozulması imkansız tevbe”
anlamına gelen Nasuh tevbesini okuyarak başlayalım.
“Ey inananlar : Yürekten tevbe ederek Allah’a donun ki, Rabbiniz kötülüklerinizi
örtsün, sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere koysun.
Allah’ın peygamberim ve onunla beraber olan müminleri utandırmayacağı o gün,
ışıkları önlerinde ve defterleri sağlamdan verilmiş olarak yürürler ve : ‘Rabbimiz, ışığımızı
tamamla, bizi bağışla, doğrusu sen her şeye Kadir’sin’ derler” (66:8).
Evet, bu güzel ve bilgi yüklü tevbeyi hepimiz yaparak, Yaratan’ın peygamberlerine
müjdelediği ve onlara sunduğu af ve mağfirete ulaşalım. Kendini koruma ve manevi örtünme
anlamına gelen mağfiret ile Hak Teala, enbiyayı dünyada korumuştur. Bunların hepsi
Resulullah’ın temsilcileri olup, amin diyen bütün kullar da onlara uyduklarında, Allah’ın af ve
mağfiretiyle müjdelenmişlerdir.
Bütün peygamberler, her biri bir şekilde tevbelerini yapmışlar, onların tevbelerini
izleyerek uygulayan kullar da o rahmetten faydalanmışlardır.
Musa “Rabbim, beni ve kardeşimi bağışla, bize acı, sen merhametlilerin
merhametlisisin” (7:151) seslenişiyle, Rabbinden böyle tevbe ve mağfiret dilemiş.
Hz. İbrahim ise, “Elbette ki sen Tevvabür Rahim’sin” (26:75) duasını aynı duygularla
yapmış.
İşte Hz. Nuh’un tevbesi : “Rabbim, bilmediğim şeyi senden istemekten sana
sığınırım. Beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen kaybedenlerden olurum” (11:47).
Kur’an, Hz. Adem’in tevbesini, BakInIz nasıl dile getirmiş : “Adem, Rabbinden
emirler aldı; onları yerine getirdi, Rabbi de bunun üzerine tevbesini kabul etti. Şüphesiz O
tevbeleri daima kabul eden ve merhametli olandır” (2:37).
Ve nihayet, insanlığın çıkışım simgeleyen Adem ve Havva, bu olgunluğa, “Rabbimiz,
kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen biz kaybedenlerden
oluruz” (7:23) seslenişinin şuuruyla ermiş, kazananlardan olmuşlardır.
Kur’an’ı incelediğimizde, bütün peygamberlerin teker teker tevbe ettiklerine ve
Allah’tan mağfiret dilediklerine şahid oluruz, İşte onların hepsi, bu olağanüstü rahmeti,
herşeyin yaratıcısı ve hakimi olan Allah’ın “rahmetim herşeyi kaplamıştır” (7:156)
müjdesinden ve bu müjdenin tebliğcisi olan, hatta bizzat kendisi rahmet olan Hz.
Peygamber’den almışlardır: “Ey Muhammed, biz seni ancak alemlere rahmet olarak
gönderdik” (21:107).
Ayetlerden de görüldüğü gibi, Allah’ın alemle ve alemi oluşturan tüm isimleri
toplayan insanla bağlantısı, bu rahmet üzeredir.
Bu rahmet, Rahman sıfatıyla inanan ve inanmayan tüm insanlara, Rahim sıfatıyla da
müminlere, inançlardaki güç ve kuvveti nispetinde doğru orantılı olarak artan bir şekilde
kendini gösterir.
Rahim sıfatı, Tevbe ve Estağfirullah ile inananlara en güzel yardımcıdır.
İnananlar içinde en değerli olan, şüphesiz takva ehli kişilerdir, İnsan, imanı
güçlendirdiği oranda ve hayırlı işlerde çalışarak bu değere ulaşabilir. Allah, tüm insanlara
aynı şekilde yakındır. Kur’an, “Biz ona şah damanndan daha yakınız” (50:16) diyerek, bunu
açık bir şekilde belirtmiştir. Burada önemli olan, bu yakınlığın biz insanlar tarafından
bilinmesidir ki, bu iş de ancak takva ile gerçekleşebilir. “Allah katında en değeriiniz, O’na
karşı gelmekten en çok sakınanızdır” (49:13).
İşte, o kişilerdir Allah’a ve peygamberlerine uyanlar. Onlara uyanlar, bu davranışları
sayesinde Allah’ın af ve mağfiretiyle müjdelenmişlerdir. Bu öylesine bir müjdedir ki, bu
müjdeyle onların vücutları, Hak örtüsüyle örtünerek korunmuştur. Bu örtünme bir şekilde
müjdelenir, o da marifettir. Yani olgunluğa doğru ustalıkla, bilerek, durmadan, adım adım
yürümek.
Olgunluk, bir başka deyişle kemal, marifetle doğru orantılı olarak yükselme gösterir.
Bu gelişme ise, tüm noksanlardan ayrılarak onlara pişmanlık getirmeyle olacaktır. Kısacası
Tevbe Estağfirullah ile diyebiliriz. Tevbe Estağfirullah’ın, emirleri simgeleyen Allah’ın ipine
sağladığı esneklikle.
Emirleri bilmek, onlara sıkı sıkıya uymak, bizlerin birinci görevidir.
Ancak Allah’ın asfaltlı yolundan ne kadar uzaklaşırsak uzaklaşalım, Tevbe
Estağfurullah sözü, bizi ona geri döndürecektir.
Başlı basma bir ibadet şekli olan tevbe, kelime anlamı itibarıyla “rücü” demektir.
Veli Ulutürk, Kur’anı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor? adlı kitabında, bu kelimenin anlamı için,
Beydavi ve Ragıp’dan çok güzel açıklamalar getirerek, bizlere yardımcı oluyor:
“Tevbe, kul hakkında günah işlemekten Allah’a dönmek, Allah hakkında ise,
cezalandırmadan kulun tevbesini kabul ederek, mağfirete dönmektir. Hem kul, hem Allah
için kullanılan bu kelime, “alâ” harfiyle Allah açısından ayrılmaktadır. Kur’an’ın Tevbe Suresi
118. ayetinde hem kul, hem de Allah için, ikisi bir arada kullanılmıştır. “Allah, tevbe ettikleri
için onların tevbesini kabul etmiştir. Çünkü O tövbeleri kabul eden, merhametli olandır”
şeklinde sunulmuştur.
Tevbe, kul açısından pişman olmaktır. Pişmanlık getirmektir. Pek tabii ki tevbe sıfatı
da diğer sıfatlar gibi, O’nun o Güzel isimleri’nden belirmiştir. Bu güzel isim, Kur’an’da Allah’ın
ismi olarak yalnızca bir ayette, Nasr Suresi 3. ayetinde geçer. Bakınız o Güzel isim nasıl
sesleniyor oradan : “O’ndan bağışlanma dile. Çünkü O, tevbeleri daima kabul edendir.” O
halde, tevbeleri kabul eden (Tevvab) ile, tevbe eden (Taib) arasındaki, sonsuza dek işlerliğini
sürdürecek rahmete katılmak, şarttır.
Kur’an, “Ey inananlar, saadete ermeniz için hepiniz tevbe ederek Allah’ın hükmüne
dönün” (24:31) derken, bunu bir temel istek olarak bizlere belirtmiştir. O’nun o yüce ismi,
Tevvab, ancak tevbeyi şuurlu bir şekilde etmek suretiyle bilinecektir.
Tevbe şuuru, Allah’ı bilmeyle, yani O’ndan sakınma ölçüsüyle belirir ve kazanılır.
Maddi ve manevi olarak yapılan her güzel iş, daha güzelinin, daha mükemmelinin
olabileceğinin düşünülmesi karşısında tevbeyi gerektirir. Bu düşünüş, en güzelin Yaratan’a ait
olduğunu hatırlatırken, kulun acizliğini ortaya sererek, onun tevhidle yaşamasına yardım
eder.
Tevhidle yaşamak, insana insanı kazandırır. Allah karşısında kulun acizliği, iyi
değerden kötü değere kadar her derecede vardır. O, her derecenin Hakimi, başlangıcı ve
sonu olmayan. Azim ve Kerim olan, rahmetiyle herkese merhamet eden, affetmeyi sevendir.
İyi ve kötü değer olarak söylemeye çalıştığımız, isimler ve sıfatların sergiledikleri tüm
uygulamalardır.
O halde, iyiden kötüye ya da artıdan eksiye kadar her durum ve her halde tevbe,
insanın, sürekli oluşun bir üst olgun durumunu bulmasına yardımcı olur. Onun azimet üzere
dikkatle, sıkı bir şekilde ibadetini yapmasına katkıda bulunur. Böyle bir tevbeyle kul, bir işi
şuuruna ermiş olarak bitirip, bir diğer işe mutlulukla koyularak, Allah’ın emrini yerine
getirmiş olur.
İşte O’nun emri : “Bir işi bitirince diğerine giriş” (94:7).
Onun yolu, bu güzel ismin yardımıyla, sıratı müstakim (doğru yol) üzere, yıkanarak
açılır. Gerçeği bulduran tevbe, insana insanı en güzel öğretendir. İster alim, ister cahil; ne
olursanız olun, tövbeleri kabul eden Tevvab, gerçek tevbeyle karşılaştığında, tevbeyi eden o
kuluna, yani Taib’e gerçeği öğretecektir.
Hz. Peygamber : “Kalbime öyle şeyler gelir ki, her gün ve gece bunlardan yetmiş
defa Allah’a istiğfar ederim” derken, Allahu Teala, ona : “Allah böylece senin geçmiş ve
gelecek günahlarını bağışlar, sana olan nimetini tamamlar, seni doğru yola eriştirir” (48:2)
müjdesini vermiştir.
Hz. Peygamber için hal böyle olunca, bizlerin de izlemeği gereken tek yol, O’nun
işaret ettiği sıratı müstakim üzere olacaktır. Olmalıdır.
Gerçeğin gizlendiği yokluk hazinesi, ancak bu şekilde, tevbeyle bilinir. Varlık, yerini
yokluğa bırakır, nefs ruhta erir ve gerçek ortaya çıkar.
Bu bilgi seviyesinde olan Mevlana Hazretleri, Divan’ından şöyle sesleniyor:
“Aferin o yokluğa…
Aferin o yokluğa ki, varlığımızı kaptı. Can alemi o yokluğun aşkıyla vücuda geldi. Yokluk
nereye gelse varlık azalır, biter. Bu ne tuhaf yokluk ki, o gelince varlık çoğalmada.
Yıllardır ben yokluktan varlık kapmadayım. Fakat yokluk, bir bakışta bütün
varlıklarımı kapıp gitti.
Varlıktan, elemden, ölümü düşünüp korkan candan, korkudan, ümitten, oldu olacak
düşüncesinden, her şeyden, her şeyden kurtardı beni. Varlık dağı, yokluk yeline karşı bir
saman çöpüne benzer. Hangi dağdır o dağ ki yokluk onu bir saman çöpü gibi kapıvermesin?
Varlık nedir, yokluk ne? Saman çöpü ne oluyor, dağ dediğin ne? Ey söz, bu kapıdan
dışarı çık, in damdan aşağı.”
Mevlana Hazretleri, yine Divan’ının bir başka beyitinden de tövbeyi unutanlara
şöyle sesleniyor :
“Yarabbi, niçin tövbemi bozdum, ne diye ağzımı bağlamadım lokmaya?
Vesvese, halka halka çevremi kapladıysa ne diye geçtim de ortasına oturdum.
Sonucu, herşeyin yerini, aklımla gördüm; yüzlerce defa, binlerce defa kurtuldum.
Adeta Allah’a kulluk etmekten usanmıştım; çünkü canla, gönülle boğazıma
tapmadaydım.
Bütün sıkıntılarım bir tek sıkıntı yapan hadisim de Peygamber’den okumuştum hani.
Nasıl oldu da gönlüme bir dumandır çöktü; nasıl oldu da tezce, toz gibi sıçramadım?
Şimdi pişmanlıkla yazdığım şu satırları, o vakit yazsaydı elim.”
Mevlana Hazretlerine bu güzel dizelerde kendini hatırlatan hadisi, bir de biz
dinleyelim : “Bütün sıkıntılarım bir tek sıkıntı yapana Allah kifayet eder, onu dünya
sıkıntılarından korur; fakat birçok sıkıntılara düşen, Allah bilir dünyanın hangi bucağında,
helak olur gider.”
Bu güzel bilgi yüklü hadisi, Kur’an’ın pek çok ayetinde görebiliriz, işte onlardan birisi
: “Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, şeytan tarafından bir vesveseye uğrayınca, Allah’ı
anarlar ve gerçeği hemen görürler” (7:201).
Allah’ı anmakta insanlara yardımcı en büyük kavram ise, Estağfirullah’tır. Şimdi bir
de Estağfirullah’a bakalım.
Yarlıgama (acıma, merhamet), esirgeme (afv) ve de bağışlama (mağfiret)
kavramlarını içeren, sevgi ve merhametle işlerlik gösteren, Allah’ın terbiye eden, olgunluğa
eriştiren Rab ismini bizlere verir.
Duaların vazgeçilmez ismidir Rab. Karşılıksız sevgi ve merhametle kendini gösterir,
insan, Yaratıcısının sonsuz rahmetinden bu isimle yardım alır. Allah kendisi tarafından tespit
edilmiş hedefe doğru Rab ismiyle ulaştırır.
İşte insan, bu ilahi iradenin hakimiyeti altında, Allah’ın ahlakıyla ahlaklanarak,
Tevbe Estağfirullah’ın yardımıyla sıratı müstakim’de ilerler. Çünkü insanları doğru
davranışlara götüren Rab, sıratı müstakim üzeredir, ilahi iradenin çekimi, sıratı müstakim
(doğru yol) üzere, Arş’a doğrudur. Hepimizin bildiği gibi : “Rahman arşa hükmetmektedir.”
Tümüyle her şey O’ndan gelir ve yine O’na geri döner. Geldiği ve gittiği yer belli olan
insanın. Rahman ve Rahim olan Allah’ın o güzel merhametiyle tüm yarattıklarına rahmet
ettiğini bilerek yaşaması, en doğru yaşam şekli olacaktır.
Anlatmaya çalıştığımız Tevvab (tevbeleri çokça kabul eden) ve Gafur (bağışlayan,
affeden) sıfatlarıyla birlikte kullanılan Rahim olgusu, rahmetin sonsuzluğunu simgeleyen bir
müjde olarak karşımıza çıkar. O halde geliniz, biz de bu güzel rahmetten faydalanalım. Bunun
için de Kur’an’ın seslenişine kulap verip takvaya sahip olmak üzere ona uyalım : “Sen af
yolunu tut, bağışla, uygun olanı emret, bilgisizlere aldırış etme” (7:199).
O’ndan gelip, O’na dönen bir varlık olduğunu bilen insanın, şunları yapması gerekir:
Akıl ve düşüncenin birliğinden çıkan çalışmalanna sevgiyle bağlanmak, başarma gücünü ümit
ışığıyla kuvvetlendirmek, Yaratan’ın sonsuz rahmetinden affedilme ve bağışlanmayı dilemek.
Daima O’nun rahmetine ve merhametine güven duyarak yaşamak. Ruhu çıktığı
yere, bedeni de dünyaya teslim ederek, takvaya erişmek.
İşte, bu şekilde yaşamak, başlı basma tevhidi ortaya seren, tevhidçi bir yaşam
tarzıdır.
“Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, size Allah’tan hayırlı bir mağfiret ve rahmet
vardır” (3:157) ayeti, yine bize tevhidi hatırlatıyor ve tevhidle yaşamaya davet ediyor.
İlahi iradenin hakimiyeti altında yaşaması emredilen insanın tevhidi gerektiren
yaşayış tarzı, aslında herkeste vardır. Şu farkla ki biri, geçici yağmur gibi toprağı doyuramaz,
bitkinin kökünü kurutur. Diğeriyse, toprağı doyurarak, bitkinin dallarım göğe doğru yükseltip,
meyva vermesine neden olur.
Hz. Peygamber’in dediği gibi: “İlim, iki çeşittir. Biri dildeki ilim ki, bu Allah’ın
kullarına karşı bir tutanağıdır. Öbürü de kalplerdeki ilimdir.” Esas ilmin geliş yerini hatırlayıp
yaşamak, bir bitki gibi yetişen insanın olgunlaşıp meyve vermesine yardımcı olur.
Bir başka deyişle, yağmurun bilinmesi yanında, yağmasını dilemek de gerekir.
Yağmur Allah’ın rahmeti, onun istenmesi ise tövbedir.
Tevhid, herkeste vardır: Cahilinden alimine kadar ve pek tabii ki, derece derece.
Çünkü ilahi irade, bunu böyle istemiştir. “O’nu hamd ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur,
fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız” (17:44) diyen Kur’an, bu uyarısıyla yine bizi
bilgilendiriyor.
Bu bilginin ışığı altında şöyle diyebiliriz: Alim ile cahil arasında, karanlıkla aydınlık
gibi, ya da geceyle gündüz gibi fark vardır.
İnsanlar, tevhidle yaşamalarındaki başarıları oranında birbirlerinden fark edilirler.
Bu fark, gecenin yerini gündüze bırakması gibidir.
İnsan, aydınlığa kavuştuğu oranda olgunluk gösterir, işleri kötü sergileyen kötü,
işleri iyi sergileyen de iyi anılır. Bu kadar basittir.
Herşeyin Yaratıcısı olan Allah, “Ol” emriyle yarattığı herşeye en güzel şekli,
karakteri vererek isimlemiş ve bizlerden bunu bilmemizi istemiştir.
“Verdikleriyle denemek için sizi yeryüzünün halifeleri kılan ve kiminizi kiminize
derecelerle üstün yapan O’dur. Doğrusu, Rabbinin cezalandırması süratlidir. Şüphesiz O
bağışlar, merhamet eder” (6:165).
İyi ya da kötü ismi, fiilin doğru ya da yanlış uygulanışıyla meydana gelir.
Uygulamanın doğruluğu ise bir şekilde ortaya çıkar, o da Allah’ın yasa ve yaratışım iyi
bilip, sonsuz rahmetinin ışığı altında aydınlanarak ve aydınlatarak çalışmak.
Bir insan ne kadar alim olursa olsun, kendisini Yaratan’ı hep bilmeli ve hatasızlığın,
noksansızlığın, zenginliğiyle ilminin, her şeyi kapsayan Allah’a ait olduğunu hep
hatırlamalıdır. Böylece de tevbe etmelidir.
Affedilmek, merhamet dilemek ve bağışlanmak istiyorsa, bu mucizevi güzellikteki
noksansızlığı hatırlayıp, önce kendi affetmeli, merhamet etmelidir.
İsimler, ismi gerektiren bir çalışma sonucu ortaya çıkar. Tevbe, tevbe etmeyle;
Estağfurullah ise, olgunluğa götüren Rab isminin kuvvetiyle merhamet, acıma, bağışlama
sıfatlarını, hayatın vazgeçilmez bir gıdası haline getirmekle elde edilebilir.
Pek tabii ki, bütün bu güzel davranışlar, olgunluğun belirmesiyle ortaya çıkacaktır.
İnsanı olgunluğa kavuşturan, onu karanlıklardan aydınlığa çıkaran Tevbe
Estağfirullah, başlı basma bir ibadettir. Bu ibadetin sonucu nefsdeki olgunluk, bir başka
deyişle Allah’ı bilme, yani marifet; insanın çalışmalarında açık seçik görülür, insan,
marifetteki durumuna göre iyi ya da kötü davranışlar sergiler. Buna da şahid olan yine
ilişkide olduğu hemcinsi, yani insandır. Demek ki olgunluk, insanın insanla olan ilişkilerinde
gizlenmiş, son derece değerli, anlamlı bir olgudur.
Bu konuda Kur’an, “Ey insanlar, sabreder misiniz diye sizi birbirinizle sınarız” (25:20)
diyerek, bu olgunluğa ulaşmada bizlere ne güzel bir yol gösteriyor.
Emirlere sıkı sıkıya yapışmak, birinci görevidir insanın. Tevbe Estağfirullah ile
emirlere sıkı sıkıya bağlanmak ise, O’nun ipine elastikiyet kazandırır. Bu öylesine güçlü ve
koruyucu nitelikte bir şeydir ki, emrin çıktığı yere kadar uzanan bir iple bağlanan kuluna
Allah rahmet ederek, ismini sunar. Yani, O’nun rahmeti, Tevvabür Rahim şeklinde belirir ve
ipin anlatmaya çalıştığımız elastikiyeti ortaya çıkar.
Kul, tevbe ederek günah işlemekten Allah’a dönerken. Yaratan da, Tevvab ve
Rahim şeklinde ona rahmet eder.
Sonuç olarak tevbe, sadece hatalardan ve günahlardan arınmak için izlenilecek bir
yol değil, Allah’ın isminin yüceliğine şahid olmak için yapılması gereken büyük bir ibadettir.
O’nun yeri, secdedir dersek, en güzelim demiş ve seçmiş oluruz: Allah’ın kula emrettiği,
emrini tutana da hediye edip verdiği secdesi.
“Ey doğru yolda olan, sakın ona uyma. Sen secde et, Rabbine yaklaş” (96:19) emri
Hz. Peygambere verildiğinde, Hz. Peygamber secdesinde: “Allah’ım, azabından nzana, affına,
senden yine sana sığınıyorum. Sen kendini yücelttiğin gibi ben seni yüceltemem” şeklinde
dua ile karşılık vererek ibadet etmiştir.
Bu duayı yaparken Hz. Peygamber, secdesinde Allah’ın bir fiilinden başka bir fiiline
sığındı. Sıfatı değerlendirme konumunda durmayıp. Zatı idrak etme konumuna ulaşarak,
“Senden yine sana sığınırım” dedi. Bilgisinin boyutlarının derinleşmesiyle “ben” kavramını
idrak ederek, “ben seni hakkıyla yüceltemem” seslenişiyle kendi yokluğuna şahit oldu.
Sonuçta, herşeyin yok olup, O’nun Zatinin kalıcılığına emin olarak Hak’kın Zatını
müşahede eti.
Satırlarımıza pürüzü olmayan, yağmurun yıkadığı, temizlediği, pırıl pınl parlayan
asfaltta yürüyerek başladık, inancımız; Allah’ın verdiği sözden caymayacağı ve sevgisini,
bilgisini sunacağı idi.
Satırlarımızın sonuna geldik. “Yerin başka bir yerle, göklerin de başka göklerle
değiştirildiği, her şeye üstün gelen tek Allah’ın huzuruna çıktıkları günde, sakın Allah’ın
peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sanma, doğrusu Allah güçlüdür, öç
alandır.” ( 14:47-48).
“Allah kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükler; kazandığı iyilik lehine, ettiği
kötülük de aleyhinedir” (2:286).
Sözlerimizi, alemlere rahmet olan Hz. Peygamberin Estağfirullah’ı içeren şefaatiyle
bitirmek istiyoruz. Tevbe bizden, şefaat O’ndan.
“Rabbimiz; eğer unutacak veya yanılacak olursak, bizi sorumlu tutma.
Rabbimiz; bizden öncekilere yüklediğin gibi, bize de ağır yük yükleme.
Rabbimiz; bize gücümüzün yetmeyeceği şeyi taşıtma, bizi affet, bizi bağışla,
Bize acı. Sen Mevlamızsın, kafirlere karşı bize yardım et.”
Amin

Read More